Engin’in heyecanını gölgeleyen olayı merak etsede Elif, annesinden aldığı emri uygulamada sıkıntı çekmesin diye sormuyordu.
“Engiiinn?”
“Efendim.”
“Kendini kasma lütfen sormayacağım, rahat ol.”
“Elif, teşekkür ederim. Bende ne söylesem diye düşünüyordum. Bak olanlarla ilgili illaki bir şey duyacaksın, sakın kalbini karartma emi, Selin öyle bir kız değil, zor zamanlardan geçti. Psikolojisi bozuldu.”
“Bilmez miyim Engin, biz böyle gülüyoruz ama içimizi bize sor.”
“Hepiniz zor günlerden geçmişsiniz ama Selin sizin gibi değil. Hem yeni öğrendi hemde tek başına üstesinden gelmeye çalışıyor.”
“Bizde böyle olsun istemezdik ki, ama şartlar. İzin verse bundan sonra hep birlikte üstesinden gelmeye çalışırız. Yeter ki istesin… Pekii, Sen ne zaman öğrendin?”
“Çocukken abimlerle oturmuş konuşuyorduk, köydeki kızlardan konuşup ‘ben büyüyünce onunla evlenirim’, ‘ben büyüyünce bununla evlenirim’ diye hayâl kuruyorduk. Savaş abim de sanki hiç kız kalmamış gibi, ‘İyii, bende Selin’le evlenirim’ demişti, babam ona gelene kadar bize bir şey söylememişti ama onu duyunca ayağa kalktı, bir tokat vurup, dudağını patlattı. ‘Bu yaşta ne evlenmesi, edep kalmadı hayâ kalmadı, bir daha hiç birinizin ağzından böyle bir şey duymicam’ dedi. Tokatı abi’m, azarı hepimiz yedik… Bana öyle geliyor ki abim Selin’e o tokattan sonra aşık oldu… İstediği bölümü tutturamayıp puanının yettiği herhangi bir üniversiteye gitmek isteyince de annem ağlamaya başladı. Evden bizden kaçıyor gibiydi. Bende anneme o günü anlattım bununla ilgili olabilir mi diye sordum. Babamın o tepkisinin nedenini merak ediyordum… Anlattı…” Engin, derin bir nefes çekip yutkunduktan sonra devam etti.
“Elif: ben, bir yabancı ve erkek olduğum hâlde Selin’in yaşadıklarını duymaya dayanamadım, o nasıl dayansın. Kii çok duygusal bir kız. Küçüklüğünden beri… Ben aslında ona seni hiç anlatmadım, nişana da davet etmedim, Atakan’la bana sürpriz yapmak istemiş, büyük ihtimalle annenleri gördü ve işte…”
Elif, şaşırarak, “Beni bilerek gelmiyordu yani öyle mi?” deyince, Engin başıyla birlikte, “Evet” dedi.
“Ben çok hatırlamıyorum Engin ama abimler onu hiç unutamadılar. Özellikle Hakan abim. Her gece kâbuslarına giriyordu. Evlenince geçer zannettik ama Leyla yengem söyledi geçen hafta yine ‘Selin’in sesini duyuyorum’ demiş. Ben bu zamana kadar hep Selin’i benden daha çok seviyorlar diye düşündüm. Bazen kıskandığım bile oldu… Babam, annem o zamanları unutamadılar, hiç eskisi gibi olamadık… Elhamdülillah mutsuz bi çocukluk geçirmedik ama tam olarak mutlu da olamadık.”
“Sizin bilerek büyüdüğünüz olayı o yeni öğrendi, hemde en öğrenmemesi gereken kişiden. Keşke oda sizi bilerek büyüseydi.”
“O günden sonra Selin hastalanmış, neredeyse ölecekmiş. İki hafta sarılık tedavisi görmüş. Melek annem de söylemek istememiş.”
“Söylemedi de ne oldu, yine ölümle mücadele etti.”
“Melek annem itiraz etmeyip İstanbul’a taşınsaydı belki de bu şekilde olmazdı.”
Engin, Elif’in sözünün üzerine söz söylemedi. Yanına bir iki kişi gelince onlarla fotoğraf çekindiler…
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
…. Selim, Doğan’ın abisi Aslan’la konuşuyor gibi yaparak oturduğu yerden Melek hanımla, Yakup beyi yakın markaja almış, her hallerini izliyordu.
Özellikle, Yavuz bey sanki bi felaket haberi vermişte, onları teskin etmeye çalışıyor gibiydi. Yakup bey ise utanmış gibi başını yerden kaldırmayıp uzun uzun dalıp gidiyordu.
Hakan’ın yanına oturmasıyla kendine geldi. “Abiii?”
“Efendim.”
“Bir şey öğrenebildin mi?”
“Selim! Bir şey varsa da bunu en son bana söylerler bilmiyor gibi konuşma, bende sana sormaya geldim. Selin’le alakalı bir şey var, eminim.”
“Neden bu kadar eminsin?”
“Çünkü Savaş, Selin’in yolda olduğunu söylemişti, bende annemler hasret gidersin diye özellikle geride bıraktım.”
“Abii, Selin bizi öğrenmiş biliyormuş.”
H: “Eee ne güzel işte.”
S: “Kezban söylemiş.”
H: “Kezbaann mıı?! Eyvah eyvaaah!”
S: “Yani, şimdi bir tahminin vardır herhalde?”
H: “Annemler bu hâle geldiyse o nasıldır acaba? Yanına gidebilsem keşke.”
S: “Yerini öğrensem bende giderdim de, şunlara baksana, söylerler mi sence?”
H: “Ben şansımı denemeye gidiyorum.”
S: “Fazla ümitlenme bence…”
… Hakan, yavaş yavaş Selin’in babasının yanına yaklaştı. Yakup bey Hakan’ı görür görmez moralsizliğini gizleyerek gülümsedi.
“Hakaann.”
“Yakup amca nasılsın?”
“İyiyim, sen nasılsın?”
“Bildiğiniz gibi Yakup amca, Selin nasıl, nerede. Savaş geliyor demişti göremedim!”
“Geliyormuş da yolda biraz rahatsızlık geçirmiş geri dönmüşler.”
“Aaa öyle mi? Şimdi nerede söyle benim görev yaptığım hastaneye geçsinler. Arkadaşlar yardımcı olur.”
Yakup bey, “Sağolasın, iyiymiş şimdi. Atakan yanındaymış.” deyince Hakan sinirlenmeye başlayıp, “Atakan’a gelene kadar biz daha yakınız Yakup amca, neden hâlâ kaçırmaya çalışıyorsunuz.” deyip tepki gösterdi.
“Estağfurullah Hakan o nasıl söz?”
“O zaman yerini söyle gidip bi göreyim!” derken itirazı kabul etmeyecek gibi bir hâli vardı.
Yavuz bey araya girip, “Sen biraz gel bakayım!” diyerek Hakan’ı kaldırdığı gibi salonun dışına götürdü. Girişte babasının kolundan kurtulan Hakan sordu.
“Baba ne oluyor?”
“Selin iyi değil.”
“Orasını anladık.”
“Kezban onu bize karşı doldurmuş.”
“Tahmin edebiliyorum ama istediği kadar doldursun. Baba, Selin bizi unutmaz… Beni unutmaz… O beni çok severdi…”
“Sen görsen tanır mısın ki o hatırlasın?”
“Sen demedin mi gözleri aynı diye, o bakışları nasıl unutabilirim ki, tanırım herhalde.”
“Artık eskisi gibi bakmıyor oğlum Kezban çok etkilemiş.”
“Hani Selin’i çok seviyordu? Ne oldu?”
“O yüzden yapıyor zaten… Sen zannediyor musun ki o gün yaptığı da benim içindi? Niyeti Selin’i bizden uzak tutmak.”
“Keşke bıraksaydın da donsa geberseydi orada.”
“Bunu sen söylüyorsan işimiz var!.. Hasta olup gelse bakmayacak mısın?”
“Onu karıştırma, bakarım ama o benim doktorluğumdan kaynaklanıyor.”
“Benim ki de insanlığımdan kaynaklanıyordu.”
“Selin şimdi nerede bi görsem. Uzaktan, doktor olarak.”
“Anlatsam sakin karşılar mısın?”
“Baba! Bende artık babayım kafamı taşlara vurmam merak etme, sadece biraz direksiyona…”
“İyi, sen yinede oraya da kafa atmamaya çalış. Sana söyleyeceğim ki Selim’e söyleme diye. Yada öğrenince destek olacak kadar gücün olsun.”
“Baba, Selim iyi! Artık ona destek olacak kişi var biliyorsun. Merak etme… Sen yükünü benimle paylaş istiyorum.”
“Sizden sonra ağlayarak kapıya geldi. Sinir krizi geçirdi, Çok kötü şeyler söyledi. Selim’e belli etme, anana siz benden bi hayat aldınız ben sizden oğlunuzu alcam dedi, burnu kanadı, sonra da fenalaştı. Biz buraya gelirken hâlâ baygındı.”
“Ne diyorsun babaa!.. Bu kadarını tahmin etmiyordum… Baba bunu saklamak istemiyorum, Selim bunu bilmeli, saklayarak yanlış yapıyorsunuz.”
“Kardeşine sen söyle o zaman!..”
