65. Bölüm

Ertesi günü Filiz, Ayşe ile birlikte Nurseli’yi ziyaret edip vesileyi almak için geldiğinde Selim ile kapıda karşılaştı.

Selim, “Naber Ayşe?” dedikten sonra Filiz’e bakıp, “Nasılsın Filiz?” diye sordu

Filiz, Ayşe’den önce cevap vererek, “Biz iyiyiz ama Nurseli değil, onu görmeye geldik.” deyip Selim’in yanından geçerek içeri girdi.

Selim, “Nurseli burada mı?” deyince Filiz, sert bir şekilde, “Evet burada!” dedi

Selim, “Hayırdır küçük baldız, ne bu afra tafra?” deyince Filiz, bir adım geri gelip, “Birincisi, bana artık bu şekilde hitap etme, ikincisi de, başka kimse yok muydu ya?” dedi ve sustu.

Selim, “Anlamadım, ne için başka kimse yok muydu?” diye sordu

Filiz, “Boşver. Geçti gitti.” deyip yukarı çıkarken, Selim de emniyete gitmek üzere arabasına binip oradan uzaklaştı.

~~~~Nurseli,

Annemin getirdiği maskeyi takıp yatağımda doğruldum ve, “Ayşe, ben iyileşemesem de, sen hafta sonu getir olur mu?” dedim vesileyi kastederek.

Annemin getirdiği sandalyeden birine otururken, “Tamam abla, sen merak etme. Hem bence o kadar hasta değilsin, pazartesiye toparlanırsın inşaallah.” deyince unuttuğum randevunun ilkini hatırladım ve, “Aayyhh, hay aksi, ben onu tamamen unutmuşum.” dedim

Ayşe, “Abla, hiç kurtuluşun yok. Söz verdin.” derken benim gözüm bir zamanlar ballandıra ballandıra dilsizi anlatan Filiz’deydi.

Filiz de benimle konuşmak ister gibi, “Ayşe’ciğim getirdiğimiz meyvelerden soy, dilimle, getir de Nurseli ablan yesin.” diyerek Ayşe’yi dışarı çıkartınca, “Aha! Geliyor gelmekte olan.” dedim

Ayşe, durumu anlamış gibi hemen çıkıp kapıyı kapatınca, Filiz bana dönüp, “Direkt konuya giriyorum Nurseli.” dedi yanıma oturarak…

Konuşmak yerine meraklı gözlerle ona bakmayı tercih ederek devam etmesini bekledim.

“Sen Ali’yi tanıyor musun?”

Bu soru da neydi böyle?.. “Damdan düşer gibi.” dedikleri tam olarak bu olmalıydı. “Ayşe ile konuştu mu acaba?” diye korksam da, “Hangi Ali?” dedim sanki ikimizin ortak bildiği başka Ali varmış gibi.

“Şimdilik sadece Ali, ama bir şey olursa Aslaner olacak Ali.”

“Ne gibi bir şey?” dedim bana neyi ima etmeye çalıştığını merak ederek

“Demek tanıyorsun. Nurseli, sakın delice bir şey yapma!” diyen Filiz’e hem hastalık hem Selim’in üzüntüsünden bir şey anlamadığımı gösteren bir bakışla, “Ne söylüyorsun kuzum, inan anlamıyorum.” dedim Yeşilçam filmlerinden fırlamış oyuncular gibi tonlayarak.

“Dün çocuklara ders verdik, resim çizmeleri için. Bil bakalım Ali ne çizdi?”

“Mevsim yaz iken, ilk bahar çiçeği açmış ağaç ve dumanı tüten ev?” dedim iç dünyasındaki karmaşanın kalemine yansıdığını düşünerek.

“Hayır!.. Bir gelin bir damat ve düğün çizmiş.”

“Eee? Ne var bunda, belli ki çocuk mutluluğun resmini çizmiş?”

“O gelin sen, damat da Yavuz Aslaner olmasaydı ben de öyle düşünürdüm. Okan söylemiş, ‘Nurseli annen olsun ister misin?’ diye. Nurseli, sana anlaşma teklif edebilirler, Ali’nin nüfusunu üzerine almak için.”

Filiz’e, “Saçmalama ya?” derken bir ikilem içinde kıvranmaya başlamıştım bile.

Böyle bir teklifte kabul edip buralardan uzaklaşmak fikri, reddedip Selim çıkmazında sürüm sürüm sürünme fikrinden daha cazip geliyordu.

Benim iç dünyama çekilip kendi kendimi yediğimi gören Filiz, “Nurseli, bana bak! Bu çok önemli bir karar. İyice düşünmeden atlama sakın!” derken beni benden iyi tanıdığını gösteriyordu.

Böyle bir teklifi “Ali için.” deselerdi belki on on beş dakika içinde olumlu yönde cevaplardım.

“Bi dur yaa, hastalıktan başım çatlıyor… Bir de, paçayı görmeden dereyi sıvama. Nereden biliyorsun, belki de Ali yanlış anlamıştır, Okan abi kendi düğününü kastetmiştir. Onlar evlenince de alabilirler.” dediğimde Filiz’in yüzünde alaycı bir gülümseme oldu ve, “Bence sen tam iyileşmeden dışarı çıkma, dereler ile paçaları karıştıran bir sağlıktan doğruyu bekleyemeyiz.” dedi

“Anlamadım?” deyip “ne dedim ben şimdi?” diye düşünmeye başladım.

Filiz, “Neyse ben gideyim, Hilde de yarın ya da sonraki gün Doğan ile gelecek galiba, onun yanında konuşmak istemediğim için ayrı geldim. Haberi yok. Sen yine de söyleme.” deyip öpmek için yönelince, “Dur ya, tam kuluçka makinesi gibiyim, hastalık saçıyorum zaten.” dedim, bulaşmasından endişe ederek.

“İnsan yumurtlayacaksan benim için sorun yok. Severim.” diyen Filiz, anlaşmalı evlilikte bebek olmayacağını ima etmeye çalışıyordu…

Ayşe ile Filiz gittikten sonra ilk işim buluşmayı iptal etmek için Okan abiyi aramak olmuştu…

~~~~~Selim, emniyete geldiğinde, Doğan’ı elinde bir bardak çay ile görünce, “Ne oldu sucu baba, şimdi de çaycı babaya mı terfi ettin?” dedi çayı elinden alarak.

Doğan, mahcup şekilde, “Selim, seninle çok önemli bir şey konuşmak istiyorum.” deyince Selim itiraf edeceğini anlayıp ondan önce davrandı ve konuyu saptırdı.

“Bırak şimdi gevezeliği, ne oldu Merve’nin sevgilisi, bulduk mu?”

Doğan, “Evet bulduk.” dedi yine aynı mahcup ifadeyle.

Selim, “Neden haber vermedin ki erken geleyim de sorgulayalım?” deyince Doğan, “Sağlam bir şüpheli olsaydı ben de sorgulardım ama adam yoğun bakımda.” dedi

Selim, aldığı yudumu güçlükle yutarak devam etti.

“Hayda! Bu ne arkadaş, birini de sağlam bulalım. Bunu neden öldürmek istediler acaba?”

“Öldürmek niyeti ile yapmamışlar. Alp’ten sonra şapka çıkarttığım bir racon kesmede bu oldu. Hatta başa bile geçebilir.”

“Meraklandırma da başla!”

“Bizim iyi niyetli mafyacıklar adamı bulmuş. Zannediyorum ki, konuşturamadıkları için ya da yaptığının cezası olarak yüzünde iki ağız daha açmışlar.”

“Nasıl?”

“Delici bir aletle sağ yanağından girip sol yanağından çıkmışlar. Yine aynı silahla vücudunda da yaralar yapmışlar ama ölümcül değil… Yara da ‘Merve’ yazıyor ama yanında bulduğumuz notta, ‘Bundan sonra kızları kandıracak yakışıklılık kalmadı. Karizma ile yetinecek.’ Yazıyordu.”

“Yani Merve’nin sevgilisi değil?”

“Aynen öyle! Kızlarla rolde dürüst ‘benim derdim aşık olup mutlu olmak.’ gibi bir yaklaşımla sevgili olup, onları bağımlı hâle getiriyor, sonra da Yılmaz’a satıyordu demek ki.”

“Merve’nin bakireliğinin sebebi de bu olmalı. Başka kız var mı acaba?”

“Ben biraz araştırdım, bu şerefsizin çevresindeki kızlara baktım. Merve’nin arkadaşlarına falan. Merve’nin liseden dört kız ile yakından arkadaşmış.”

“Eee?”

“Kızların ikisini araştırdık, bu kızların ailesi, her ne olduysa birden iki gün içinde evlerini değiştirip başka şehirlere taşınmış. Adres var ama, gerekli izinler sende.”

“Diğer kız?”

“Bak o tam bir muamma. O kız, tabiri caizse buhar olmuş uçmuş sanki.”

“Ailesi?”

“Onun ailesi de diğerleri gibi aniden Ankara’ya taşınmış ama kız yok.”

“Kayıp ya da ölü mü?”

“Bilemiyorum, hem öyle olsa ailesi kayıp başvurusunda bulunmaz mıydı?”

“Bulunmamışlar mı?”

“Hayır! Adam burada küçük bir bakkal işletirken ne hikmetse Ankara’ya gidiyor ve belediyede kantin işletmeye başlıyor.”

“Aynı şeyi mi düşünüyoruz?”

“Ne bilim! Ben ne düşündüğümü biliyor muyum ki?”

“Kız, Merve ile çalışıyor olabilir miydi?”

“Bu da bir seçenek tabi ki de, kızın isminin değiştirilmesi de olası.”

“Nur Selin gibi mi?”

“Evet… Ben… Seninle onu konuşacaktım. Bir yemek organize etsek mi? Eski günlerdeki gibi.”

“Neden? ‘Hani uzak dur’ diyordun?”

“Uzak dur demiyorum, üzme ve üzülme artık.”

“Ben sayende akıllandım ve asıl mutluluğu buldum. O yönde gideceğim.”

“Selim, bak. Ben çok büyük bir hata yaptım.”

Selim, yine konuşmasına fırsat vermeden, “Kim yapmıyor ki, bende yıllarımı boşuna heba etmişim, en büyük hatayı da kendi kendime yaptım, boşver şimdi geçmişi falan. Ben mutluyum, daha da çok mutlu olacağım. Hadi işimize bakalım.” dedi ve elinde çay ile Doğan’ın yanından ayrıldı…

~~~~~Okan, ekranı Yavuz’a gösterip, işaret parmağını sus çizgisine tutarak telefonu açtı.

Nurseli’nin sesini duyan Yavuz, dudaklarını kıpırdatıp burnunu işaret ederek, “Hasta!” deyince Okan, başını aşağı yukarı saklayarak konuşmaya devam etti.

~~~~Nurseli,

Telefon, boş odanın sessizliğinde yankılanarak çalarken, üçüncüye geçtiği sırada nihayet bir tıkırtı duyuldu ve Okan abi, her zamanki gülümsediğini hissettiğim babacan tavrıyla, “Efendim,” diyerek telefonu açtı.

Sesindeki o güven veren tonu duyunca biraz duraksayıp, “Abi,” dedim sesimi toparlamaya çalışarak, “Müsait miydin?”

Daha, “nasılsın” dememe kalmadan sesimdeki yorgunluğu anlayıp, “Ne oldu? Sesin kötü geliyor, yoksa hasta mısın?” diye sordu.

Pikeyi üzerime biraz daha çekerek, “Evet abi, hastayım.” dedim güçlükle. “Yatıyorum öyle.”

“Geçmiş olsun canım benim, dikkat et kendine.”

“Teşekkür ederim abi.”

Bir süre sessizlikten sonra, “Aslında iyi ki aradın, ben de tam seni arayacaktım,” dedi.

Şaşırmıştım. Merakla sordum: “Aaa! Öyle mi? Hayırdır abi, neden?”

Sesinde mahcup bir ton ile, “Nasıl söylesem bilmiyorum ki… Pazartesi günkü yemek planı iptal oldu. Dilsiz’in çok acil, önemli bir işi çıkmış; apar topar şehir dışına gitmek zorunda kaldı. Bana, ‘Lütfen özürlerimi ilet, döner dönmez telafi edeceğim inşallah,’ dedi. Ben de sana karşı mahcup oldum şimdi.”

Hafifçe gülümsedim, içim rahatlamıştı.

“Estağfurullah abi, olur mu öyle şey? Ben de zaten ‘Hastayım, gelemiyorum, iptal edelim,’ demek için aramıştım seni. Nasip böyleymiş, olur öyle aksilikler.”

Okan abinin sesindeki o gerginlik birden dağıldı, rahat bir nefes aldı.

“İyi o zaman, bari içimiz rahat etsin. Sen hele bir iyileş, Dilsiz de dönsün, sağlam bir plan yaparız yine.”

“İnşallah abi. Görüşürüz o zaman.” dediğimde, “Hadi bakalım, Allah’a emanet ol.” deyip telefonu kapattı.

Bende rahat bir nefesle geriye yattım.

~~~~~Okan telefonu kapatınca Yavuz, “Ben çıkıyorum o zaman, buralar sana emanet,” dedi ve valizini alıp dışarıya doğru yürüdü.

Okan arkadaşının omzuna dokunup, “Güle güle, yolun açık olsun. Rabbim utandırmasın,” deyince Yavuz, “Bensiz halledersin değil mi? Zorlanmazsın?” diye sordu.

Okan meraklı gözlerle, “Sen ne kadar kalmayı düşünüyorsun ki?” dedi.

Yavuz, “Yola gidenin hâlini Allah bilir, bu sefer bir şey diyemiyorum. Çünkü bir aksilik olmazsa düğüne kadar gelmeyi düşünmüyorum,” diye cevap verdi.

Okan, “Saçmalama ya! Benim işlerim var, çok kalma,” deyince Yavuz şaşkınlıkla sordu: “Ne işin var, hani istifa etmiştin?”

“Ettim ama ne zaman onaylanır bilmiyorum. Ayrıca işim o değil; nikahtan önce soyadımı geri almam lazım. Şengül Hanım, Aslaner soyadını tercih ediyormuş.”

Yavuz, valizi bagaja koyup sürücü tarafına geçerken, “Haklı, Aslaner olmak bir ayrıcalık. Ben de bir gün kabul ederse Nurseli’ye bırakacağım; hangisini isterse onunla devam ederiz,” dedi ve ardından Okan ile tokalaşıp arabasına binerek oradan uzaklaştı.

~~~~Selim, Hazan’ın, “Geldim, çık.” demesiyle çıktı ve arabasının yanına geldi.

Arabaya biner binmez, “Naber hızlı Gonzalez. Günün nasıl geçti.” diye sordu

Hazan, Selim’in yüzündeki mutluluğu görüp, “Benim ki aynı geçti ama senin ki güzel geçmişe benziyor?” derken sebebini sorar gibiydi

Selim, “Doğan ananenin büyüsünün çakma olduğunu çakmış, gün boyu özür dileyip durdu.” deyince Hazan, “Çok üstüne gitmeseydin ya, sevenin halinden seven anlar.” dedi

Selim, “Sen mi? Hadi be oradan, sen ne anlarsın.” derken tüm şansını zorluyor gibiydi

Hazan, “Sen Nurseli’ye dua et, yoksa bu söylediklerini cezasız bırakmazdım.” diyerek umursamadığını belli etti…

Sitenin önüne geldiklerinde Hazan, kemerini açarken, “Makarnalı salata istersen gel.” dedi

Selim, kapıyı açıp çıktı ve arabanın önünde buluşunca, “O işkenceyi kendine yap, Nurseli hastaymış, onu görmeden boğazımdan yemek geçmez, iskender bile.” dedikten sonra sürücü tarafına doğru yürüdü…

Selim, “Yarın gelmeyebilirim, Nurseli okula giderse onu bırakırım.” deyip giderken Hazan, “Hadi rast gelsin ne diyeyim. Allah güldürsün yüzünüzü.” dedi…

Selim, arabayı park edip direkt Nurseli’nin katına çıktı.

Yavaşça kapıya vurduktan sonra, pantolonunu aşağı çekiştirip elinin içiyle ütüler gibi yaparak bekledi.

Melek Hanım kapıyı açıp karşısında Selim’i görünce, meraklı ve paniklemiş bir ifadeyle baktı.

Selim, içeri girmek için müsaade istercesine, “Hayırlı akşamlar… Nur Selin hastaymış,” dedi.

Melek Hanım, kısık bir tonla, “Evet, hasta, yatıyor,” dedi.

Selim, yarım adım öne gelip, “Çok kısa bir görsem? Geçmiş olsun demek için…” deyince Melek Hanım, Nurseli’nin odasına kısa bir bakış attı.

Ardından, bedeninin yarısını öne çıkartıp kapıyı da kendine çekerek Selim’in önünde set gibi durdu:

“Selin şimdi uyuyor, yeni daldı. Hem hastalığı yeni, bulaşıcıdır; sana da geçmesin şimdi. Ben ona geldiğini söylerim.”

Selim, Melek Hanım’ın yıllar önce de aynısını yaptığını hatırlayıp, “Neyse ki bu sefer, ‘Sen çok kötü bir çocuksun Fatih,’ demedin. Buna da şükür,” dedi ve merdiven korkuluklarından destek alarak aşağı indi.

Melek hanım ardından, “Sen iyisin de, Selin’e göre değil.” diyerek kapıyı kapattı.

Selim, arabasına binip yine kendine sığınılacak liman gördüğü Hazan’ın yanına geldi ve, “Ben bir işkenceden diğerine geldim.” yazarak gönderdi.

Hazan da karşılık olarak, “Ananemlerdeydim, sen geç. Geliyorum.” diye mesaj attıktan sonra üzerine kabanını alarak dışarı çıktı.

Asansörden indiğinde Selim daire kapısından koşup boynuna sarıldı ve, “Sakın ‘sus’ deme, beni sakinleştirmeye çalışma. Bırak beni.” dedi

Hazan, “Tamam, sustum. Ama burada olmaz, içeri geçelim.” diyerek kendinden uzaklaştırdı

Koltukta oturan ikili bir süre konuşmazken, gözleri yaşlı Selim, Hazan’ın meraklı bakışlarına cevap vererek. “Ben yine şutlandım. Nur Selin ile görüştürmediler.” dedi

“Sen de hemen pes mi ettin yani. Mesaj atsaydın, ‘geldim, kapıdayım, cama çık, göreyim,’ diye.”

“Annesiyle babasına rağmen mi? Yakup amca böyle bir şeyden asla hoşlanmaz.” diyen Selim, oturduğu koltukta öne doğru eğilip dirseklerini dizlerine dayadı. Başını ellerinin arasına alırken bakışları zemindeki bir noktaya takılıp kaldı.

Hazan, bir süre sessizce beklendikten sonra, sırtına dokunup, “Geçecek inşaallah Selim, bu günlerde geçecek, eminim o zaman geldiğinde hepsini unutacaksınız.” dedi

Selim, acı içinde tebessüm ederek geriye bakınca Hazan omuzunu gösterip, gelmesini işaret etti.

Selim, iç çektikten sonra yandan koltuğun kırlentini aldı ve Hazan ile arasına koyarak yattı.

Bir süre sonra uyuya kalan Selim’in başı Hazan’ın dizlerine düşünce; Hazan, teslim olmuş gibi ellerini havaya kaldırıp, “Aayyy, bu uyudu galiba. Koca çocuk, nasıl büyüyeceksin acaba? Ben senin yerinde olsam, ne ana dinler ne baba dinlerdim, çeker kolundan alırdım kendime. Ne kadar zıt iki insanız. Belki de o yüzden seviyorum seni.” deyip Selim’in saçlarını okşamaya başladı.

~~~~~ Nurseli,

Elif, Elfin’i annesine bırakıp geldiğinde ben abdest almış, geçici odama doğru gidiyordum.

Elif arkamdan gelip, “Abim nerede?” diye sorunca aniden ona döndüm ve meraklı gözlerle bakmaya başladım.

Şaşkınlığımı fark edince durumu açıklama gereği duyarak anlatmaya başladı:

“Ben annemlere çıktığımda abimle Melek annem kapıda konuşuyorlardı. Belki yalnız kalıp konuşmak isterler diye bekledim, o yüzden geç kaldım.”

Kendimi yatağa bırakırcasına oturdum; ağlamamak için dişlerimi sıkıyordum. Ne yapabilirdim ki? Kaderin bizi ayırma çabasına artık annem de dahil olmuştu. Henüz anne değildim ama onu çok iyi anlıyordum.

Muhtemelen Selim yüzünden daha fazla üzülmemi istemiyordu; tıpkı diğer herkesin öne sürdüğü bahaneler gibi…

Elif, “Yoksa Melek annem hâlâ kızgın mı? Kesin benim yüzümden!” deyip anlam veremediğim bir şey daha söyleyince, devamını getirmesi için gözlerimi kırpıştırarak yüzüne baktım.

Elif, artık gözlerimden taşan yaşlara üzülerek bakıp konuşmasını sürdürdü:

“Birkaç hafta önce abim, Melek annemi hastaneye götürmek için sözleşmiş. Sonra acil bir işi çıkınca gelip bana haber vermişti. ‘Sen Melek anneme söyle beni beklesin, işimi bitirince gelip onu götüreceğim,’ dedi ama ben söylemeyi unuttum. Galiba Melek annem buna alınmış, abime kızmış. Gidip özür dilesem iyi olacak.”

Elif’in elini iki elimin arasına alıp gülümseyerek, “Üzülme, ben abinle konuşur hallederim,” dedim.

O an zihnimde sayısız düşünce dolanıyordu. Selim benim için bir şeyler yapmış, bunu yaparken de anneme “anne” demişti.

Ertesi gün nöbete kalacağını bildiğim için içim rahattı; sabah ilk işim onunla konuşmak olacaktı.

~~~~ Selim, eline dokunan tüylü ve ıslak şeyin etkisiyle sıçradığında Naz’ın elini kokladığını gördü. Kedinin başını okşayarak karşılık verdikten sonra yavaşça doğruldu ve uyuşan kolunu ovalamaya başladı.

Hazan, boynu geriye düşmüş bir halde oturduğu yerde uyuyordu. Selim, Hazan’a bakarken, kendi iç dünyasıyla hesaplaşmaya başladı.

“Yapamıyorum, özür dilerim. Kalbimin her köşesi onunla o kadar dolu ki bir başkasına asla onun gibi aşık olamayacağım. Seni seviyorum ama onun gibi değil… Özür dilerim Allah’ım, verdiğim sözü tutamadım. Ona da haksızlık ettim; sevebilirim sandım ama olmuyor. Kendimi ne kadar zorlasam da yapamıyorum.”

Kolunu hissetmeye başlayınca yerinden kalktı; Hazan’ı kucağına alırken, “İki haftada bu kadar ağırlaşmış olamazsın be, belim koptu!” dedi.

Hazan, havada taşındığını hissedince gözlerini araladı ve “Az sus da uyuyayım,” deyip tekrar yumdu.

Selim, “Ben gittikten sonra beşik sallamayacaksın, o zaman bol bol uyursun,” diye karşılık verince Hazan, “Gitme, kal burada, gece gece,” dedi.

Selim, Hazan’ın üzerini örterken gayriciddi bir tavırla, “Üzgünüm canım, babama söz verdim. Evlenmeden olmaz,” dedi; ancak Hazan’ın verdiği cevapla şoke olup kalakaldı:

“Biz evliyiz ve istediğimizi yaparız.”