“Tamam ben anlatırım…”
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
Gözlerimi diktiğim avizeden bakışlarımı çekmeden, bana dokunan elleri üzerimden çekmeye çalıştım.
“Selin, dur canım çek elini!”
Bu ses: tınlaması boğuk, çoğunlukla telefonda tanınmayan, burnu tıkalı ve ucu silmekten kızarık, nefes almayı ve konuşmayı tek bir yerden yapmak zorunda kalan kişilerin sesiydi.
Bu da, gittiği her yerde hava değişimine uğrayıp seyahati çekilmez hâle gelen Nazlı’nın sesiydi.
Ben, bu sesin tarafını serbest bırakıp kim olduğunu çıkartmaya çalışırken bir kolun ensemdem tutup kaldırdığını hissettim.
“Kaldırdım çıkart! Çabuk! Çabuk..”
Bu seste: Göz bebeklerinin etrafındaki çizgiden ilham alınarak adı konan, Hâle’nin sesiydi.
Bana ne yapmaya çalıştıklarını anlamaya çalıştığımda artık çok geçti. Selim’imin aldığı elbisem artık üzerimden tamamen çıkartılmıştı.
Tüm gücümle, sesi kendinden geçmiş Nazlı’nın elindeki elbiseme sarıldım. Göğsüme kapatım, koklayıp yüzüme sürdüm. Kendi kanımın kokusunu alıyordum. Ama onu bana Selim’im almıştı bırakamazdım.
“Selin, bırak canım. Makineye atalım lekesi kurumadan yıkarsak tekrar giyersin hadi ver.”
Lekesi çıkmasa da ben onu giymeye devam ederdim kii, ama temiz giymeyi tercih ederek: Alan kişiden uzun, alınandan kısa süreli ayrılıyordum.
“Ben atarım.” dedim, elbiseme kimse dokunamazdı.
“Tamam, şunu giy birlikte atalım hadi.” diyen hâle’nin eline baktım, kime ait olduğunu bilmediğim ama rengi ve büyüklüğünden erkek kıyafeti olduğunu gördüğüm bir tişörtü başımdan geçirmeye çalışıyordu.
Altıma, Doğan abinin ki kadar uzun bacaklı olmayan bir eşofman geçirilmişti bile. Onu da bebek giydirir gibi geçirdikten sonra kollarıma girerek yataktan doğrulttular.
Banyoya geldiğimizde elbisemi öpüp vedalaştım, peki ya bunu alan kişi, onunla da böyle vedalaşa bilecek miydim…
… Biraz sonra tambur evirip çevirmeyeçekmiş gibi yavaşca makineye koyup kapağı kapattım. Nazlı’nın attığı deterjanı ve yıkama programını ayarlamasını başımı makineye, elimi de cama dayayarak izledim.
“Keşke öne eğilseydim, sana bir damla geleceğine bütün kanım yerlere dökülseydi” diyordum.
Makine suyu alıp dönmeye başlayınca elim camda, her hareketini izlemeye başladım…
Banyonun kapısında, Atakan’ın Savaş’tan bilgi almaya çalıştığını duydum.
Bütün bilgiler bendeydi kimse bilmiyordu…
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
Elif, “Engin?” dedi bir şey isteyecek gibi bakarak,
Engin, “Efendim.” derken artık ortamdan kaçmak istiyor gibi etrafa bakıyordu.
“Senden bir rica da bulunabilir miyim? Daha doğrusu ertelemek istediğim bir şey!”
“Neymiş o?”
“Nişandan sonra gideceğimiz yemeği erteleyebilir miyiz? Hani söz vermiştin yaa, Selin’le götürcem diye o tarihe ertelesek!”
“Olmaz.”
“Nedeenn?”
“Bir süre o sözüm olmayacak, ertelersek çok geçe kalır.”
“Peki… Yemekten sonra onun yanına mı gideceksin.”
“Hıııııı hıııııı.”
“İşte, ben onun yanına bir an önce gitmeni ve bana ne durumda olduğunu söylemeni istiyorum. Belli ki bu salonun içinde sana sınırlar koyan kişiler var. Git ve bana onun yanından bilgi ver.”
“Israr etme Elif, evet şuan burada olmaktan hoşlanmıyor gibi gözükebilirim ama seninle bu kadar çabuk ayrılmak istemiyorum.”
“Tamam bugün erken ayrılalım yarın sabah kahvaltıya gel. Hem herkes, seni olmasa da getireceğin haberi dört gözle bekler, yanılıyor muyum… Hadi gel beni dinle… Bu şekilde yiyeceğimiz yemekten bi hayır görmeyiz ki, git yanına, ikna et. Kardeşin seni çok özlemiş merak ediyormuş de!..”
“Sen daha bizim evin ekmeğini yemeden anneme benzedin farkında mısın?”
“Bu iltifatına layık olmaya çalışacağım.”
“Selin için kötü oldu ama bana yaradı.”
Elif meraklı gözlerle bakınca, “O kadar güzel olmuşsun ki nazarım değecek diye bakamıyordum. Şimdi içim buruk olduğu için tadını çıkara çıkara bakıyorum. Teşekkür ederim Elif, bana kendini çok görmediğin için, yürek kuşumu boynu bükük bırakmadığın için…”
•~~~~~~• Hakan, Selim’in yanına gelip oturarak, Selim’in, “Ne o öğrendin mi?” bakışlarına cevap verdi.
“Durumlar berbat kardeşim, tahmin ettiğimizden daha kötü maalesef.”
“Sence bu kadar alıştırma yetmez mi? Biran önce sadede gelsen mi artık… Ben sabahtan beri bu konuşmaların mimik ve hareketlerini görüyorum zaten, bana laf lazım ama dolandırılmadan doğrudan söylenecek laf.”
“Oysa ben şimdi hazırlayıp evde söylemek istiyordum.”
“Dinliyorum abi, bence en uygun zaman ve mekân burası, bu kadar insan varken-“
“Öyle değil işte… Ben bi gidip geldiysem?”
“Sen ne olursun?! diyorsun herhalde. Sen başla, hiç olmadı giderim oksijenimin yanına, o gül kokusunu çekerim ciğerlerime. Bende ne dert kalır ne tasa. Unuturum hepsini.”
“Normalde sana söylemek istemediler ama bende Nurseli’ye güvendiğim için gizlemek istemedim.”
“Seeennn? Aabiii! Nurseli hakkında iyi bir şey mi söyledin?.. Nurseli bunu duymasın gülüm dişini kırar sonra.”
“Şimdi beni kötü kötü konuşturacaksın haa. Ulan benim el âlemin kızıyla ne derdim olabilir.”
“Selin kadar sevmedin ama yalan mı?”
“Selin kadar ben kendi kızımı sevmiyorum laann, konuştuğun da laf mı?..”
“Başla hadi!”
“Sana, seni ilgilendiren yerini mi söyleyeyim babamın anlattıklarını mı?”
“Benden başla babamdan bitir.”
“Öyle olmuyor maalesef. Neyse, bizi Kezban’dan öğrenerek gelen kızdan beklendiği üzere, hiç hoş bir karşılaşma olmamış-“
“Bayılmış mı yine?”
“Yine derken?” (Meraklı gözlerle)
“Geçen sene babamı görüp bayılmışta.”
“Bak yaa! Yine tam anlatmıyor görüyo musun?.. Evet bayılmış ama öncesi de varmış. Sinir krizi geçirmiş, burnu falan kanamış.”
“O derece diyorsun yani?” (gözlerini belertip)
“Senin yerine geldim, annemlere intikam yemini etmiş.”
“Ne diye?” (meraklı gözlerle)
“Benden bi hayat aldınız ben de sizin oğlunuzu alacağım diye.”
“Ona verebilecek bi canım kaldı, gelsin alsın. Ne diym artık.” (üzgün bir ifadeyle)
“Sen bil diye söyledim, senin de dediğin gibi çokta kafaya takıp umursanacak bir şey yok, ben babamlara bir şey olacak diye korkuyorum.”
“Nişana neden gelmiş o zaman, ağızlarının tadını kaçırmak için mi?”
“Galiba?..”
“Elif’in yanına da bi gideyim bakalım onda ne var.”
“Dur birlikte gidelim…”
•~~~~~~• Hakan ve Selim masaya gelip iki üç saniye bakınca Engin ayağa kalktı. “Abi çok üstüne gitmeyin ben bir şey söylemedim!” deyince Hakan Selim’e dönüp, sandalyeye otururken, “Görüyor musun yaa, daha dereyi görmeden paçayı sıvamış kardeşimi benden korumaya çalışıyor.” deyince, Engin, “Estağfurullah abi!” desede Selim, “Cahil cesurdur abi.” deyip yüzüne bakmadan gitmesini bekledi…
Elif, derin bir nefes çekip, “Sizde ne var?” deyince Hakan “Berbat haberler.” dedi
“Yine mi bayılmış yoksa?”
Hakan Selim’e bakarak, “Ya arkadaş, bunu bir tek ben mi bilmiyor muşum?” deyince Selim dirseğiyle kolunu dürterek “Bende biraz önce Elif’ten duydum.” dedi
Elif’te, abilerinden bir şey saklamadığını göstermek için, “Bende sabah kuaföre giderken şu barbaros Engin paşadan öğrendim.” dedi
Hakan, Selim’in merak ettiğini sorarak, “Madem bizden bu kadar nefret ediyor istemiyor neden nişana gelmiş!” deyince Elif, “Abi bizi bilerek gelmemiş kii, Kapıda annemle babamı görünce Engin’le evlenenin ben olduğumu görmüş!” dedi.