Bunu söylerken Hazan’ın çoktan uykuya daldığını gören Selim, onun ciddi olup olmadığını anlayamadan üzerini iyice örttü ve odadan adeta kaçar gibi çıkıp gitti.

Direksiyonun başına geçtiğinde ellerinin hâlâ titrediğini fark etti. Kontağı çevirdi ama bir süre arabayı hareket ettiremedi.

Hazan’ın uykulu, bir o kadar da kendinden emin sesi kulaklarında yankılanıyordu: “Biz evliyiz ve istediğimizi yaparız.”

“İstediğimizi yaparız mı?” diye mırıldandı kendi kendine. “Dil sürçmesi miydi, yoksa zihninin derinliklerinde beni çoktan oraya mı koymuştu?”

Yola çıktığında sokak lambalarının ışığı camdan süzülüp yüzünden geçerken, az önce kaçar gibi çıkışına güldü. Karanlığa doğru bakarken yine kendi kendine, “Korkak herif,” dedi.

Aslında korktuğu Hazan değil, kalbinin bu cümleyi ne kadar çabuk kabullendiğiydi.

Hazan onun için her zaman bir liman gibiydi; ancak bu gece o limanın kapıları, hiç beklemediği bir anahtarla, tek bir kelimeyle aralanmıştı.

Zihni bir yandan Nurseli’ye olan o sönmek bilmeyen aşkıyla, diğer yandan Hazan’ın bu teslimiyet dolu cümlesiyle savaşıyordu.

Eğer Hazan bunu bilerek söylediyse, bu Selim için geri dönüşü olmayan bir yolun başlangıcıydı. Eğer sadece sayıklamaysa…

İşte bu ihtimal, Selim’in canını her şeyden daha çok yakıyordu. Dikiz aynasından arkada bıraktığı eve baktı. “İstediğimizi yaparız ha?” diye gülümsedi acı bir tebessümle. “Senin istediğin şey bensem eğer Hazan, ben bu yükün altından nasıl kalkarım?”…

~~~~~Sabahın ilk ışıkları odaya süzülürken Hazan, üzerinde hissettiği alışılmadık ağırlıkla gözlerini açtı. Selim, giderken battaniyeyi üzerine öyle sıkı örtmüştü ki bir an kendini kozasındaki bir kelebek gibi hissetti.

Odadaki sessizlik, geceki hareketliliğin aksine huzurlu ama bir o kadar da sorgulayıcıydı.

Mutfağa geçip kendine kahve yaparken, zihninde kesik kesik görüntüler belirmeye başladı.

Selim’in onu kucağına alışı, belinin koptuğundan şikayet edişi ve sonra o şaka yollu söylediği, “Evlenmeden olmaz,” cümlesi…

Hazan, kahve kupasını dudaklarına götürürken aniden donup kaldı. Kendi sesi zihninde yankılanırken, “Biz evliyiz ve istediğimizi yaparız.” dedi ve, “Ben… Ben gerçekten bunu mu söyledim?” diye mırıldandı, yanaklarının kızardığını hissederek.

O an, uyku sersemliğiyle mi, yoksa, kabul etmese de bilinçaltının uzun zamandır kabullendiği bir gerçeği dışarı vurmasıyla mı bunu söylediğini kestiremiyordu.

Kalbi hızla çarpmaya başladı.

Selim’in bu sözden sonraki ifadesini görememişti ama odadan çıkışındaki o aceleci ayak seslerini şimdi daha net anlamlandırıyordu.

“Resmen adamı kaçırmışım,” dedi kendi kendine gülerek. Ama bu gülüşün altında ince bir sızı vardı. Selim gibi kuralları olan ve geçmişin yükünü omuzlarında taşıyan bir adam için bu cümle ya büyük bir umuttu ya da altından kalkamayacağı kadar ağır bir sorumluluk.

Telefonuna uzandı, Selim’e mesaj atıp atmamak arasında gidip geldi. Eğer hatırlamıyormuş gibi yaparsa konu kapanırdı ama ya Selim bu cümleyi bir ‘yeşil ışık’ olarak gördüyse?

Tam o sırada kapı çalındı.

Gelenin kim olduğu konusundaki merakı, gece söylediklerinin ağırlığıyla birleşince derin bir nefes alıp kapıya yöneldi.

Hazan, karşısında kardeşi İlhan’ı görünce bir an duraksadı.

İlhan, elindeki fırın poşetini aralarken Hazan’ın darmadağın saçlarına ve dalgın bakışlarına muzip bir gülümsemeyle bakıp, “Günaydın abla. Bu ne hal? Gece uykunda maraton mu koştun?” diyerek mutfağa yöneldi

Hazan, kahvesinden bir yudum alıp kardeşinin neşesine ayak uydurmaya çalıştı.

“Hiç sorma, gece pek rahat uyuyamadım.”

İlhan, sıcak ekmekten bir lokma kopartıp ağzına atarken omuz silkerek devam etti. “Valla Selim abi de pek rahat görünmüyordu. Gece yarısı otoparkta karşılaştık, adam sanki büyük kaçıyormuş gibi aceleyle bindi arabaya. Selam verdim, duymadı bile. Ne yaptın adama?”

Hazan’ın yanaklarına bir kez daha ateş bastı. İlhan’ın bu kadar detay fark etmesi işleri zorlaştırıyordu.

“Bir şey yapmadım canım, sadece biraz… Saçmaladım galiba.”

İlhan sandalyeyi çekip ablasının tam karşısına oturdu ve kollarını masaya dayadı.

“Bak abla, ben senin kardeşinim. O ‘biraz saçmaladım’ dediğin şey her neyse, Selim abiyi darmaduman etmiş belli ki. Ne dedin? Yine mi kovdun adamı?”

Hazan, İlhan’ın imalı sözleri karşısında bir an duraksadı ama hemen savunma kalkanlarını kaldırdı. Bu utanç verici durumu kardeşiyle paylaşmak, hatta sesli bir şekilde dile getirmek bile şu an için imkânsızdı…

Kendine bile itiraf edemediği bir şeyi başkasına anlatacak kelimeleri bir araya getiremeyeceğini bildiği için bakışlarını kaçırıp kahvesinden bir yudum aldı ve konuşmaya devam etti.

“Ne yapmış olabilirim İlhan? Adam koskoca başkomiser, belki acil bir telefon almıştır, ona koşturuyordur. Gece vakti bin tane işi oluyor,” dedi sesini olabildiğince titretmemeye çalışarak.

İlhan inanmamış bir ifadeyle tek kaşını kaldırıp, “Valla abla, o kadar acil bir telefon almış gibi değil de sanki bir kamyon dayak yemiş gibi bakıyordu. Rengi kireç gibiydi diyorum sana.”

Hazan umursamaz görünmeye çalışarak bir ekmek parçası kopardı ve ağzına atıp, “Abartıyorsun. Selim’in huyu o; bazen kendi kendine dalıp gider, dünyayı unutur. Benimle bir alakası yok, ben mışıl mışıl uyuyordum o giderken. Hatta üzerimi örttüğünü bile hayal meyal hatırlıyorum. O kadar.” dedi

İlhan gülerek başını salladı.

“İyi bakalım, öyle olsun. Ama bu adamın o şaşkın hali sadece bir ‘iş telefonu’ ile açıklanacak gibi değildi. Yine de sen bilirsin.”

Hazan, kardeşinin bu konuyu daha fazla kurcalamaması için hemen lafı değiştirdi.

“Eee, sen ne yaptın? Sabah sabah ne bu enerji? Ananem mi gönderdi seni yoksa sadece ekmekleri bahane edip beni denetlemeye mi geldin?”

İlhan tam cevap verecekken Hazan’ın telefonu mutfak tezgahının üzerinde titremeye başladı.

~~~~Nurseli,

Bütün gece ben uyurken annemin sürekli beni kontrol etmesi ve sonunda yanımda uyuması ile güzel bir güne “Bismillah.” diyerek gözlerimi açtım.

ilk olarak salonun camından dışarı baktım ve Selim’in gelip gelmediğinden emin oldum.

Arabayı yerinde görünce mutluluktan ellerimi çırpıp yerimde bir kaç defa zıpladım.

Annemin bir engeline daha takılmamak için sessizce elimi yüzümü yıkadım ve anahtarı alarak kapıyı yavaşça kapayıp üst kata geldim…

“Benim annem bize engel oldu, inşaallah Selma annem bizi konuşturur.” diye dua ederek kapıya vurup sabırsızlıkla açılmasını bekledim…

0
Please leave a feedback on thisx

Kapıyı açan Selma anne; annemin Selim’i karşılamasının aksine bir tavırla, “Kızım! Ooo benim yavrum… İyileşmiş de annesini görmeye gelmiş. Gel!” diyerek beni içeri çekti ve boynuma sarılıp koklamaya başladı.

Sırtımda hissettiğim o sıcak eller, mutfaktan gelen kokularla birleşince tam bir anne şefkati hissettiriyordu.

Mutfaktan tarafa ellerimi uzatarak, “Ben çok acıktım. Buradan da çok güzel kokular geliyordu, hipnoz oldum galiba!” dedim.

Selma anne, “Ben de sana çorba yaptım. Hem sen iyileş diye hem de gidip o inatçı anana güzel bir azar çekeyim diye!” dedi. Ardından ellerimin yönünü Selim’in kapısına doğru çevirerek, “Hipnozu bu tarafa doğru, bu tarafa!” diye ekledi.

Utanarak ellerimi indirip, bakışlarımı yere indirdim.

Selma anne, “Kız evi naz evi dedik de bu kadar da olmaz ki canım, kaç gündür anandan bir haber bekliyorum, ne nişanmış arkadaş. Kendi evlatlarımızın saadetinden önemli mi? Hadi vefa diyelim, Allah rızası diye yapsın ama ben ondan bir şey istemiyorum ki, gelip adını koyalım, sonra da Hâle’nin nişandan sonra biz takardık.” Deyince hastalığın ateşinden dolayı halüsinasyon gördüğümü düşünerek yüzümü astım.

Bu yaşadıklarım bir rüyaydı, bunları yaşıyor olamazdım. Bu kadar mutlu olamazdım…

Selma anne, benim üzüldüğümü görüp, “Sen mi istemiyorsun yoksa?” diye sorunca, “Haa! Efendim, neyi?” dedim, bir yandan da hâlâ neden uyanmadığıma da şaşırarak.

“Kızım, ‘Biz hazırız. Sizden haber bekliyorum’ dedim annene. O da Hâle’nin nişandan sonra dedi. Annene söyle, yorgun argın demeyeceğim, ya Pazar akşam ya pazartesi geliyoruz.”

Kulaklarım enfeksiyon geçiriyor olmalıydı. Gözüme olduğu gibi kelimeler ters geliyor ama bende düzelmiyor, yine ters duymaya devam ediyordum

Ağzımdan, “Selim!” dedim, gayriihtiyari

“Selim’i görme bile, nasıl uçmuyor şaşırıyorum. Ben söylediğimde hastalıktan yatıyordu, yataktan bir kalkması vardı, görmen lazım.”

Yok yok! Bu sadece kulak değil beyin enfeksiyonu da olmalıydı. Ben neler duyuyordum böyle.

Bu kadar şaşırmanın etkisiyle sadece, “Ben… Bilmiyordum.” diyebildim.

Anne şefkatiyle değil de daha çok bir kayınvalide edasıyla çıkıştı: “Bilmezsin tabii, eve geldiğin mi var?”

“Selim?” dedim yine, ama bu sefer nerede olduğunu sorar gibi,

”Gece geç geldi, uyuyor.” deyince, sessiz kalıp beklemeye başladım.