“Engin bizi biliyor muymuş?” diye soran Selim’e geçmişi çok anlatmadan, “Evet Asya annem sadece Engin’e anlatmış.” dedi.
Hakan, çocukken poliscilik oynadığı için deneyimli gibi, “Diğerlerine anlatmamışta neden sadece Engin’e söylemiş?” deyince Elif, “Engin aileye girecek ya bilsin istedi herhalde!” diyerek ânı kurtarmıştı.
Selim ise, şuan polis olduğu için asıl tecrübeli kendisiymiş gibi, “Engin’e bak sen ya, bizden koruma işlerine Selin’le başlamış haa?” diyerek dikkati o yöne çekmişti.
“Abiii, sadece o değil ki Atakan’da öyleymiş.”
S: “Atakan kim?”
“Nazlı’nın nişanlısı Hâle’nin de abisi.”
S: “Aaa onun adı Atakan mıydı yaa.”
“Doğru hep Ati, Atik duyduğumuz için asıl adını bilmiyor olabilirsin.”
H: “Bize getiren de Atakan’dı zaten… Benim canımı benden koruyorlar vay bee!”
S: “Şimdi neredeymiş.”
E: “Engin’in evinde…”
•~~~~~~•
Nişan hüznün gölgesinde sorunsuz bir şekilde sona ermişti. Yine konvoy yapıp Elif’i eve götürdüler.
Kapıya gelince yerlerin yıkanıp, kuruduğunu gördüler. Bu kapıya bir kurban kanı akmıştı, doğduğu ân kurban edilmiş birinin kanı.
Selim, ileride çukura birikmiş su yığınını görüp belli etmeden oraya doğru yürüdü. Selin’in kanları ince damarlar halinde suyun arasında bile belli oluyordu.
Yarasına bastırıp uzun uzun ovalarken, “Demek benden bu kadar çok nefret ediyorsun haa, canın sağolsun ilk aşkım!” dedi…
hâlini duyup üzüldü.” dediğinde en çokta Selim’imin üzülmüş olabileceği için üzülmüştüm.
“Elif nasıldı?” dedim, kuğu gibi olduğunu bilmiyormuş gibi.
“Prenses gibiydi, çok güzeldi.” derken ki sesinden gülümsemesini hissede biliyordum.
“Beni biliyor mu acaba?” derken Selin’in kardeşleri olduğunu bilip bilmediklerini kasdetmiştim ama Engin bana, “Elif’te hepsi de seni biliyor, Elif, ‘Süt kardeşime selam söyle onu çok merak ediyorum’ dedi.” demişti.
Bu demek oluyordu kii onlar beni sadece Elif’in süt kardeşi olarak biliyordu.
“Bak bi gidelim, bi tanış hepsini çok seveceksin emin ol.” deyince kendime acıyarak, “Onlarda beni sever mi peki?” dedikten sonra dudaklarımı ısırıp kafamı göğsüne gömdüm.
“Severler tâbii hemde çookk!”
“En çok hangisi mesela?.. Kaan, Elif,” sıra Selim’ime gelince onun ismini ağlayarak söylemiştim.
“Hepsi hepsi çok sever.”
“Hakan, Hakan abi’de sever mi?”
“O’da sever!”
“Selin’i mi Nurseli’yi mi?” derken cevabı dört gözle bekledim.
“İkisini de!” dediğinde ağlamam arttığı için anlaşılmasa da başımı sallayarak, “Sevmedi ama!” dedim. Nurseli’yi kasdederek…
“Özellikle Hakan abi! Seni hiç unutmamış, o kadar çok seviyormuş ki, Elif, ‘bazen Selin’i kıskandığım bile oldu dedi?” deyince içim bi tuhaf oldu.
İlk defa biri tarafından sevilmek hoşuma gitmemişti. Hemde, beni sevmesini çok istediğim kişinin sevmesi.
“Sürekli seninle ilgili bilgi almaya çalıştığını gördüm. O doktor biliyor musun? Elif’e ‘Nerede olduğunu söylesinler gidip bakayım’ demiş!” Bunu duymak bana iyi geleceği yerde şok olmuş gibi Engin’den uzaklaştım.
“Biliyorlar mı?” dedim panikle yerimi kasdederek.
“Evet biliyorlar.”
“Selim, Selim de biliyor mudur?”
“Evet oda biliyor.” dediğinde bu evde kalamayacağımı anlamıştım. Onlara iyi olduğumu söyleyip bir an önce gitmeliydim yoksa Selim beni öğrenecekti.
Önce, “köylümüz” diye tanıtıp sonra, “kız kardeşiniz” diyeceklerdi. Selim dayanamazdı biliyordum. O benim kadar sabırlı değildi.
Makine, “ben bittim” diye sinyal verdiğinde hemen kapağı açtım, yıllardır görmemişim gibi elbisemi kucakladım. Öptüm… öptüm… öptüm… Yüzüme sürdüm. Soğukluğu yüzümle birlikte içimi de ferahlatırıyordu.
Yıkanma amacına ulaşmış mı diye baktığımda kan lekelerinin çıktığını gördüm. Onların elbisemden çıktığı gibi Selim’im de kalbimden çıkabilecek miydi…
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
…Selim, odasına geçip balkonuna çıkmıştı. Sandalyeye oturup kollarıyla masadan destek almış kara kara düşünürken Filiz aradı…
Hemen kısa bir öksürükle toparlanmaya çalıştı. Filiz’e belli etmemeliydi yoksa Nurseli öğrenebilirdi.
Dört beş saattir aramama sebebi de sesinden bir şeyler olduğunu anlamaması içindi.
“Efendim little sister-in-law!”
“Selim, kusura bakma, rahatsız ediyorum ama benim Nurseli’ye acil ulaşmam lazım yanındaysa verebilir misin?”
“Nurseli benimle değil Filiz.”
“Bana oraya geleceğini söylemişti ama!”
“Evet öyleydi de, son dakika annesi hastalanmış ‘eve gidiyorum’ dedi.”
“Aaaa! Haberim yok. Neyse ben annesini arayıp ona sorarım, bu arada hayırlı olsun, rahatsızdım gelemedim, Allah tamamına erdirsin.”
“Amin… Sağolasın… Darısı sana da baldız.”
“Nasip Selim. Sen beni yenge istemedin bak bende bu şehirden gidiyorum.”
“a-ahahahahahhaahah… Filiz bilsem ciddilik payı var, direk Kaan’ın numarayı vercem haa, ayrıca sen de bi karar ver Furkan mı Kaan mı?”
“Hiiii’iii!.. Hain tescilli keçi anlattı mı sana? Ben onu ciddi söylemedim yaa, Kaan’a olduğu gibi.”
“Anladım sağlık olsun. Senin gibi yengem olsun isterdim, ama baldızlıkta fena değil yaa!”
“Teşekkür ederim enişteciğim… Hadi görüşürüz.”
“Görüşürüz…”
~~~~~~•~~~~~~•
Filiz telefonu kapatıp Nurseli’nin annesini aradı.
“Alooo!”
Karşıdan heyecanla telefonu açan kişiye, “Aloo, Seçkin canım nasılsın ben Filiz, ablanın arkadaşı!” deyip kendini tanıtınca, “İyiyim Filiz abla, tanıdım numaran kayıtlı.” diye karşılık aldı
“Seçkin’ciğim sana zahmet ablanı verebilir misin bir şey söyleyecektim.”
“Ablam yanımda yok ki?”
“Öyle mi? Nerede peki?”
“Köyden arkadaşlarının yanında abla!”
“Allah Allah!.. Ben, annen hasta diye eve geliyordur diye düşündüm.”
“Yok Filiz abla, annem değil ablam hastaymış, Atakan abimler hastaneye götürmüş şimdi de onların yanında.”
“Öyle mi? Annen nerede peki?”
“Yan odadalar, biz bi tanıdığın nişanına geldik oradayız. Annem ablamla konuşacak, yanına gideceğiz. Telefonu anneme götüreyim mi?”
“Yok canım yook, gerek yok. Ben ablanı yanlış anlamışım demek ki. Hadi görüşürüz…”
~~~~~~•~~~~~~•
Filiz, bir süre ortada ne olduğunu anlamaya çalıştı. Nurseli, Selim’e mi yalan söylüyordu, Selim kendisine mi?
Alparslan’ı aradı. “Alo Alp.”
Alp, meraklı bir sesle, “Efendim Filiz?” deyince “Merak etme Hilde ile alâkalı değil!” dedi
Alp’te, aynı tonu sürdürerek, “Biliyorum biraz önce Doğan’la konuştum, hayırdır.” dedi.
Filiz, derin bir nefes alarak, “Nereden başlasam bilmiyorum, biraz önce Selim’i aradım morali bozuk gibiydi, Nurseli’yi sordum ‘annesi hastalandı eve gidiyor’ dedi.”
“Aaaa?”
“Ama Nurseli’nin kardeşi de annem değil ablam hasta dedi. Şimdi de köyden arkadaşlarının yanında kalıyormuş. Bildiğim kadarıyla ikisi de erkek, acaba kavga mı ettiler, ne oluyor anlamadım bende sana sormak istedim haberin var mı?”
“Allah Allah, ben bilmiyorum, haberim yok. Dur bi arayıp ağzını arayayım.” diyerek telefonu kapattıktan sonra Selim’i aradı.
Selim, Alp’in telefonunu morali bozuk bir şekilde açmıştı.
“Efendim Alp.”
“Selam kardeşim nasılsın?”
“İyiyim.” derken ağlayacak çocuk gibiydi.
“Selim, iyi misin? Ne oluyor?”
“Alp, kötüyüm ben laaann!”
“Ne oldu, Nurseli ile mi tartıştınız yoksa?”
“Yok oğlum yaa, kızı gördüğüm mü var, annesi hastalanmış yanına gitti.”
“Senin neyin var o zaman?”
“Bugün buraya O’ gelmiş abi, anneme babama saymış saydırmış.”
“Kiiimm, köydeki kız mı?”
“Evet O!”
“İyi de, o iş bitmemiş miydi, başkasıyla evleniyor demiştin.”
“Öyleydi ama beni öğrenene kadarmış Alp, şimdi gelmiş intikam alacağım oğlunuzu mahvedeceğim demiş!”
“Hadi oradan! deselermiş.”
“O kadar kolay değil işte. Babam, annem üçü de fenalaşmış, sinirden burnu kanamış, bayılmış!.. Kanlarını gördüm içim gitti lan… O gün benim akıttığım kanlardan daha fazla akmıştı.”
“Oğlum yeter ama yaaa, geçmiş geçmişte kaldı, bu kadar kolay pes etme… Sende çocuktun çocuk! Yıpratma kendini bu kadar. Bak kendine gel. Nurseli seni böyle görmesin?”
“Ona çok ihtiyacım var ama sesimden anlar diye arayamıyorum. Ararsa nasıl açacağım onu düşünüyorum.”
“Aynen aynen, O aramadan sen arama. Sesinden çok belli oluyor üzme kızı, zaten derdi başından aşmış.”
“Tamam aramam, ama sen bi ara sorsana annesi nasılmış. Varmış mı?”
“Tamam, arıyorum. Hadi görüşürüz…”
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
… Alp, kapatıp Nurseli’yi aradı ama telefonuna ulaşılamıyordu. O’da tekrar Filiz’e döndü. ben.
Filiz’in, “Allpp?! diyerek açması merakla beklediğini gösteriyordu. İçini ferahlatmak için, “Zannettiğin gibi değil ama Nurseli yalan söylemiş.” dedi. “Hastalandığından Selim’in haberi yok. Sen nerede olduğunu bi öğrenebilir misin yanına gideyim. Selim haber bekliyor “
“Kendi neden gitmiyor.” diye sorunca Alp kıvırarak, “Malum nişan var ya müsait değilmiş, misafirler falan.”
Filiz, kızarak, “Sevgilisinden daha önemli hangi misafirmiş bu acaba?” dedi imalı bir sesle
A: “Hadi hadi sen ara bi sor merak ettim. Bekliyorum…”
… Filiz, Seçkin’i arayıp Nurseli’nin bulunduğu yerin adresini istedi. Seçkin de sormak için Atakan’ı aradı…
“Alo Atakan abi, ablam nasıl?”
“Daha iyi merak etme, Engin abinle oturuyorlar.”
“Abi, Filiz abla ablamın yanına gelmek istiyor, konum atar mısın?”
“Tamam atıyorum.” deyip konumla birlikte binanın ve dairenin numarasını da yolladı…
~~~~~~•~~~~~~•
… Engin’in yardımıyla odaya geçip koltuğa oturdum. Kızlar asmak için ısrar etsede ben elbiseme sarılıp oturdum. Onu sıcağımda kurutmak istedim.
Engin, ceketini çıkartınca cebinde bir kabarıklık hissettim. “Bu ne, sen sigaraya mı başladın!” dedim. Olsaydı içmek isterdim.
O da benim söylememle hatırlayıp, “Hayda! Ben bunu Elif’e verecektim unutmuşum.” deyince “Bakayım Elif’e ne aldın.” dedim ona layık ne almış olduğunu merak ederek.
Elif’in, doğum günü için hazırladığı tablonun aynısını, yuvarlak altın kolyenin ortasına çizdirmişti. Canım kardeşimin boynuna çok yakışacaktı şimdiden emindim.
“Kalk git hadi, ver!” dedim
Şaşırmış gibi bakarak, “Anlamadım!” dediğinde kolundan itekledim, sesim titrerken, “Kalk Engin lütfen git ver, hayat çok acımasız, bir saat sonrasında yapmadığına pişman ettirebiliyor.” dedikten sonra elimi ağzıma kapatıp ağlamamı sakinleştirmeye çalıştım.
Atakan, Hilde’nin başına gelenleri bildiği için, “Engin, arkadaşı yoğun bakımda, biraz da onun etkisinden dolayı böyle, sen git hadi biz buradayız.” deyince, “Tamam giderim ama sen de Melek teyze ile konuşursan.” diyerek benimle pazarlık yapmıştı.
Memnuniyetsiz bir şekilde, “Tamam ver!” dedim cebindeki telefonu işaret ederek.
Engin, telefon edip Seçkin’den annemi isterken bende oradakilerin çıkmasını istedim. Benim ayağa kalkıp adım atacak halim yoktu.
“Kızıııımm?” derken Hilde’nin annesine yakın bir sesi vardı, Hilde’nin annesi öleceğini düşündüğü içindi, benim annemin ki de gideceğim içindi herhalde.
“Efendim.” dedim tüm soğuk ve nefret sesimle.
“Nasılsın?”
“Sanane” demeyi çok istesem de, “İyiyim!” demeyi tercih etmiştim.
“Kızım, yanına geleyim ne olursun, azıcık göreyim seni?” Bu sesi de Nur teyzenin yalvarmalarına benziyordu.
Hilde’yi bilmiyordum ama ben bu yalvarmaya olumlu cevap vermek istemiyordum…
“Hayır!” Dedim, sert bir dille ve volüm düşürmeden devam ettim…
“Ben aramadan ararsanız yada ben gelmeden sizi karşımda görürsem, emanetinizin sahipleri de siz de yüzümü bir daha asla göremezsiniz!”
Bir süre sadece hıçkırık sesi duyduktan sonra yanından Asya teyzenin sesi geldi, oğulları beni teselli ederken oda annemi sakinleştirmeye çalışıyordu.
“Şşşiişşşş, Melek tamam. Sakin ol!” Ne hikmetse umurumda olmaması gerekirken içim sızlamıştı.
Üzerimde emeği ve sütü vardı onun etkisi olmalıydı. Aynı his, bana sadece yapımımda katkısı olanlara bile olmuşken bu çok normaldi.
Telefonu kapatıp Engin’e bağırdım, bir an önce gitmesi için telefonu kapıya doğru sallayıp gitmesini işaret ettim.
O da alnımdan öpüp, “Ben geç gelirim, bekleme yatın!” dedi. Evlerinin mesafesini bildiğim için kafamı sallayarak geçiştirdim…
~~~~~~•~~~~~~•
Engin’in telefonundan kızıyla konuşan Melek hanım çaresizce ağlarken Selma hanım yanına oturup bileğini ovuşturarak sakinleştirmeye çalıştı.
Melek hanım mahçup bir şekilde, “Karşıma çıkarsanız yüzümü göremezsiniz diyor!” deyip medet ister gibi baktı.
“Melek, bizi anladım da size neden böyle olmuş.”
“Selma ben ona çok yalan söyledim. Selim’i sürekli rüyasında görüyordu. Kim, ne zaman gelecek diye soruyordu. Bende ona, Selim senin abindi, hastalandınız o öldü sen iyileştin dedim.”
“Bence Kezban daha farklı şeyler anlattı kızlar, bu kız bu hâle kolay kolay gelmezdi.” diyen Cemile hanıma hepsi üzgün üzgün baktı.
“Yılan bakışlı kim bilir ne fiştekledi de kız bu hâle geldi.” diyen Türkân hanıma, Asya hanım kuzeni olan Selma hanımı işaret ederek, gıcık olmuş gibi, “öhö öhöö!” yapınca söylediğine pişman olmamış gibi, ağlayarak devam etti.
“Ne Asya ne? Onun yüzünden kaç ay neler çektik sen biliyor musun?.. Oğlum hapislerde yattı boşu boşuna, Tecavüzcü damgası yiyip dayak yedi.” deyince Cemile hanım ikisine de hak vererek, “Evet hepimize cehennemi yaşattı, ama şuan bizim konumuz o olmamalı, bu kıza bir çare düşünelim mi?” diyerek konuyu başa dönderdi.
Selma hanım akrabasıda olsa doğru söze alınmamış gibi bakarak, “Akraba akrepmiş sözü ne kadar doğruymuş. Hem bana hem benim yüzümden size zararı dokundu.” diyerek arkadaşına hâk verdi.
Asya hanım, içlerinde herkesin onaylayacağı fikri söyledi.