“Uyanınca konuşuruz.” deyip, mutfağa yöneldiğimde sağ kolumdan tutarak engel olan Selma annem, “Dün gece odasına yoğurt mayalamıştım, ben kahvaltı hazırlayayım sen de Selim’i uyandır, tencereyi de dolaba koy, gel.” Dedikten sonra yapıp yapmayacağıma bakmadan mutfağa gitti.

Yavaşça ve bayılmamaya çalışarak kapıyı açıp içeri girdiğimde Selim’in uyuduğunu gördüm.

Üç yıldır tanıdığım adam, kendi ve tanıdıklarının söylemesine göre ilk defa bu saate kadar uyuyordu.

Gece nöbetten döndüğünde bile bir kaç saat uyuyup giderken şuan bebekler gibi uyuyordu ve benim en büyük hayalim onu yatakta o şekildeyken izlemekti.

Peteğe yakın yerde tencereyi gördüm ama önceliğim Selim olduğu için yatağa doğru yürüdüm.

Selim’in yüzü cama dönük, sol kolunun izerinde uyuyordu. Yavaşça yatağa oturup yüzünü izlemeye başladım.

Selim’de ilk aşık olduğum yer olan kirpiklerine bakıp iç çekerken, parmaklarımın saçlarına gitmesine engel olamadım…

O an, bütün yaşadıklarımızı unutup onu ne kadar özlediğimi fark ettim ve başımı eğip, dudaklarının sıcaklağını tenimde hissedecek kadar yaklaştım…

“Galiba bu sefer bayılmadan öpebileceğim,” diye düşünürken, Selim’in dudakları arasından süzülüp kalbime bir hançer gibi saplanan, tüm hayallerimi cam kırıkları gibi yere döken o ismi duydum:

“Hazan!”

İsmi duyduğum an dünyam başıma yıkıldı. Başımla birlikte elimi de hızla çekip kalkacakken eteğim takıldı ve Selim’in koluna çarptım. Ben kaçamadan Selim sıçradı ve suçüstü yakalanmış gibi fırlayarak yatakta oturdu.

Beş saniye önce o ismi sayıklayan kendi değilmiş gibi, “Nurseli?” deyince, içimdeki yangını gizleyip duyduğumu belli etmeden alaycı bir tavırla sordum:

“Ne oldu? Bana yine eskisi gibi hitap ettin?”

“Şeeyy! Ben!” derken açıklama yapmak ister gibiydi ama ne diyebilirdi ki

Meraklı gözlerle onu dinlediğimi gösteren bir bakış attım. O ise suçluluk duygusunu gizlemek istercesine arkasındaki yastığı kucağına çekip kollarını üzerine bağladı: “Ne zaman geldin?”

Sorusundaki o telaşlı çaba, sayıklamasını duyup duymadığımı ölçmek içindi.

“Yeni geldim.”

“Ben, bir şey dedim mi?”

“Bir şey söylüyordun da ben anlamak için yanına yaklaştım.”

Kaçtığımı düşünmesini istemezken bir yandan da kaçmak istiyordum; bu evden, bu şehirden, bu ülkeden… Kendimden bile kaçmak istiyordum.

“Neden geldin?”

Bu sorusu, odaya destursuz girdiğim için duyduğu rahatsızlık olmalıydı.

“Selma annem gönderdi, yoğurt için,” dedim geride kalan tencereyi işaret ederek.

Selim, işaret ettiğim yere bakıp, “Bu ne arkadaş, benim odam da büyü falan mı var ne, başka odada mayalanmıyor mu bu şey. En güzel benim odada tutuluyor diye bir kural kaide mi var?” diye annesiyle kavga ederken, “Sen biliyorsun?” dedim abimin büyü olayını kastederek

“Neyi?” derken, bakışlarındaki sertlik benim de bilip bilmediğimi sorgular gibiydi.

“Sert yoğurt sert kişilerin odasında onun enerjisi ile iyi tutarmış.” Dedim, bildiğimi belli etmemeye çalışarak.

“Ne saçmalıyorsun Nur Selin Allah aşkına yaa, gece gelmeyeceğimi zannettiği için mayaladı herhalde, kesin Kaan gelmiştir. O bir kaç defa tekmelediği için benim odamı tercih ediyor. Neyse, sen çık da, ben de geleyim.” dedikten sonra nevresim ve yastığın altından bacaklarını indirip bana arkasını dönünce ilk defa rüyasında her ne gördüyse benimle görmesini istediğimi fark ettim.

Bu artık ne aşktı ne de basit bir kıskançlık; resmen saplantılı biri olmuştum. Günahım kadar sevmediğim bir kadının hayaliyle yarışacak, onun yerinde olmayı isteyecek kadar kendimi kaybetmiştim hem de…

Odadan çıkıp bu sefer de rolümü Selma anneme oynamaya devam ettim.

Selim, on dakika sonra kolunda havlu ve bornoz ile mutfak kapısından, “Hayırlı sabahlar annem, kolay gelsin. Ben banyodayım.” deyip gidecekken Selma anne, “Ne banyosu sabah sabah, kahvaltıdan sonra yap.” dedi

Selim, “Acelem var anne, kahvaltıya kalmayacağım o yüzden.” deyip giderken Selma anne de en az benim kadar şaşkındı, çünkü o da biliyordu Selim’in acelesi olduğunda yüzünü yıkayıp çıktığını.

~~~~Selim; ne annesiyle ne de Nurseli ile göz göze gelebildi. Birkaç kelime mırıldanıp hızla banyoya girdi. Titreyen elleriyle havluları yerine asmaya çalışırken elleriyle lavaboya dayandı; sanki bedeni üzerindeki kontrolünü kaybetmişti.

Bir süre, aynadaki görüntüsüne boş gözlerle baktı. Zihnindeki karmaşa ve hissettiği o garip sarsıntı birleşince midesinin bulandığını anladı. Daha fazla dayanamayacağını fark edince dizlerinin üzerine çöktü, klozetin kapağını kaldırdı ve kusmaya başladı…

Sifonu çekerken içten içe kıvranıyor, yaşadığı şeyin suçlusunu arıyordu, çünkü böyle bir şeyi ilk defa yaşamıştı.

Lavabonun soğuk mermerine sımsıkı tutunup ayağa kalktı ve aynadaki solgun yansımasına dikti gözlerini. Sanki aynanın içinde kendisi değil de bir gece önce yanından kaçtığı Hazan duruyordu. Az önce yaşadığı utanç, yerini yakıcı bir öfkeye bırakmaya başladı. Zihninde Hazan’ın hayali belirdiğinde dişlerini birbirine bastırdı. Gözlerini kısarak, “Al işte!” diye fısıldadı aynadaki hayale doğru, sesi nefret doluydu.

Selim, Hazan’ın o cümlesini kendi kendine fısıldadı: “Evliyiz, her şeyi yapabiliriz…”

Bunu söylerken başını alaycı bir tavırla iki yana sallıyor, Hazan’ın tavırlarını taklit ediyordu. “Gördün mü ne oldu? Bak ne hale getirdin beni! Bakirliğimi bozdun şerefsiz!”

Kontrolü dışında gelişen o sahneler tekrar gözünün önünden geçerken, Hazan’ın söylediğini bu hissinin sorumlusu ilan etti…

O da yetmeyince bakışlarını aynadaki kendi gözlerine kenetledi; bu sefer karşısında on beş yılı aşkın birlikte olduğu dostu Doğan vardı.

“Ne vardı lan o suda?” derken sesi öfkeden titriyordu. “Ne içirdin bana da ben böyle oldum? Ne yaptın da beni bu hale getirdin?”

Onca yıllık arkadaşının ona bir oyun oynamış olma ihtimali, yaşadığı bu tuhaf utançtan daha katlanılırdı. Suçu, Doğan’ın getirdiği o suya ve Hazan’a yıkmak zorundaydı; aksi halde otuz yıllık iradesinin bir gecede böyle yerle bir olmasını kendine açıklayamazdı.

Yüzüne bir avuç soğuk su çarptı. Aynadaki hayalleri silip attı ama içindeki o ağır his kolay kolay geçmeyecek gibiydi. Doğruldu, omuzlarını dikleştirdi ve suyu açıp ısınmasını bekledi.

Nurseli’nin bir şey duymuş veya anlamış olma ihtimali korkusuyla üzerindeki kıyafetleri hızla çıkarıp kendini suyun altına attı.

~~~~Nurseli,

Selim’in kusması Selma annede şaşkınlığa sebep olurken, bense her şeyin nedenini biliyor, sinirden ağlamamak için yanaklarımın içini ısırıp çekiştiriyordum.

Selma anne, “Tam iyileşti diye sevindim, yine mi başlıyor ne?” diye hayıflandı kendi kendine.

Onun bütün çabası evladını bir an önce iyileştirmekti; benimkisi ise bu evdeki, bu adamdaki yerimi koruma savaşıydı. O, bir gün illaki amacına ulaşacaktı. Peki ya ben… Ben Selim’in hayatında daimi olacak mıydım?

Yavuz amca odadan mutfağa gelip, “O Selim mi?” dedi evde bir kişinin daha olabilme ihtimalini göz önünde bulundurarak.

Selma anne, “O şimdi yiyemez, biz oturalım.” deyip ikimizi önüne kattı ve elinde bir kâse çorbayı benim oturacağım sandalyenin hizasında masaya koydu.

“Gel kızım, sıcak sıcak iç.”

Kalbim zaten yanarken, bir de sıcak çorba içimi haşlar mıydı, yoksa gribime şifa olduğu gibi acılarıma da deva olur muydu?..

Bilemeden aldım bir kaşık, önce dudaklarımla önden kontrol ettikten sonra geri kalanını mutluluk maskemle içmeye devam ettim…

Selim’in banyodan geçişini görmeyelim diye Selma Anne’nin kapattığı kapıyı, uykulu gözlerle Kaan açtı: “Hayırlı sabahlar ey ahali, hayırlı sabahlar millet…”

Sesindeki pürüz henüz dağılmamıştı. Bir eliyle kapı pervazına tutunurken diğer eliyle saçlarını karıştırdı, gözlerini ovuşturarak masaya yaklaşırken Selma Anne, “Kapıyı kapatıp gel.” dedi

Kaan, eliyle kapıyı itip masaya geldi ve, “Bana çorba yok mu?” diye sordu

hastalıklı sesimle, “Bu benim, sen kendine al.” diyerek çorba kasesini avuçlarım ile korudum.

“Geçmiş olsun abla, ben o çorbayı sevmiyorum zaten. Ben kendime has yapılan çorbayı sordum.” deyişindeki sitem bana değil annesineydi.

Bunu anlatan göz devirmesini fark eden Selma anne, “Öğlene kadar uyursun diye yeni koydum. Sıranı bekle.” deyince Kaan, “Yani bu evde herkesten sonra gelen sıram.” dedi bu sefer de sitem dolu gözlerle bakarak.

~~~~Selim, suyun tenine değdiği an, aynadaki öfkesi hâlâ canlıydı. Ancak su omuzlarından aşağı süzüldükçe, içindeki o gerginlik tuhaf bir boşluğa dönmeye başladı.

Yaşadığı utanç, öfke ve kirlenmişlik hissi suyla beraber akıp giderken, ruhunun derinliklerinden anlamsız bir duygu yükseldi.

Dudaklarının kenarı, iradesi dışında yavaşça yukarı kıvrıldı. Nedenini anlayamadığı, mantığına oturtamadığı içten gelen bir sırıtış yüzüne yayıldı.

Bu, ne bir mutluluktu ne de bir zafer; sadece o an durduramadığı, sinirsel bir boşalmanın getirdiği tuhaf bir keyifti.

Sol elini buz gibi fayanslara dayayıp, sağ elinin parmaklarıyla saçlarını kaşırken, “Neye sırıtıyorsun lan sen? Hani karına ‘ilkim sensin, senden önce kimse ile bir şey yaşamadım’ diyecektin, abin gibi olacaktın, ‘rüya bile görmedim’ diyecektin ne oldu?” diye sordu içinden bu sefer de kendi kendine kızarak.

Az önce aynada Hazan’a ve Doğan’a nefret kusan adam, şimdi kendine kızıyor ama bu karmaşanın ortasında anlamsızca gülüyordu.

Bu sırıtışın içinde biraz şaşkınlık, biraz da daha önce hiç tatmadığı o yasak duygunun bıraktığı gizli bir tat vardı.

Suyun altında öylece dururken, bu gülümsemeden hem korktu hem de engel olamadı. Kendini toparlamak için başını tekrar suyun altına soktu; bu anlamsız neşeyi, odaya dönmeden önce orada, banyonun buharlı havasında boğup bırakmak için yine her zamanki gibi Yavuz zırhını kuşandı.

En mutlu olduğu günlerde olduğu gibi, Yavuz’u düşünerek eski ruh haline döndü ve hızlı şekilde yıkanıp banyodan çıktı.