“Öncelikle Selma, siz hiç bir şey yapmayın, böyle bir gün yaşanmamış gibi önünüze bakın. Cahildir tehdit etse de ne yapabilir ki?.. Haksız mıyım?.. Silah alıp karşınıza çıkacak değil yaa!.. İkincisi Melek, sende kızın üzerine çok gitme, ölecekte ölecek deyip durdun yıllardır. Can bu, kimin elinde?.. Sen ona takarken Allah korusun diğerlerinden birine bir şey olursa ne yapacaksın?.. Doğduğunda ölü deyip hepimiz kenara attık ne oldu?.. Öldürmeyen Allah öldürmez unutma bunuu!.. Engin bu yaz köye gelmez, kızlarda biraz kalsınlar, duruma göre Atakan gelip üçünü de alır köye getirir. Selin de bizde kalır. Köye gelmek istemezse Savaş’ta burada kalıp Selin’e göz kulak olur. Sizde oraları halledin bir an önce buraya taşının. Selim’in başkasıyla evleneceğini duyunca intikamından da vazgeçer merak etmeyin…”
Asya hanım sustu ve kendisine itiraz eden olmadı…
~~~~~~•~~~~~~•
Engin, kapıda Ayakkabılarını giyerken Atakan’la konuşmaya dalmıştı.
“Bir şey olursa hemen arayın, bir de Hakan abinin çalıştığı hastaneye götürün, nasılsa Hakan abiyi tanımıyor ben ona söylerim gizlice ilgilenir.”
“Tamam anladım. Bana bak! diyorum ki ben Ali abiyle Savaş’ı alıp teyzemlere gideyim üç kız kafa dinlesinler. Daha rahat olurlar. Belki bu derece ne olmuş anlatır. Sende oraya gel.”
“Tamam olabilir. Mantıklı. Hadi görüşürüz.”
Engin alelacele çıkıp arabaya doğru yürüdü..
~~~~~~•~~~~~~•
Alp, Filiz’i alıp adrese gelmiş, apartmanların numaralarına bakınarak yürüyorlardı.
İleride arabaya binen Engin’i görüp, “Bu kimdi yaa?” diye düşünürken Filiz binayı göstererek, “Alp burası herhalde?!” dedi.
Alp, hâlâ Engin’in arkasından bakıyordu. Arkadan tanıdık gelen bu kişiyi çıkartmaya çalıştı ama Filiz’in, “Hadi ne bekliyorsun?” demesiyle içeri doğru yürüdü…
~~~~~~•~~~~~~•
Ben Engin’i çıktı diye beklerken zil çalmıştı, hâlâ ne bekliyorsun diye kızacakken kapıdan Filiz’le Alp abi girdi.
Onları görünce daha çok ağlamaya başladım. Özellikle Alp abinin yüzüne bakamıyordum.
Ben onun arkadaşı olmadan ne yapacaktımm…
Filiz, beni o hâlde görüp “Nurseli!” diye çığlık atarak yanıma oturdu.
Yüzümü boynuna gömerek ağlamaya başladım. Verdiğim sıcak nefesler beni bunaltıyor başımı dönderiyordu.
Nefes alamadığımı hisseden Filiz kendini geri çekip, “Camı açın çabuk!” diye bağırdı. Yüzümü avuçları içine alıp göz yaşlarımı silerken, canım arkadaşımın tekrar sevgisini hissetmiştim.
Panikle, “Ne oldu Nurseli ne bu hâl?” dedi sırtımı sıvazlarken.
Hıçkırıklarım müsade etse bile ona gerçeği söylemeyecektim. Beni kolumdan tutarak banyoya götürdü.
Suyu açıp elimi yüzümü yıkarken, peşimizden gelmediklerini bildiği hâlde banyonun kapısını kapatıp, “Ne oldu Nurseli!” deyince, içeridekilerin bilmesini istemediğim için söylememiş gibi yapıp, “Selim’le ayrıldım!” derken tekrar boynuna sarıldım. Bir süre sessiz bekledi, içinden neler geçiyordu kim bilir.
“Neden ne oldu?”
“Sorma lütfen.”
“Yine neye esip gürledin acaba?” diyerek beni suçladı ama ben ortada bir suçlu göremiyordum. Kim bilebilirdi ki biyolojik ailemden biriyle tevafuken karşılaşıp, ona aşık olacağımı.
Daha iki hafta önce Selim’le Hakan’ın beni kime benzettiğini merak edip, “Kıskanacağım kimse yok!” derken o kişinin kendim olacağını nereden bilebilirdim ki?..
Ben susunca Filiz’de üstelemedi. Normal bir tartışma yada yine eserekliliğimin tuttuğunu düşünmüş olacak ki, “Tamam gel hadi, barışınca unutursun!” diyerek beni odaya götürdü. Oradakilere de, “Önemli bir şey yok merak etmeyin.” diyerek yüreklerine soğuk su serpiştirdi.
Ben ne yapsamda bu evden bir an önce çıksam diye düşünürken Filiz o görevi de yerine getirmişti.
“Hilde’nin yanına gidince düzelir.” deyip Alp abiye göz kırpınca, bir derdimi daha hatırladım, ben bu hâlde oraya nasıl gidecektim…
Ben bunu düşünürken ağlamaya mola vermiş hangi derdime yanayım diye düşünmeye başlamıştım. Biraz daha oturduktan sonra Alp, Filiz’e “Kalkalım mı?” dedi. Filiz’in yanıma gelme sebebini öğrenme sırası gelmişti.
“Nurseli cüzdanımı evde bulamadım nerede biliyor musun?”
Cüzdan ne yaa, hangi ev diye biraz düşündükten sonra, “O gün Hilde’lere giderken telefonunla cüzdanını benim çantaya koymuştun yaa!” dedim kendi zor hatırladığımı ona hatırlatarak.
“Tabi yaa, hangi çantana?”
“Bilmiyorum buradaki de olabilir hatırlamıyorum!” deyince Nazlı hemen koşup çantamı getirdi. İçine bakınca cüzdanı göremedi. “Demek ki diğer çantasında ona bakarım. Tamam.” diyerek çantayı tekrar uzattı, Hâle alıp masanın üzerine bırakırken aklım telefonuma gitti. Acaba Selim aramış mesaj atmış mıydı?
Filiz, “Yarın gelir misin yoksa eşyalarını toplayıp pazartesi seni buradan mı alalım?” deyince önümdeki sehpanın bacağına bakarak, “Ben kendim gelirim siz gidin!” diyerek Hilde’ye de eve de gidemeyeceğimi söyledim.
Filiz kızarak, “Nurseli lütfen, eminim uzatılacak bir şey yoktur abartma lütfen.” deyince karnımı şişirip burnumdan gülerek karşılık verdim…
~~~~~~•~~~~~~•
Alp, Filiz’e uzatmamasını işaret ederek vedalaşıp dışarı çıktı.
Arabaya yürürken, “Ne olmuş?” diye sordu merakla.
Filiz, Selim’in de yalan söylediğini düşünerek, “Ne olacak, yine ayrılmışlar.” deyince Alp şaşırmıştı.
Selim’in haberi olmadan nereden çıkmıştı bu ayrılık…
~~~~~~•~~~~~~•
Filiz’i eve bırakıp hemen Selim’i aradı, Selim yine moralsiz bir şekilde açarak, ne oldu Alp, haber var mı?” deyince Alp ne söyleyeceğini bilemedi ve “İyiler, eve varmış.” diyerek ağzını aradı.
Selim yine habersiz gibi, “Annesi evde miymiş hastanede mi?” diye sordu.
Alp yine, “Evdeymiş” dedikten sonra, içinden “Ulan bunların hangisi yalancı” diye düşündü.
Selim biraz daha rahatlamış gibi telefonu kapatsa da Alp ne olduğunu anlamadığı için morali bozulmuştu…
~~~~~~•~~~~~~•
Selim, alt katta duş almış yukarı çıkarken kapıda Engin’le karşılaştı. Engin, başıyla selâm verip yüzüne bakamayınca içinden, “Sanki bizi tehdit eden kendisi.” deyip dışından bilmiyor gibi,
“Ne o lan iki saat geçmeden kaynını mı özledin yoksa?” deyince Engin tebessüm ederek, “On yıldır anlatılandan daha çok güzellikler gördüğüm için, doyamıyorum abi!” dedi.
Selim anahtarıyla kapıyı açınca karşısında Selin’in annesi Melek hanımı gördü.
Melek hanımın yıllar sonra ilk defa kendisine sevgi ile baktığını görünce içinden, “Yıllar önce de böyle baksaydın, ben senin kızından başkasını severmiydim hiç?” diye düşünerek içeri girdi…
Selim içeri girerken, Yakup beyler de evlerine gitmek için vedalaşıp çıktılar. Engin müsade isteyip odaya geçtikten sonra cebinden
kutuyu çıkartıp hediyeyi Elif’e verdi.
Arkasına bakıp Selim’in gelmediğinden emin olunca, “Bunu unutmuşum, Selin ver gel diye zorladı.” deyince Hakan merak ederek, “O nasıl?” diye sorarken Selim içeri girdi.
Engin, Selim gelince sustuğu için sinirlenmeye başlamış gibi bakarak, “Bana bak damat, ilk dayağını boş sebeplerden yeme istersen. Ne oluyorsa söyleyin artık, gizlemeyin, bıktım, usandım…” deyince Engin yine Yavuz beyin yüzüne baktı.
Selim, daha da kızıp, “Baakk hâlâ!” desede Yavuz beyin cevabını Hakan vererek tekrar, “Engin söylesene, Selin nasıl?” deyince Engin yutkundu.
“Hakan abi, Selin iki yıl önce kezban teyzeyle konuşunca da hastalanmıştı, ben gidip görmedim ama Seçkin’e sorduğumda şuan ki durumuna benzer bir şeyler söylemişti. Vitrinlerinde ki Seçkin’in sünnet resmine bakarak dalıp dalıp gidiyormuş, şimdi de bir elbise var, buraya gelirken giymiş herhalde gittiğimde makinenin başında onun tamburda bir o tarafa bir bu tarafa yıkanmasını izliyordu. Yavuz amca-yani babamları değil ama sizi sordu. ‘Elif Kaan beni biliyor mu? Beni severler mi?’ dedi, ‘En çok hangisi sever’ diye sordu.”
“Benim sevdiğimi söyleseydin.” diyen Hakan’ın gözlerinden iki damla yaş süzülü verince, Leyla sırtını sıvazlayarak destek olmaya çalıştı.
Engin, Atakan ve abisinden yaptıklarını öğrendiği için, onun adına konuşarak. “Babacığım, Selin gerçekten böyle bir kız değil, yani o söylediklerine çok şaşırdım. Asla söylediklerini yapmaz, gerçekten aslında çok iyi bir kız, ben bilsem Ona Elif’i söylerdim o da gelmezdi.”
Selma hanım, “Selin bilmiyor muydu?” diyerek Elif’i gösterince Engin devam etti, “Yok anne, bilmiyordu. Ben Melek teyzelerin söylemeyeceğini bildiğim için Selin’i nişana çağırmadım. Atakan’la bana sürpriz yapmak istemiş.” deyip dudaklarını gerdikten sonra, “Asıl sürprizi o yaşamış.” dedi.
“Sabah arabaya biner binmez, ‘içimde bir sıkıntı var yavaş git, dikkatli sür” deyip duruyormuş. Atakan, ‘Yine hissetti ama Selin başka bir yere daha gidecekti, arkadaşının nişanı vardı oradan bile vazgeçti’ dedi.”
Elif, hâlâ Selin’in nefretini Kezban hanıma yorarak, “Kim bilir bizimle ilgili ne söyledi de kız daha bizi bilmeden nefret ediyor?” deyince Engin, “Atakan’a sana söylediğini söyledi demiş, yani seni İstanbul’da istemediğin biriyle evlendirecekler.”
Selim, bunu duyunca hüzünlü bir gülümsemeyle burnundan nefes verip kafasını iki yana salladı.
Engin, devam ederek, “Yavuz baba, Kezban teyzeyi kimse sevmezdi ama o Selin’i çok seviyordu. Hatta hastanedeyken, gizli gizli ağlayıp, ‘Ona bir şey olursa ben Selim’imin yüzüne nasıl bakarım, ona ne derim.’ demişti.” deyince Hakan ve Selim birden irkildi, Hakan ayağa kalkıp, “Ne dedi ne dedi?” diyerek tekrar ettirdi.
Hakan’ın heyecanla, “Selim, Selim yaşıyor o zaman baba! Köye gelmiş demek ki? Ben gideyim, Kezban teyzenin ayağına kapanayım, sorayım baba, bekli dayanamaz söyler.” demesine Yavuz bey başını iki yana sallayıp, “Gelse de yaşıyor olsa da bize söylemez oğlum, boşuna uğraşma.” deyince Engin tasdikler gibi, “Hakan abi, benim duyduğumu görmedi, hatta yanına gelip beni görünce de bir daha konuşmadı.” dedi.
Selma hanım, kuzeninden nefret eder gibi, “Onun pis kinini benden iyi kimse bilemez oğlum, ölse de söylemez!” deyince, Hakan yine de sevinç göz yaşlarını Selim’le paylaşıp, “Olsun lan, yaşıyor ya, önemli olan da o.” deyip kucaklaştı.
Selim: Abisine sarılmayı sürdürürken, “Baba, kayıp dosyayla birleştirip, sabotaj, faili meçhul olarak tekrar ben açsam?..” deyince, Yavuz bey şiddetle karşı çıkarak, “Ne ooo kardeşini katil olarak mı arayacaksın, hayır!..” diyerek odasına gitti.
Yavuz Bey’in bunu yapması konuyu kapatın demek oluyordu. Selim ona rağmen annesi ve abisinden destek almak ümidiyle yüzlerine bakınca, Hakan’da babasının sözünü dinlemesi için, “Sen git kayıp şubeyi biraz didikle, yıllar geçti diye umursamıyor olabilirler, belki yeni gelişmeler olmuştur.”
Selim, abisinden desteği alamamış ve morali bozularak odasına gitmişti. Sırt üstü yatağa uzandı, ellerini başının altında birleştirip bir süre tavanı izledikten sonra telefonunu çıkartıp Nurseli’ye mesaj yazdı.
“Moralim çok bozuk sesini duymak istiyorum.” bir kaç dakika bekleyip mesajın iletilmediğini görünce aradı, telefonu kapalıydı.
Sesli mesaj atarak, “Sana çok ihtiyacım var gülüm, lütfen mesajımı alır almaz bana dön, ben bu zor günleri sensiz geçiremem.”
Bir süre daha yatıp sonrasında yatak kendine batınca kalkıp dışarı çıktı. Cezaevine gidip Mustafa’yla konuşmak istedi… •~~~~~~•
… Elbisem sıcağımda kurumuştu ama bu seferde benim göz yaşlarımla ıslanıyordu.
İnternetten, kimseye duyurmadan DNA testi nasıl yapılır ona bakmak için telefonumu açınca Selim’in mesajını aldım.
Ben ondan daha kötüydüm ama ne olduğunu merak etmiştim. Selin’in yaptıklarını duyup üzüntüsünü benimle atmaya çalışacaktı, emindim.
Gücümü toplamalıydım, DNA testinden sonra bu saçmalıklarımı ona gülerek anlatacaktım.
Birden iyi ki Selin olduğumu söylemedim diye düşündüm, iyi ki Selim öğrenmeden ben öğrenmiştim…
Selim’e belli etmeden bir şekilde imzasını alıp test yaptırmam lazımdı, bunun için de güçlü olmam gerekiyordu.
Birden içimi başka bir korku sardı, ya Elif resimlerimi annesine gösterirse, artık oda beni tanıyordu. Elif’le buluşup resimlerimi silmeliydim.
Neden gidip hesap sordum ki diyerek kafama vurdum. Yine ani bir karar vermiş ve yine pişman olmuştum.
Elif’te Selin’in yaptıklarını öğrenmiş olmalıydı, Engin’den resimlerime bakmak isteyebilirdi. Her türlü acınacak hâle gelmiştim.
En iyisi ortalıktan kaybolmaktı. Ama bu sefer on kere düşünüp bir defa hareket edecektim. Acele işime, son bir acele ile devam edip Engin’e mesaj atarak yanıma çağırdım.
Savaş’la Atakan’ın gittiğini bildiği için, “Hemen geliyorum!” demişti. Geldiğinde ağzını arayıp ona göre hareket edecektim…
Selim, mesajı aldığımı gördüğü halde aramadığına göre müsait değildi. Bende tekrar rahatsız etmek istemedim. Galeriye girip resimlerimize bakmaya başladım, ben Selim’e benzemiyordum kii, göz yapılarımızın benzemesi dışında pek bi benzerliğimiz yoktu, Elif ise asla ikizim olamazdı, o daha farklıydı, aslında ben Selim’e Elif’ten daha fazla benziyordum. Elif’le ikiz olsam ona benzemeliydim, yada huyumla benzerdik, ama ben kimseye benzemiyordum.
“Yooo yoooo değilim, onların hiç bir şeyi değilim!” diyerek sesli düşünürken Nazlı elinde polarla yanıma geldi, “Hava serinledi, üşüme.” deyip omuzlarıma örterken, “Nazlı sen Engin’in nişanlısını daha önce gördün mü?” diye sordum.
“Evet gördüm?” deyince, “Sence ben onunla benziyor muyum?” dediğimde verdiği cevapla dört kat aşağıya atlamak istedim.
“Selin, sen Elif’e değil ama Selma teyzeye benziyorsun, Özellikle de gözleriniz, ne de olsa uzaktan akrabasınız o yüzden.”
Bir insanın nefesi, ya ağzı burnu kapatılarak yada boğazı sıkılarak kesilebilirdi ama Nazlı benim nefesimi bir cümleyle kesmişti.
Burnumla aldığım nefes, ciğerlerime yeterli gelmemiş ağzımla da almaya çalışmıştım. Elimle elbisemin yakasını gevşetmeye çalıştım, Selim’imin aldığı elbise nefes almama engel oluyor gibiydi.
Nazlı hemen koşup kolonya getirip yüzüme boynuma bileklerime sürmeye başladı.
İkinci defa çocukluk arkadaşıma sert davranarak ellerini itip, “BIRAAAAKKK!” diye bağırdım. “GİİİTTT İSTEMİYORUM.”
Beni onlara benzetecek kimseye acımıyordum. Aşkıma kimse engel olamayacaktı. Doğru olsa bile Selim’den ayrılmayacaktım. Ona söylemek gibi bir niyetim yoktu…
Onu abi olarak ben seçmedim ama sevgilim olarak istiyordum. Daha ilerisi de olsa umurumda değildi… Benim suçum değildi. Günahı da vebali de anne babasındaydı.