~~~~Nurseli,

Selim’in banyodan çıkınca saçları ıslak, sadece parmakları ile taranmış hâlde odaya geldi.

Masada sadece ben varmış gibi bakarak, “Okula bırakayım mı?” diye sordu

“Ben raporluyum.” dedim, gitmek istesem de annemin asla izin vermeyeceğini bilerek.

Cebinden ruhsat ve anahtarı çıkartıp önüme bıraktı ve Yavuz amcaya bakıp, “Senin ikna yeteneğin benimkinden fazla babacığım, sana bırakıyorum.” dedi

Selma anne, “Bırak bırak, benim ikna yeteneğim de güçlüdür, şu nişan bir geçsin de, hayırlısı ile, daha kimleri neye ikna edeceğim gör.” deyince ben gülümsedim Selim de, “İnşaallah canım annem, sana güvenim sonsuz.” dedikten sonra bana göz kırpıp çıktı.

O isim neydi, neden banyo yaptı, şimdi ki tavır neydi hiç birine anlam veremeden yedim yemeğimi ve teşekkür edip masanın toplanmasına yardım ettikten sonra izin istedim.

Yavuz amca, “Selim’in parası ile de olsa, bu sana erken doğum günü hediyem olsun. Hediyeler de öyle geri verilmez.” derken Selma anne ilaveten, “Akşamın bir vakti taksilerde sürünme. Geç kalacaksan Selim’in yanına git, onunla dön.” dedi

Acaba Selim ile müfettişi bilmiyorlar mıydı? Ya da annemin Selim ile olma ihtimalime şiddetle karşı çıktığını.

Bunların hiçbiri Selim ile tekrar başlamamıza engel değildi. Bizim atlattığımız badireler bunlardan daha fazlaydı.

Arabamın anahtarını alıp bir süre annemden gizli kullanmayı planlayarak aşağıya indim.

Annemin mutfaktan elleri belinde çıktığını görünce bu düşüncemin ne kadar doğru bir karar olduğunu anlayarak geçici odama gittim ve karma karışık düşünceler ile kendimi yatağa attım.

~~~~Selim,

Evden çıkarken Hazan’ı arayıp nerede olduğunu sorduktan sonra, “Her neredeysen orada bekle geliyorum.” dedi ve attığı konuma doğru yola koyuldu.

Hazan, “Yüzleşme vakti kızım. Bakalım neler söyleyecekte asabını bozacak.” diyerek Selim’i beklemeye başladı.

Selim, adrese gelip etrafa bakarken, Hazan’ı aradı.

“Neredesin kapıya çık.”

Hazan, “Az bi içeri gir de dua et , mübareğin yüzü suyu hürmetine dertlerinden kurtulursun belki.” deyince Selim etrafına bakıp, “Sen neredesin ki?” diye sordu

Hazan, “İlk aşkımın yanındayım… Yaratılma sebebimin boşa olmadığını bana söyleyen kişinin yanında.” dedikten sonra olduğu yerin fotoğrafını Selim’e attı.

Selim, “Aaa, aziz Mahmud Hüdayi hazretleri, türbenin içinde misin?.. Tamam geliyorum.” dedikten sonra ayetel Kürsi okuyarak merdivenleri çıktı.

Hazan’ın yanına gelip iki rekat namaz kıldıktan sonra ellerini açıp, yalvarmaya başladı.

“Allah’ım, ben aciz bir kulunum. Bunu hep bildim ona göre de yaşadım. Allah’ım, ben dua etmesini bilmiyorum, bana; hakkımızda ne hayırlı ise, öyle dualar edeceksek lisan ver. Ya Rabbi, bir dilencinin yalvarması gibi istiyorum senden, Nurselin ile birlikte olmak alnımızda yazıyor ise, gönlüme, gönlümüze bir birimizden başkasını ısındırma, gözümüzü dışarıya bakıtma. Ben nasıl sadece onu sevdiysem, o da beni sevsin. Allah’ım, eğer nasiplerimiz başkasına yazılmış ise, gönlümü buna razı eyle, sana isyan etmesinden muhafaza eyle. Alnımda yazılana boyun eğmeyi nasip eyle, ona layık olmayı, onu mutlu etmemi nasip eyle. Evliliklerimizin cennete uzanan yuvalardan olmasını nasip eyle. Ya Rabbi, ben bu zamana kadar hep kaçtım, kendim için hiç bir şey istemedim. Ama şimdi istiyorum Allah’ım, burada yatan veli kulunun hatrına Yavuz’u bir an önce hayırlı şekilde bize gönder, geçmişimizi telafi etme şansı ver. Bizi eskiden olduğu gibi bir birimize düşürecek fitneden fesattan kıskançlıktan muhafaza eyle. Babamın yüzünü güldür, bundan sonra ona layık evlat olmamı nasip et. Amin.”

Hazan, Selim’in duasını yüzünde dingin bir tebessümle dinledi.

Dudaklarından dökülen içten bir “Amin,” nidasıyla ellerini yüzüne sürdükten sonra bakışlarını Selim’in gözlerine sabitleyerek sordu:

“Kendim için istiyorum.’ dedin ama yine sadece babanı ve onu diledin, farkında mısın? Sanki o yoksa, babanla sen de yokmuşsunuz gibi… Neden bu vazgeçiş?”

Selim, bakışlarını uzaklara, belki de kendi geçmişine dikerek cevap verdi:

“Ben babamdan çok şey kopardım Hazan. Benimle birlikte, aslında kendisine ait olan pek çok şeyi de kaybetti o. Önce onun kaybettiklerine kavuşması lazım ki, ben de kendi benliğime dönebileyim. Sırtımdaki bu ağır yükten kurtulmam, tamamen onun huzuruna bağlı.”

Hazan, bu cevabın altındaki derin mahcubiyeti hissedince yüzüne acı bir tebessüm yerleşti. “Tekrar amin o zaman,” dedi fısıltıyla. “Allah bütün dualarını kalbine göre kabul etsin.”

Ayağa kalkıp Aziz Mahmud Hüdayi hazretlerine selam verdikten sonra kapıya çıktılar…

Selim, cebinden çıkardığı araba anahtarını havada döndürüp Hazan’a doğru fırlatırken, yüzünde az önceki kederden eser kalmamış, muzip bir ifade vardı.

“Hadi bakalım hızlı şoför, uçur bizi buralardan!”

Hazan, anahtarı havada yakalarken Selim’in bu ani değişimini, o anlamsız görünen gülüşünün ardındaki gerçek duyguyu merak ederek sordu:

“Ne oldu? Daha az önce yavru köpek gibi inleyip duruyordun, bu neyin neşesi?”

Hazan’ın sorusuyla birlikte Selim’in yüzündeki sırıtış daha da yayıldı, ama aynı zamanda kulaklarına kadar kızardığını hissetti.

Bakışlarını kaçırıp ensesini kaşırken, bir yandan çocuksu bir utanç duyuyor, diğer yandan içini kaplayan o tuhaf hafifliğin tadını çıkarıyordu.

Hazan, onun bu hallerine anlam veremeyerek, “Selim, iyice tuhaflaştın. Bir şey mi oldu diyorum?” diyerek sorusunu yineledi

Selim, derin bir nefes alıp başını yere eğerek ama gülümsemesini gizlemeden, “Aslında… Bu sabah uyandığımda farklıydı her şey. Yani, biraz kişisel bir konu ama…” dedikten sonra duraksadı.

Yüzündeki o sırıtan ifadeyle Hazan’a kaçamak bir bakış atarak, “Rüyamda seni gördüm.” dedi Hazan’ın anlamasını umarak.

Hazan’ın, “Onun kabus olmadığına emin misin?” sözünden anlamadığını anlayan Selim devam etti.

“İlk gördüğümde kâbustu evet ama bu değildi. Kendime gelebilmek için banyo yapmak zorunda kaldım.”

Hazan, duyduklarıyla bir an donup kaldı. Beklediği cevap kesinlikle bu değildi. Şaşkınlıktan açılan gözleri, Selim’in hem utanıp hem de sanki bir zafer kazanmış gibi sırıtan yüzünde gezindi.

“O şekilde?”

“Evet o şekilde!”

“Neden sırıtıyorsun o zaman geri zekalı.” diyen Hazan, yüzüne hücum eden sıcaklığı gizlemek için hızla sürücü koltuğuna doğru yürürken mırıldandı:

“Sen gerçekten iflah olmaz birisin Selim… Bin şu arabaya, bin!”

Selim ise bu itirafı yapmanın verdiği o garip rahatlamayla: “Kusura bakma ama, ben akşama kadar sırıtacağım gibi, Çünkü ilk defa gördüm.”

“Nasıl yani? Hiç mi?”

“Hiç!”

“Nurseli’yi de mi?”

“Nur Selin ile diğer kızların ne farkı var? Evet onu da.”

“Peki neden ben?”

“İlk görüşte aşka inanır mısın?”

“Hayır tabi ki!”

“İnanma zaten, ben de inanmıyorum.”

“Öyle bir şey söyleseydin şurada indirir, kendi arabanla kovalardım seni.”

Selim gülünce, Hazan daha çok sinirlendi:

“Ne komik mi?”

“Ona gülmedim, seni ilk gördüğüm gün geldi aklıma. Sinirden karnım ağrımıştı. İshal olmuştum.”

“Gerçekten mi ya?”

“Vallaa!.. Sonra Furkan geldi, ona seni anlattım. ‘Allah kurtarsın’ demişti.”

“Bak ya, neler olmuş?”

“İlk görüşte aşka değil ama nefrete inanmıştım.”

“Ha ha ha!.. Çok komik… Sana bir şey soracağım… Furkan ile bir gün, Nurseli, tekrardan-“

“Konuyu değiştirme çabana puanım sıfır. Sorunun cevabı da olamaz!”

“Neden?”

“Ben sana söylemedim mi?”

“Neyi?”

“Furkan bu Pazar nişanlanıyor, hem de kiminle tahmin bile edemezsin.”

“Kiminle?”

“Arkadaşı ile. Nur Selin kendi ayarladı gibi bir şey oldu. Neyse, ben biraz daha uyuyayım, belki rüyam devam eder.”

Selim’in gayriciddi söylediği şeye Hazan sinirlenerek elinin tersiyle koluna vurdu.

Radyoda çalan şarkı ile yollarına devam ettiler.

~~~~Nurseli,

Selim’in gece gelmeyeceğini bildiğim için geç saatlere kadar ilacı içmeyip balkonda oturdum.

Annemin, “Yine mi Selin!” bakışı ile, “Tamam anne, yatıyorum.” diyerek içeri girdim.

Annemin, üzerimi örtmesini beklerken; o, üzgün şekilde kapıyı kapatıp çıktı.

~~~~~Melek hanım, tavırlı şekilde, “Ne oldu ev işi?” deyince Yakup bey, “Bir yer buldum, ama içinde kiracı varmış, hafta sonu taşınacakmış, pazartesi günü gidip görürüz inşaallah. Ne oldu, Selim mi yoksa?” diye sordu

Melek hanım, “Yine Selin’in aklını karıştırıp üzecek diye korkuyorum. Bitmişken gidelim istiyorum. Tekrar bir şey olmasın artık.” dedi

Yakup bey, “Selma ne söyledi?” dedi red cevabına karşılık.

Melek hanım, “O günden beri görmedim ki, sabah erkenden gidiyorum, akşama kadar dışarda dolanıyorum. Selin hasta oldu diye iki gündür kaldım.” dedi

Yakup bey, “Ben de Yavuz abiyi görmüyorum. Gerçi görsem de, ne söyleyeceğim onu da bilmiyorum.” derken kastettiği Yavuz’du…

Melek hanım, “Çok uzatma, evin içine girelim, olmazsa oradan da taşınırız, buradan bir gidelim de!” deyince Yakup bey, “Kaçalım da desen daha doğru olur.” dedi

Melek, “Neyse ne?.. Kızımı daha fazla üzmek istemiyorum.” Dedikten sonra üzerini örtüp uyudu…

~~~~~Nurseli

Ertesi gün kahvaltı yaparken telefonum çaldı. Esengül abla, “Aşağı gel bekliyorum,” diye mesaj atmıştı.

Anneme, “Anne, Esengül abla gelmiş,” deyişim hem izin isteme hem yalvarma hem de haber verme gibi olunca babam; “İlaçlarını iç de öyle git,” dedi.

“Babacığım, sana bir öpücük borcum var! Tahsilini iyileşince yaparsın inşaallah, şimdi hastalık bulaşmasın,” diyerek durumumu kastettim. Babam da göz kırparak, “Ama faiziyle alırım,” dedi. “Bahşişiyle vereceğim canım,” dedikten sonra üzerime kabanımı alarak dışarı çıktım.

Kazak üstüne giydiğim kabanla pofuduk bir panda gibi durduğumu gören Esengül abla, “Kız bu ne şirinlik, yerim seni eltim!” deyince, Filiz’in gerçekten haklı olduğunu anlayıp belli etmemeye çalıştım. Leyla ablanın da bana “eltim” deyişini kastederek, “Sıraya geç şekerim,” dedim.

Esengül abla, şakayla karışık bir ciddiyetle, “Ne demek sıraya geç? Senin benden başka eltin olamaz, kendimi aldatılmış hissederim!” dedi. Ciddiyetini anladığımı belli etmeden devam ettim:

“Tamam tamam, sen kızma yeter ki. Ama şimdiden söyleyeyim; birine ‘eltim’ dedim, ‘inşaallah’ demedim diye olmadı.”

“Biz diyelim o zaman canım; inşaallah elti kere eltim!”

“Yukarı neden gelmedin?” diyerek elti faslına son vermek istediğimde, “Seninle bir yere gideceğiz,” dedi ve beni arabasına yönlendirdi. Kuaföre geldiğimizde merakla, “Abla?” dedim.

“Nurseli, sen bu aralar hiç aynaya bakıyor musun?”

“Anlamadım abla?”

“Saçların gökkuşağı gibi olmuş Nurseli, hiç mi gözüne batmıyor? Yarın nişana böyle mi gideceksin?.. Hilde bunu nasıl söylemedi hayret doğrusu. Gel şunu tam sarıya boyatalım…”

Sözünü keserek, “Yok yok! Ben de sıkıldım zaten. Gerçek tonuna yakın bir renge boyatacaktım ama hastayım diye kaldı,” dedim.

Selim’in derdinden kendimi tamamen unuttuğum gerçeğini gizlemiştim.

“Hadi gel o zaman,” dedi ve birlikte içeri girdik. Saçlarımın tamamını koyu kestane rengine boyandıktan sonra üzerime bir ferahlık gelerek kuaförden ayrıldık…

Evin caddesine gelince, “Abla, içeri girme, ben burada ineyim. Bugün için teşekkür ederim,” dedim ve öpüşerek arabadan indim.

Selim ile ilk gittiğimiz pastaneden açma ve poğaça alıp eve yürürken, Selim’in arabayı park ettiğini gördüm.

Adımlarımı yavaşlattım.

Selim arabayı durdurup karşıya baktığında beni gördü ve bakışlarını üzerimde sabitledi. Ben yaklaştıkça gözlerindeki o parıltıyı daha net görebiliyordum. Onun tebessümüne karşılık benim heyecanım arttı, bacaklarım titremeye başladı. Selim’in bana yeniden böyle bakması için saçlarımı boyatmamın yeteceğini bilmezdim.

O da benim gibi yavaş hareket ederek, yarım yamalak park ettiği arabadan indi ve açık kapının ardında durup bana bakmaya devam etti. İlk buluşmamızdaki gibi heyecanla önünde dikildim. Ben zorlukla yutkunurken o, “Selin! Çok güzel olmuşsun,” dedi.

“Bana ilk defa gerçek ismimle hitap ettin,” dedim, dikkatimden kaçmadığını belirterek.

Bir süre gülümseyerek bakan Selim, kapıyı kapatıp bana doğru bir adım atmıştı ki birden vazgeçip yukarı bakmaya başladı. Bakışlarının bizim kata denk geldiğini görünce moralim bozuldu. Oradan uzaklaşmak isteyerek, “Biraz konuşabilir miyiz?” dedim.

“Olur, sen geç bin; ben evden bir şey alıp geleceğim. Hemen geliyorum!” diyerek yerinden ok gibi fırladı. Ben de annemler bakıyor mu diye yukarıyı kontrol edip Selim’in yan tarafına bindim.

~~~~~Selim

Binaya koştur koştur girdi, alelacele kendi katına çıkıp içeri daldı. Çekmecesinden yüzükleri alıp hızla dışarı çıktı. Ayakkabısının birini kapıda, diğerini asansörde giyerken kalbi yerinden çıkacak gibi çarpıyordu.

~~~~~Nurseli

Selim döndüğünde elinde bir şey göremeyince, acaba bir şeyi mi bıraktı diye düşündüm. Elleri titreyerek arabayı çalıştırırken içimden ona kızıyordum: “Bu kadar özledin de neredeydin aptal?” Sonra onun gelişini ve abimin yaptıklarını hatırlayınca bu sefer kendime kızmaya başladım.

Poğaçaları aldığım pastanenin önünden geçerken telefonum çaldı. “Efendim Ayşe!” dedim; sesimden mutlu olduğum anlaşılıyordu.

“A… Abla!” diyen Ayşe’nin sesi o kadar kötü geliyordu ki, telefonu o neşeyle açtığım için anında pişman oldum.

“Ayşe, iyi misin? Ne oldu?” diye sordum. Ayşe hıçkırıklar içinde, “Abla… Ben… Çok kötüyüm…” dedi.

Selim panikle bana bakıp ne olduğunu anlamaya çalışırken, “Ayşe, çatlatma beni, ne oldu söylesene?” diye üsteledim.

Ayşe güçlükle, “Abla… Vesile… Kayboldu!” deyince, bir mutluluğumun daha kursağımda kaldığını hissettim.

0
Please leave a feedback on thisx

Ayşe’nin hem ağlayışına hem de konuşmasına bir şey diyemeden Selim telefonu elimden alıp, “Ayşe, ne oldu bana söyle!” dedi.

Ahizeden, Ayşe’nin hıçkırıklarının arasında Vesile’nin kaybolduğunu duyunca ben de ellerimi yüzüme kapatıp ağlamaya başladım.

Selim, “Tamam Ayşe, ağlama canım, ben geliyorum. O korkmuş, bir yere saklanmıştır merak etme; buluruz, sakin ol tamam mı? Biz hemen geliyoruz,” deyip telefonu kapatarak torpidoya koydu.

Yüzümü ellerinin arasına alıp, “Nur Selin, ağlama. Bulacağız inşallah. Daha küçük, bir yere gidemez ki; arka bahçeye saklanmıştır o, merak etme,” dedi.

“Selim, bul lütfen; yalvarırım bulalım bir şey olmadan,” derken gözlerimden akan yaşları tutamıyordum.

Selim, “Korkma gülüm, hiçbir şey olmadan bulacağız inşallah,” dedikten sonra kemerimi takıp sürmeye devam etti.

Ayşe’lerin eve geldiğimizde matem havası vardı ve Ayşe evde yoktu; babası ile komşuların evlerine, kömürlüklerine bakmaya gitmişlerdi.

Selim ile ben de annesinin tarifiyle hemen arka tarafa gidip bakmaya başladık. Ayşe’nin küçücük bir delikten üstü başı kirlenmiş şekilde çıktığını görünce içim bir kere daha buruklaştı. Yüzüme bakamayışı, ne kadar kötü hissettiğini gösteriyordu.

O an bir karar vermem gerekti: Anne olmadığım hâlde evlat gibi sevdiğim kedim mi, yoksa “Kalp kırmak Kabe yıkmaktan kötüdür,” düsturu mu?

Başkası olsaydı, “Kedim nerede? Ona neden bakamadın?” derdim ama karşımdaki Ayşe’ydi. O kendini bu derece yıpratırken ben nasıl hesap sorardım?

Kendimi toplayıp metanetli bir şekilde, “Ayşe, bir sakin ol canım; bulacağız, merak etme,” dedim.

Tükürüğüm boğazıma dizilip içimin yangısını ele verirken Selim bayrağı devralıp, “Evet Ayşe, fazla uzağa gidemez; korkmuştur, saklanmıştır bir yere. Ben şimdi buraya bir abi çağırırım, onun da yardımıyla hemen buluruz, merak etme,” dedi.

Ayşe’lerin kameralarında Vesile’nin camdan çıkışı ve duvardan atlayışı vardı ama komşuların kamerası olmadığı için ötesi yoktu. Ben, Selim’in iknasıyla evde haber beklerken, kanepede Ayşe ile birbirimizi teselli ediyorduk…

~~~~ Selim; emniyetten bir polis memuru ve Ayşe’nin babasıyla birlikte, fenerlerin cılız ışığında sokak sokak kediyi ararken telefonu çaldı.

Arayan Hazan’dı. Selim’in sesindeki o yorgun ve moralsiz tonu hemen fark edip nerede olduğunu sordu.

Selim, nefes nefese, “Nur Selin’in kedisi kayboldu Hazan, her yerde onu arıyorum,” deyince Hazan’ın sesi buz kesti. “İnşallah bulursunuz, görüşürüz,” dedi ve arama amacını bile söylemeden telefonu hızla kapattı.

Evin salonunda meraklı gözlerle bekleyen Elmas Hanım, “Ne oldu, gelmiyor mu?” diye sordu.

Hazan, hayal kırıklığını gizlemeye çalışarak, “Gelmiyor anneanne,” dedi. “Biz bizeyiz; her sene olduğu gibi…”

Elmas Hanım kaşlarını çatarak, “Neden gelmiyormuş beyefendi?” diye çıkıştı.

Hazan, omuzlarını düşürerek cevap verdi: “Sevdiği kız var demiştim ya, onun kedisi kaybolmuş. Şimdi onu arıyorlarmış, bir şey söyleyemedim ben de.”

Anneannesi elini havada sallayarak, “Aman, neyse ne! Kimse gelmesin,” dedi. “Bizim ellerimiz, gönüllerimiz bir olduktan sonra dünya dolusu insan olmayıversin, ne olacak sanki?”

Bu sözler üzerine İlhan araya girerek, “Hay ağzın bal yesin anneannem! O zaman Filiz’i de çağırmaya gerek yok, değil mi?” diyerek ortamı yumuşatmaya çalıştı.

Elmas Hanım gururlu bir tavırla, “Bugün kızımın doğum günü, sadece yavrularım olsun yanımda. Babanızı bile istemiyorum! Sizin ananız da babanız da benim evvelallah,” dedi.

Hazan duygulanarak ayağa kalktı, anneannesinin boynuna sarıldı. “Namazımı kılıp geliyorum. Pastamı da çok merak ediyorum,” diyerek abdest almak üzere banyoya yöneldi.

Hazan odadan çıkınca İlhan, “Hayırdır anneanne? ‘Maşallah’ dediğin üç gün yaşamıyor,” diyerek takıldı.

Elmas Hanım’ın çehresi bir anda ciddileşti. “Ben ona öyle bir şey yapacağım ki doğduğuna pişman olacak! Benim öksüzümü üzenin haddini bildirmez miyim ben?” dedi dişlerinin arasından. “Nerede görev yapıyor bu çocuk, biliyor musun sen?”

İlhan şaşkınlıkla, “Neden, ne yapacaksın ki?” diye sordu.

Elmas Hanım, hırsla yerinde doğruldu: “Pazartesi günü Elmas’ın Osmanlı yüzünü göstereceğim ona! Kimse benim kızıma ümit verip de onu bir kediye tercih edemez.”

İlhan, daha fazla üstelemeden mutfaktan Hazan’ın en sevdiği bol çikolatalı pastayı getirip masanın başköşesine koyduktan sonra sessizce Hazan’ın gelmesini beklemeye başladılar.