İlk fırsatta Selim’le aramdaki engelleri kaldırarak işe başlayacaktım…
… Engin gelene kadar kulaklığımı takıp müzik dinleyerek plan yapmaya başladım…
Derdim gizli kimselere diyemem
Bir derdi sevdaya saldı yar beni,
Ben kendi halımla yanar dururken
Bir derdi sevdaya saldı yar beni dost dost…
Yara doğru aktı gönül deresi
Sargı tutmaz imiş aşkın yarası
Böyle imiş bu dünyanın töresi
Bir derdi sevdaya saldı yar beni dost dost…
Akarsu derdimi çekeyim dara
Neyimi söyleyim kör oğlu köre
Dünya düşman olsa sevdim bir kere
Bir derdi sevdaya saldı yar beni…
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
Kirpiğin kaşına da değdiği zaman
Bekletme sevdiğim de vur beni beni
Sevdanın şafağı da söktüğü zaman
Diyardan diyara da sür beni beni
Saçların rüzgarı da tel tel biçen de
Dudağın dilinden de şerbet içen de
Gönlümde duygular da ateş saçan da
Ateşten gömleğe de sar beni beni
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
Engin gelip yanımda durunca kalkıp boynuna sarıldım. Hıçkırıklarla ağlıyordum. Selim’imi en son gören oydu, gözlerinde onun izi vardı, doyamadığım yarimin kokusu vardı.
Ağlamama biraz izin verdikten sonra beni sandalyeye oturtup yere düşen poları silkeleyerek dizlerime örttü. Bir süre de oturduğum yerde konuşmadan ağladım.
İlk planımı devreye sokmak için, masada duran sudan bir yudum içtikten sonra, nefes alıp vererek, “Acıktım.” dedim yaşlı gözlerle bakarken.
Kızlar yattığı için onlara bir şey söylemeden mutfağa gitti. Bende önüme gelen kendi yıkılmadığı gibi beni de yıkmayacak şeylere destek alarak yürüyordum.
Engin, dolaptan bir şeyler çıkartırken, “Ben makarna istiyorum” dedim “Baharatlı domates soslu makarna.” Çıkarttığı tencereleri tekrar dolaba koyup, makarna için tencere ararken, telefonunu istedim.
Ona da itiraz etmeden hemen verdi. Galeriden resimlere bakma bahanesiyle çaktırmadan resimlerimi silmeye başladım, bir yandan da orada ne yaptığını sordum.
“Elif beni merak etti mi?” dedim, Musluğu açıp suyu koyarken, “Evet bende söz verdim, seninle birlikte onu da yemeğe götüreceğim.” dedi.
Bir resmimi daha silerken derin bir nefes çekerek bu dediğinin olmayacağını ima ettim.
Yıkadığı domatesleri rendelerken, bende son olarak telefonundan numaramı silip yerine eski numaramı kaydettim. Aslında bir kaç gün sonra bu numaramı da iptal edecektim ama şimdilik bu numaram da onda kalmasa iyi olurdu.
Engin makarnayı yapana kadar benim işim bitmişti. İlk defa bir yemeği isteyerek, istemeden yemiştim, Selim’im için, ondan ayrılmak istemediğim için zorla yemiştim…
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
Selim, Mustafa’nın sorgusundan eli boş çıkmıştı, aslında bunu bekliyordu ama yine de zamanını geçirmek için denemişti. “Doğan komisere ne söylediysem o ısrar etme” diyor başka da bir şey söylemiyordu.
Ama yüzündeki pişmanlık katillik göstergesi değildi, Selim onun masum olduğunu ispatlayarak çıkartmak istiyordu, çünkü karısının babası intikam yemini etmişti. Tıpkı Selin gibi. Selin’in kendisine ettiği yemin gibi. Nurseli olmasaydı ne yapardım acaba diye düşünerek sahile gitti.
Eski günleri düşündü, Selim’in öldüğüne hiç bir zaman inanmamıştı ve artık bir kanıtı da vardı. Selim köye gelmiş yada bir şekilde varlığını hissettirmişti. Artık babasının emanet gördüğü Selin’le evlenmek zorunda da değildi.
Nurseli ile arasında hiç bir engel kalmamıştı.
Teybi açarak müzik dinlemeye başladı.
Söküp atılmıyor, bende mi kusur?
Doğarken kök salmış öze saçların
Bir kara sevda ki ya büyü ya sır
Sığmıyor kaleme, söze saçların
Bir kara sevda ki ya büyü ya sır
Sığmıyor kaleme, söze saçların
Örgüde bir başka, düzde bir başka
Gizlendiği zaman nazda bir başka
Omuzda bir başka, yüzde bir başka
Kirpik olmuş inmiş göze saçların
Omuzda bir başka, yüzde bir başka
Kirpik olmuş inmiş göze saçların
İpekten sırmadan tel tel yaratmış
Telini bir ömre bedel yaratmış
Sanki vasfi için özel yaratmış
Dört mevsim bir başka taze saçların
Sanki vasfi için özel yaratmış
Dört mevsim bir başka taze saçların
Ah o saçların, ah o saçların
Dört mevsim bir başka taze saçların
Ah o saçların, ah o saçların
Dört mevsim bir başka taze saçların
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
Selim, Nurseli’yi düşünse de son defa Selin için ağladı. Yarasını ovalarken, onun doğduğu geceyi düşündü.
Selin, doğmadan aylar öncesi annesinin söylediklerini hatırladı. Kaderde, Selin’in doğacağı günü bekleyip onu başkasına vermekte vardı, hemde kendi isteğiyle.
Selim şimdi çıkıp gelse, “Emanetimi istiyorum!” dese küçükken olduğu gibi mızmızlık etmez hemen kabul ederdi.
Acaba Selim de hâlâ Selin’i istiyor muydu? Selin, daha küçük olmasına rağmen Selim’i unutamamışken, Selim nasıl unutabilirdi ki?
Köye gidip yaşadığını göstermesi de unutmadığını gösteriyordu…
“Bir gün dördümüz birlikte bir şeyler yapabilecek miyiz acaba” deyip tebessüm etti…
Biraz daha düşündükten sonra vazgeçti, çünkü Nurseli, gözlerini Selin’e benzettiğini anlarsa kıskanabilirdi. Acaba hâlâ aynı mıydı?
Eğer öyleyse Selim’in de Nurseli’yi görmemesi lazımdı, ‘Selin’e aşık olduğun için ona benzeyenle evlendin’ diyebilirdi.
Selim’in yaşamasına sevinirken içine yine bir kor düşmüştü…
Geç olduğu için Nurseli’yi de arayamıyordu. Bu benzerliğin sadece kendine öyle gelmesi için dua ederek internetten sosyal medyaya girip Selin TAŞKIN’ı aramaya başladı.
Selim’le arasına bir kere daha engel girsin istemiyordu. Kendisi için olmasa da abisi ve babasının Selim’e olan hasreti son bulmalıydı artık.
Sosyal medya da çok sayıda Selin TAŞKIN olduğu için en kestirme bilgi işlemi arayıp Yakup ve Melek Taşkın kızı Selin TAŞKIN diye arattırmaya karar verdi.
Pazartesi ilk olarak yapacaklar listesine ekleyip eve doğru yola koyuldu…
•~~~~~~•
Hafta sonu, “Anneme geçmiş olsuna geldiler evde misafir var” diye konuşmayıp sadece mesajlaşma ile yetinmiştik…
… Pazartesi erkenden gidip kapılarında evden çıkanlara baktım. Selim’in çıkışına yetişememiştim ama Hakan abi ve Leyla abla hastaneye gitmek için birlikte çıkmışlardı. Evde sadece Kaan ve Elif’in olduğunu düşünerek biraz daha bekledim.
Elif’e mesaj yazarak ne yaptığını sorduğum da evi toparladığını, Kaan’ın da arkadaşları ile tatile gittiğini söyledi.
Elif’e, kötü olduğumu buluşmak istediğimi söylediğimde, tam tahmin ettiğim gibi yorgunum yada işim var dememiş buluşma saati vermişti.
Elif evden çıkmadan, Leyla ablanın çocuklara ödül olarak aldığı kuruyemiş ezmesinden alıp tekrar kapıya geldim. Yarım saat sonra da Elif, yanıma gelmek için evden çıkmıştı.
İki yıl önce bir gece yarı uykulu girdiğim bu kapıdan bu sefer yavaş adımlarla, bayılmamak için tutuna tutuna giriyordum.
Daire kapısına geldiğimde içeriden çocuk sesleri ve babaannelerinin sesini duydum, “Yavrum kardeşini koşturma, düşersiniz canınız acır.”
Torunlarına bu kadar acıyıp geleceğini düşünen kadın, benim hayatımı mahvetmişti. Yine dayanamayıp ağlayarak zile bastım.
“Gel gel hala geldi!”
İçine mi doğmuştu, yoksa beni Elif mi zannetmişti anlamamıştım. Ama ben o dediği olmak istemiyordum.
Sağ gözümün yaşını silip sola geçmiştim ki Selma kadın kapıyı açtı. Karşısında beni görünce de donup kaldı.
Önce hangimiz bayılacağız acaba diye düşünürken, Itır koşup bana sarılarak, “Yenge” dedi…
Bir kaç defa Selim’in telefonundan görüntülü konuştuğumuz için Itır beni tanımıştı.