~~~~Nurseli,

Zaman geçmek bilmiyordu. Duvardaki saatin tik takları, kalbimin atışıyla yarışır hâle gelmişti. Kapı her açıldığında ya da sokaktan bir araç sesi geldiğinde Ayşe ile birbirimize bakıyor, nefesimizi tutuyorduk. Ancak her seferinde eve girenlerin yüzündeki o gölgeli ifade, umudumuzun üzerine bir kova soğuk su döküyordu.

Akşama doğru kapı tekrar açıldı. Selim, yanında Ayşe’nin babası ve üniformasıyla yorgun görünen polis memuruyla içeri girdi.

Selim’in gözlerine baktığım an, omuzlarının çökmüşlüğünden cevabı aldım.

Ayşe’nin babası elindeki feneri masanın üzerine bırakırken, “Bakmadığımız kömürlük, girmediğimiz bahçe kalmadı,” dedi sesi titreyerek. “Sokağın sonundaki inşaata kadar gittik ama yok… Hiçbir iz yok.”

Polis abi, üzgün bir ifadeyle not defterini kapattı. “Bölgedeki diğer birimlere de anons geçtik komiserim, ancak bu saatten sonra görüş açısı çok düşük. Sabahın ilk ışıklarıyla çevre sakinlerine tekrar sormak gerek.”

Selim yanıma gelip diz çöküp, ellerimi tuttu. Gözleri kan çanağına dönmüştü. “Nur Selin, gerçekten her yere baktık. Polis arkadaş da sağ olsun arka mahalledeki boş arazilere kadar taradık ama sanki yer yarıldı da içine girdi.”

Ayşe, babasının o çaresiz sesini duyunca başını dizlerine gömüp sessizce sarsılmaya başladı.

Selim’in “bulacağız” diyen o kararlı sesi gitmiş, yerini derin bir sessizliğe ve çaresizliğe bırakmıştı.

Polis abi ile Ayşe’nin babasının sesleri kapıya doğru yankılanıp uzaklaşırken, odadaki sessizlik en ağır feryattan daha çok yakıyordu canımı.

Vesile yoktu; onca insan, onca çaba bir küçücük canı karanlığın içinden çekip çıkarmaya yetmemişti.

Ayşe’nin hıçkırıkları evin duvarlarında yankılanırken, daha fazla kalmanın kimseye bir faydası olmayacağını anladık.

Selim, Ayşe’nin babasına mahcup bir şekilde başıyla selam verip koluma girdi. Ayşe’ye son bir kez bakıp, “Yarın erkenden yine bakacağız, ne olur kendini suçlama,” diyebildim sadece; oysa kendi içimdeki fırtına dinmek bilmiyordu.

Dışarı çıktığımızda gece ayazı yüzümüze çarptı. Selim ile aynı binada altlı üstlü oturuyor olmamız, bu yolu defalarca gidip gelmemizi sağlamıştı ama hiçbiri bu kadar uzun ve kasvetli gelmemişti.

Arabaya bindiğimizden beri ikimiz de tek kelime etmedik. Selim’in direksiyonu sıkan parmak boğumlarının beyazladığını görüyordum; o da en az benim kadar yıkılmıştı ama güçlü durmaya çalışıyordu.

Binanın önüne geldiğimizde Selim motoru durdurdu fakat inmedik. Far ışıklarının aydınlattığı boş sokakta, her gölgede Vesile’yi arıyordu gözlerim. Selim emniyet kemerini çözüp bana döndü: “Nur Selin, yukarı çıkalım. Sen bugün çok yıprandın, biraz dinlenmen lazım. Ben yarın gün ağarmadan tekrar çıkıp o bölgedeki esnafla konuşacağım, söz veriyorum.”

Binadan içeri girdiğimizde asansörün aynasındaki yansımamıza baktım. Göz altlarım morarmış, ruhum çekilmiş gibiydi.

Katları bir bir çıkarken aramızdaki sessizlik, Vesile’nin evdeki yokluğunun ilk provası gibiydi.

Selim beni kapıma kadar bıraktı. Anahtarı kilide sokarken ellerim titriyordu. “İyi geceler Selim,” dedim sesim çıkmayarak.

“İyi geceler gülüm. Kapını kilitlemeyi unutma, bir şey olursa nerede olduğumu, biliyorsun,” dedi ve ben içeri girene kadar merdiven başında bekledi.

İçeri girdiğimde evin o alışık olduğum huzuru gitmiş, yerine buz gibi bir boşluk gelmişti. Kapının eşiğinde beni karşılayan o küçük patırtılar yoktu artık. Bu evde, kendimi hiç bu kadar yalnız hissetmemiştim…

~~~~ Selim, kendi dairelerini es geçip, üst kata çıktı.

Hakan’ın kapısını her zamanki aşinalığıyla, kısa ve sert vuruşlarla çaldı. Kapı açılınca sesindeki bitkinliği gizleyemeden, “Abi, müsaitsen iki dakika bir şey soracağım,” dedi.

Hakan, elinde mutfak havlusuyla kapıyı sonuna kadar açıp, “Gel içeri aslanım, geç şöyle,” diyerek buyur etti ama Selim eşikten bir adım bile atmadı.

Merdiven tırabzanına yaslanıp, “Yok abi, girmeyeceğim. Kafam kazan gibi, birazdan bayılacak gibiyim. Sadece bir şey danışıp kaçacağım,” dedi.

Hakan, kardeşinin göz altlarındaki morlukları ve omuzlarındaki o ağır yükü görünce duraksadı.

“Hayırdır Selim? Bu ne hâl? Yine neye sıktın canını?” diye sordu; bir yandan da kardeşini çözümlemeye çalışan o korumacı ağabey bakışıyla onu süzerken.

~~~~~Nurselin,

Annemlerin dönmesinin saatler alacağını bildiğimden, evin sessizliğinde boğulmak yerine Selim’lere çıkmaya karar verdim.

Evden çıkmadan çantamdan telefonumu alırken, Selim’in bana verdiği kart parmaklarıma takıldı. “Vesileyi bulamadık ama belki senin sayende Selim’i buluruz, belki bir iz çıkar,” diye düşünüp kartı da aldım ve evden çıktım.

Kendi katımdan çıkıp Selim’lerin dairesinin önüne geldiğimde içeriden ses gelmediğini fark ettim.

Tam kapıyı çalacakken bir üst kattan, Hakan abilerin dairesinin önünden Selim’in o boğuk sesini duydum. Adımlarım basamaklarda mühürlendi.

Selim’in sesi yorgun, Hakan abininki ise her zamanki gibi otoriter ve koruyucuydu. Eğer şimdi yukarı çıkıp yanlarına gidersem, Selim yorgun olduğum için beni hemen aşağı indirebilirdi.

Nefesimi tutup sırtımı soğuk duvara yasladım. Ayakkabılarımın gıcırdamaması için bütün ağırlığımı parmak uçlarıma vererek duvar dibinden bir gölge gibi üst kata doğru süzüldüm. İkisi merdiven sahanlığında yüz yüze gelmiş, derin bir mevzuya girişmişlerdi; Selim’in sırtı merdiven boşluğuna dönüktü.

Birbirlerine bu kadar yakın durmaları, sadece kardeşlerin sahip olduğu o sessiz güveni hatırlattı bana. Onların dikkatini dağıtmadan, her basamağı sanki altında cam varmış gibi büyük bir titizlikle geçerek Hakan abilerin kapısının hemen yanındaki karanlık köşeye ulaştım.

Bir adım ötelerindeydim; nefesim boğazımda düğümlenmiş, kalbim göğüs kafesimi döverken yukarıdan süzülen o fısıltı halindeki konuşmaları dinlemeye başladım.

Selim, yorgun ve bitkin hâlde, “Abi, bir kul, Rabbi ile savaşır mı?” diye sordu

Benim gözlerim, “Bu ne diyor ya diye belerirken Hakan abi bunu sesiyle de belli etti ve, “O ne demek lan. Ne saçmalıyorsun?” dedi

Selim, yaslandığı trabzanların yanındaki basamaklara oturup, “Abi, ben… Ben savaşıyorum abi. Ben… Allah ile savaş hâlindeyim. O Nurselin’i benden uzaklaştırmaya çalıştıkça ben ona karşı çıkıyorum.” Dedi

Bunu aylar sonra Selim’den duymak canımı o kadar yaktı ki, sağ elimi yumruk yapıp işaret parmağımın sırtını dişlerime bastırdım.

Leyla ablanın, “Ne oluyor yaa, içeri geçsenize.” demesine Hakan abi, “Hayır!” dedi sertçe ve devam etti. “Kendi yaratanına nankörlük eden, dinsizin benim evimde işi yok.”

Leyla abla, “Estağfurullah de Hakan, o nasıl söz!” dedi

Hakan abi, “Ne söylediğini duysan bunun katli vaciptir öldür derdin, ben az bile söylüyorum.” deyince Leyla abla çareyi Selim’den bekleyerek, “Ne oluyor Selim?” dedi

Selim, “Yenge, ben çok kötüyüm, çırpındıkça batıyor gibi hissediyorum. Ne zaman bir şey olsa, işte şimdi oldu, bütün engelleri kaldıracağım dedikçe önüme daha fazla engel çıkıyor.” dedi

Hakan abi, anlattığı kadar basit değil der gibi, “Beyefendi de Rabb’imiz ile savaşa başlamış.” dedi

Leyla abla, “Tövbe haşa.” deyince Selim, “O sevdirdi abi, karşıma o çıkarttı. Ben kaçtıkça o karşıma getirdi.” dedi

Dinlediklerim ruhumda onarılmaz yaralar açıyordu. “Bu isyan yüzünden bile Rabbim bizi kavuşturmaz,” diye düşünmeden edemedim.

Hakan abi, “Bak gördün mü, ne söylüyor.” diyerek karısından destek alırken Selim, “Abi, beni anla lütfen, kendini benim yerime koy. Yengem ile olamasaydın ne olurdu?” diye sordu

Hakan abi daha fazla yükselerek, “Sen kimsin lan benimle kendini kıyaslıyorsun, ben yengeni bıraktım ulan bıraktım… Leyla!.. İki yıl mı üç yıl mı?..”

Leyla ablanın sesi kısıktı: “Üçe yakın.”

Hakan abi, “Ben onu bırakana kadar sevdiğimi bile bilmiyordum, o beni seviyor diye kendimle olma lütfuna erdircektim onu. Ne zaman ki bıraktım, asıl sevenin kendim olduğunu anladım. O duygulardan kaçmak için de ne yaptığımı sen biliyorsun hatırlatma şimdi!”

Selim: “Ben de yaptım abi, ben de senin yaptığını yapmaya çalıştım ama olmuyor.”

Leyla abla: “O senin gibi yapmadı ama, gizli yaptı, herkesin içinde beni rencide etmedi.”

Hakan abi araya girdi: “Benimle birini kıyaslayacaksan onunla kıyasla, ben Leyla’yı onun Selin’i bırakması gibi bıraktım. Benimle olamasa da mutlu olsun diye dua ederek bıraktım… Canıyla, bedeniyle, Rabb’ime emanet ederek bıraktım. Bunu bilmeme rağmen senin yanında oldum Selim, dedim ki sevdi madem, Selin de seviyor, gerisini bir şekilde hallederiz, onu ikna ederiz. Ama sen ne yaptın?.. Onun üzmemek için yıllardır ailesinden kaçtığı kızı üzdün. Sağlığını bozdun. Beni kendinle kıyaslama Selim; sen ikimiz gibi de olamadın. Ne layığıyla sevebildin ne de onurunla bırakabildin.”

Leyla Abla, “Selim, sana bir şey soracağım,” diye araya girdi. “Seni ne kadar seviyorum biliyorsun. Ben onu şahsen tanımadım, sizin anlatmalarınızla seviyorum. Şimdi söyle; Selin’in o eve girdiği gece, çantasına bir şeyler konup Cenk ile baş başa kaldığı o dakikalarda sen ne yapıyordun?”

Bu soruyla birlikte elimdeki kartı hırsla sıkmaya başladım. Selim’in cevabı kısa ve ruhsuzdu: “Bilmiyorum. Evdeydim.”

Leyla Abla devam etti:

“Ama o, evlere sığamamış. ‘Kalbim parçalanıyor, Selin’e bir şey oldu hissediyorum’ deyip namaz kılmış, kendini dışarı atmak istemiş.”

Leyla Abla anlattıkça gözüm kartın üzerindeki o kabarık sayılara ilişti. Sanki onları yerinden sökmek istercesine oymaya, okşamaya başladım.

“Bak Selim,” dedi Leyla Abla, “O kalbini Selin’e mühürlemiş. Bir kişinin aklı başkasının sevdiğine takılıysa, nefsi ondan kurtulmazsa, o iş diğerine hayır getirmez.”

Hakan Abi tekrar söze girdi:

“Kaldı ki bu adam biliyor; sevdiği tarafından ne kadar sevildiğini de biliyor. Selin onu çok seviyor. Hatırla; ben seni ilk gördüğümde birine benzetiyorum demiştim. Yahu, bakışları aynı o, konuşması aynı o! Selin onun gibi konuşuyor, onun gibi bakıyor. Bu sadece bana öyle geliyor olamaz; Selin onun kopyası olarak büyümüş resmen. Şu an görseler ‘kardeş mi’ derler. Uzun zaman ayrı kalmaları bile bunu değiştirmemiş.”

Hakan abi iç çekerek devam etti:

“Hatırla! Babamın onlara gittiği o son günü hatırla. Yakup Amca, Selin’i kucağında bize getirdi hani; ‘Al abi, bunu ona götür yoksa ölecek’ dedi. Babam ne dedi? ‘Bırak ölsün. Cehennemde her gün yandığını bilmektense bırak acısını yaşa Yakup. Ben, erkek olmasına rağmen onların ne hâlde olduğunu bilmezken, bu kızı ona nasıl götüreyim?’ dedi. Sonra gitti, onun giydiği kıyafeti, battaniyesini getirdi Selin’e verdi. Selin ancak o zaman biraz toparlamıştı, unuttun mu?”

Selim’in sessizliği, çaresiz bir kabullenişti.

Hakan Abi durmadı: “O kim bilir ne hâlde… Sizin nişanlı olduğunuzu bilip her gün kahroluyordur da gıkı çıkmıyordur. Sen o ‘uyuzun’ nasıl biri olduğunu unutmuş olabilirsin ama ben unutmadım. Geldiği ilk gündeki hâli bir gün olsun aklımdan çıkmadı. Lan ben sevdim, sevdiğimle evlendim, çocuklarım oldu; mutlu olmam lazım ama olamıyorum. Bir gün bile onları düşünmeden uyuyamıyorum. Sen… Üzerini değiştirirken sırtını görmüştün, gelip bana söylemiştin. Zorla üzerini çıkardık hani, sırtı mosmordu… Bizim üzüldüğümüzü görünce ne demişti? ‘Benim sırtım sağlam, sopa kırıldı ama sırtım kırılmadı’ dedi lan! Sekiz yaşında bir çocuğun sırtında sopa kırılır mıydı? Sen onun böğründeki yaraya merhem sürerken, ‘Ben büyüyünce doktor olacağım, senin yaranı iyileştireceğim’ demiştin. O ne demişti, hatırlıyor musun?”

Selim fısıldar gibi cevapladı:

“Ben de polis olacağım; çocukları ve kadınları dövenleri hapse atacağım.”

Hakan Abi’nin sesi titriyordu:

“Benim kızım şu an onun o zamanki yaşında, saçının teline dokunmaya kıyamıyorum. Babam senin için attı onları o cehenneme.”

Selim, “Benim yüzümden,” dedi hıçkırarak.

“Yapma işte şunu!” dedi Hakan Abi. “Senin yüzünden değil, senin içindi. Bir karar verdi ve seni tercih etti.”

Selim’in pişmanlığı sesine vurdu: “Keşke ben kaybolsaydım.”

Hakan Abi’nin son sözü ağır oldu: “Sen kaybolsaydın, biz ondan ayrı kaldığımız kadar senden ayrı kalmazdık Selim.”

Onlar konuştukça ben elimdeki kartı daha çok sıkıyor, gözyaşlarımı birbiri ardına akıtıyordum.

Özellikle Hakan Abi’nin, tavırlarımı Selim’e benzetmesi beni derinden sarsmıştı. Yıllardır “gitme” diye yalvardığım o adam beni aslında hiç bırakmamıştı; sadece kardeşiyle nişanlı olduğumuzu sandığı için yaklaşamıyordu.

Onun, kilometrelerce öteden haletiruhiyemi hissedip benimle birlikte acı çekmesi, kalbimi garip bir huzurla doldurdu.

O an, en büyük üzüntümün vesile olduğunu düşündüm ve içimden, “Acaba şu anki üzüntümü de hissediyor mu? Ya da sabahki perişan halimi hissetmiş midir?” dedim.

Onların hesaplaşmasını bırakıp aşağıya indim ve onun beni kurtarmak için sığındığı Rabbime yalvarmaya başladım.

O gelsin, ailesine kavuşsun. Ben vesileye kavuşayım diye dualar ederken, göz kapaklarımın ağırlaştığını hissettim ve yatağıma uzandım.

Rüyamın en korkunç yerinde sıçrayıp sağa sola baktığımda akşam olduğunu, etrafın karardığını gördüm.

İlk yaptığım, elimi kalbime bastırıp, “Bunu da hissediyor musun?” demek oldu.

Telefondaki saate bakıp kalktım ve abdest alarak namazımı kıldım.

Selim’ler için dua edip, içtenlikle amin dedikten sonra yatağa oturdum.

“Saat kurup yatayım” derken, ekranda özel numaranın cevapsız arama bildirimini görüp telefonu göğsüme bastırdım.

“Hissetmiş, inanamıyorum hissetmiş.” dedim çocuklar gibi sevinerek.

Hemen ayağa kalkıp, Yavuz amcaya fark ettirmeden aldığım fotoğrafı aldım ve, “Teşekkür ederim.” diye konuştum.

Ertesi günü erkenden kalkıp Vesileyi aramak üzere tekrardan uyumaya çalıştım…

~~~~~Melek hanım eve geldiğinde sessizce Nurseli’nin odasına girip baktı. Ateşini kontrol etmek için başına eğildiğinde elinin altında Selim’in fotoğrafını görüp gülümsemeye başladı.

Yakup bey, “Ateşi var mı?” diyerek yanına gelirken, Melek hanım, “Şşşşş.” dedi parmağını sus çizgisine tutarak.

Yakup bey, Selin’i izleyerek yanına gelince, Melek hanım işaret parmağı ile Yavuz’un fotoğrafını gösterdi.

Yakup bey gülümseyerek, “Zamanı geldi ha?” dedi

Melek hanım, “Geç bile kalındı aslında.” derken uzaklara gitmişti.

Yakup bey, endişeli şekilde, “Melek, ya o eski Yavuz Selim değilse, yanılıyor isek?” diye sorarken kızı için endişeliydi.

Melek hanım, sesinde en ufak endişe olmadan cevap verdi. “Bir insan yedisinde neyse, yetmişinde de odur.”

Yakup beyin yüzü asılıp, bakışları keskinleşirken, sinirlenmemeye çalıştı.

“Bu söylediğin en başta bana iftira.”

Yakup beyin sitem ile sinir arasındaki duyguyu ses tonundan hisseden Melek hanım, kendini savunmaya geçti.

“Yo! Ne iftirası canım. Seninle ne alakası var?”

“Bu zamana kadar içinde tuttuğun şüphe kimeydi o zaman?” diyen Yakup bey, yılların yükünü atmaya çalışıyor gibiydi.

Melek hanım derin bir nefesle Yakup beyin sorusunu kabul ederken, “Bir şüphem yok. Biliyorsun, zor günler geçirdik. Üç yavrumla birlikte kızımı da kaybedecektim neredeyse. Sadece, bir sebep arıyorum. Bu olanların bir müsebbibi olmalı ama değil mi?” dedi

Yakup bey: “Belli ki takdiri ilahi sana yetmiyor. Bununla ilgili bir şey söylemek istemiyorum. Sadece bana dürüst ol. Pişman mısın? O günlere geri dönecek olsaydık, Selma ile yaptığınız o şeyi yine yapar mıydın?”

Melek hanım, biraz yere bakarak düşündükten sonra, bir süre de yatakta mışıl mışıl uyuyan kızına baktı

Yakup bey kendine acır hâlde, “Bakma ona boşuna, nasibinde böyle bir evlat varmış zaten. Babasının ben olması için o şeyleri yapar mıydın?” diye sordu

Melek hanım, “Takdiri ilahi dedin ya, kaderimizde bunlar olacakmış zaten,” deyip cevap verirken Yakup bey sözünü kesip, “Sen gayret etmezdin değil mi?” dedi hayâl kırıklığı içinde

Melek hanım: “Seninle ilgili en ufak pişmanlığım yok. Allah şahidim. Ama olmuyor. Kafam almıyor. O sen olmalıydın, neden Yavuz abiydi bir türlü anlamıyorum.”

“Kendini onda daha güçlü hissetti herhalde, ben olsaydım Yavuz abi gibi yapmazdım, bunu biliyor olmalıydı. Çünkü, ben de ona karşı şiddetli bir öfke ve güvensizlik vardı. O da bunu biliyordu.”

“İşte, bununda sebebi benim. Neden ben değil de Selma?”

“Selma aranızda bir seçim yaptı ve seni seçti. Bu yüzden olabilir. Kuzene karşı, kuzen torunu.”

“Bilmiyorum. İşte ben, bunun altında başka bir sebep olduğunu düşünüyorum ve o yüzden bazı şeylerin pişmanlığını yaşıyorum.”

“Sabret, Selma’yı kurtaran Allah elbet bir gün seni de kurtarır.”

“Ne saçmalıyorsun Yakup, düzgün konuş lütfen.”

“Ben çıkıyorum. Bekleme yat sen.”

“Nereye gecenin bu saatinde?”

“Sabah erken hazırlanın, seni bırakıp, Selin ile ben Ayşe’lerin oraya gideriz.”

“Tamam git. Kaç sen de. Kaçmak çözüm zaten.”

“Hayırlı geceler.” diyen Yakup bey, cevap vermeden gitti…


0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
0
Would love your thoughts, please comment.x