Selma kadın, “Kızım Selin abla!” diyerek çocuğun aklıyla birlikte benimkini de bulandırmıştı. Ben, hala olmayı istemezken, abla olmuştum.
Elimdekileri önce Itır’a sonra da ismini amcasından aldığını düşündüğüm Selim’e verdim.
Selma kadın, annelerinin yedirdiği şeyi aldığımı görünce şaşırmış gibi baktı. “İki yıl önce üst katında oğlunun yanında uyuduğumu bilse ne olurdu kim bilir.” diye düşünürken, konuşmadan eliyle içeriyi gösterdi.
Elif’in anlattığı plana göre, karşımda mutfak vardı ve tam sağda ki oda da Selim’in odasıydı. Ben bi bayılsam beni oraya yatırırlar mıydı acaba…
Gözümden akan yaşlar: kapının eşiğine damlarken, ben içeriye girmiştim. Çocuklar ise bizden önce gideceğimiz yere geçmişti bile.
Selma kadın, karşısında hayvan varmış ve ürkütmek istemiyormuş gibi konuşmadan yavaş hareket ederek bana yön gösteriyordu.
Yavaşça odanın kapısından girdiğim de solumda uzun bir konsol ve masa, sağımda iki berjeri olan koltuk takımı vardı. Selim’le mutlu mesut burada yemek yiyip oturmayı hayâl etmiştim.
Berjerin birinde, beni görünce şaşkınlıktan gazetesini kollarıyla birlikte kucağına düşüren Yavuz öğretmen oturuyordu.
Ben yıllarca öğretmen olmak istiyorum diye hayâl kurarken aile geninden kaynaklandığını bilmiyordum.
Selma kadın sanki içimin yandığını hisseder gibi mutfaktan bir bardak su getirmişti. “Al Selim’in üstüne bir bardak soğuk su iç” demese de, der gibi konuşmadan bana uzatmıştı.
Yaş dolu gözlerle bardağı alıp berjerlerin karşısında ki uzun koltuğa oturdum. Solumda kalan tek kapılı gümüşlükte benim olmadığım aile fotoğrafları vardı.
Bir kaç fotoğraftan sonra, Selim’in mezuniyet resmine bakıp orada olsaydım keşke, o mutluluğu benimle de paylaşsaydı diye düşündüm.
Göz yaşlarım arka arkaya akıyor neredeyse görüşümü kapatıyordu. Nazlı’nın dediği gibi ben Selma kadının gençliğine çok benziyordum.
Diğer berjere oturmuş meraklı gözlerle bana bakan Selma kadına dönüp, bir yudum su içtikten sonra, sesim titreyerek, “B.Benimm r.resmim v.varmış, b.bebeklik?” dediğimde, Yavuz öğretmen, Selim’imin “Gen aktarımını babadan aldım” dediğini kanıtlar gibi hemen yerinden kalkıp odadan çıktı.
Ben Selma kadının gözlerine bakamazken o her bir uzvumu uzun uzun süzüyordu.
“Ne o bıraktığın aile iyi bakabilmiş mi?” demeyi çok istesem de dilime pranga vurulmuş gibiydim.
Biraz sonra Yavuz öğretmen elinde bir kutuyla gelip yanıma oturdu. Kutuyu bana uzatırken elleri titriyordu. Bende aynı şekilde kutuya uzandığım da bir elimde bardak bir elimde kutuyla kaldım.
Yavuz öğretmen, “Ne kadar düşünceliyim” der gibi bardağı elimden alıp orta sehpaya bıraktı.
Bende bu sayede kutuyu iki elimle tutabilmiştim. Yavaşça kutuyu açtığımda, ilk gördüğüm yıllardır yüzünü unutamadığım “Selim” olmuştu.
Fotoğrafta: rüyalarımda gördüğüm o çocuk vardı ve elimde ona ait bir şey tutuyordum. Bu sefer hızlıca resimleri kutudan çıkarttıp kutuyu yanıma bıraktım.
İkinci resimde bana beyaz, Elif’e ise pudra rengi bir gelinlik giydirmişlerdi. Başka bir resimde ise ben, rüyamda gördüğüm ve yıllarca adını sayıkladığım Selim’in kucağında oturuyordum.
Benim kucağında oturduğum, rüyamda gördüğüm Selim ise, Elif’i kucağında yarı oturur pozisyonda tutan kimdi?.. Arkada duran Hakan abi, ikisinin omuzuna kollarını koymuş gülümsüyordu.
O beni ilk görüşte tanımıştı ama ben onun yüzünü unutmuştum. Selim, Doğan abi’me ‘beyaz atlı Selim’den, beyaz gelinlikli Nurseli’ye sıra gelmedi’ demişti.
Ben o zaman yeğeni Selim’i görüyor zannetmiştim. Demek ki oda benim rüyalarımda gördüğüm Selim’i görüyordu. Peki ya Hakan abinin kabusları… Leyla ablanın ölümden beter dediği kayıp Selim miydi.
Pekii bu Selim ise, benim kucağında oturduğum Selim kimdi? Neredeydi. Ben hangi Selim’e aşık olmuştum… Neden ikisinin adı da Selim’di… Arabada ki kayıp Selim dosyası hangi Selim’indi?.. Bu düşüncelerle başım bugün çatlamazsa bir daha çatlamazdı…
Yanımdaki karı kocaya da soramıyordum. Verecekleri hiç bir cevap beni inandıramazdı. Onlara güvenmiyordum.
Bazı resimler ıslanmış gibi sararmıştı. Benim göz yaşlarımla ıslanan bir yeri Yavuz öğretmen silince, onunda yaşlarının yıllarca bu resimlere akmış olabileceğini düşündüm.
Beşimizin olduğu bir resmi alıp, “B.bu b.benim o.olabilir m.mi?” dedim, yalvarır gibi yüzüne bakmadan. Sessizliğin “evet” olduğunu anlamıştım.
Bir resimde Selim, ben ve bir kadın vardı ama Yavuz öğretmen o resmin üzerine daha fazla yaş akıtmış olacak ki neredeyse yüzler tamamen silinmiş gibiydi.
Acaba bu Kezban teyze miydi. İyi de Yavuz öğretmen Kezban’ın resmine sarılıp neden ağlardı ki? Çok merak etsem de hiç bir şey sormadan orada olma sebebimi konuşmak istedim.
“B.ben Oo, o g.gün çok kötüydüm. M.moralim de b.bozuktu. S.size karşı saygısızlık ettim. S.söylediklerimi unutup, o günü hiç yaşanmamış gibi.. olabilir mi… a.acaba?” diyerek saçma bir cümle kurmuştum
Yavuz öğretmen, “Kızım, biz sana ve söylediklerine değil, o hâle gelmene üzüldük. Sen iste her şeyi unutup önümüze bakalım, gel buraya bak herkes seni merak ediyor. Hakan abin iki gündür yerini öğrenmeye çalışıyor.” derken tekrar ağlamaya başlayıp, “H.hayır, lütfen… bana biraz zaman verin. Beni bir süre bilmesinler… Hiç biri!” derken Selim’imi kasdetmiştim. Ondan ayrılmaya hazır değildim.
Onlardan, “Tamam kızım”ı duyup benim de olduğum fotoğrafımı alarak çocukları öptükten sonra oradan ayrıldım. Elif’e yetişmem lazımdı. Daha onun telefonundan da resimlerimi silecektim…
~~~~~~•~~~~~~•
Selim, emniyete geldiğinde Alp’te meraklı gözlerle yanına geldi. Selim şaşırarak, “Ne oldu yaa neden öyle bakıyorsun?” deyince Alp, daha da çok telaşlanıp, “Selim iyi misin?” diye sordu.
“İyiyim Alp ne oldu? Asıl sen iyi misin?”
“Selim, bir şey söylemek istiyorum ama karışmasam daha mı iyi bilemiyorum. “
“Ne oldu söyler misin artık, işim gücüm var.”
“Nurseli’yle en son ne zaman konuştun?”
“Dün mesajlaştık?”
“Eee?”
“Ne eee?.. O kadar işte, annesine ziyarete gelen giden oluyor diye ‘müsait değilim’ dedi”
“Selim, nasıl söylicem bilmiyorum ama duyunca bi sakin ol tamam mı?”
“Çatlatma insanı Alp söyle ne söyleyeceksen, zaten iki gündür kafam çatlıyor.”
“Selim, Filiz Nurseli’nin kardeşiyle konuşmuş.”
“Eee?”
“Kardeşi Filiz’e annem değil ablam hasta, şuan hastanede demiş.”
“Neee, Nurseli hastanede mi yani, ne olmuş?!”
“Dur panik olma hemen, bayılmış yine.”
“Neden peki, Nerede şimdi, ben gidiyorum!..”
“Dur hemen panik olma, ben gördüm iyi, ama işte işin enteresan tarafı da ooo, Nurseli İstanbul’da ve Filiz’e Selim’le ayrıldık demiş.”
Selim, neredeyse şaşkınlıktan küçük dilini yutacaktı. Hemen telefonu çıkartıp Nurseli’yi ararken, Alp’in arkasından seslenmesini bile duymadan odasına doğru yürüdü.
Alp arkasından, “SAKİN OOOLLL!” diye bağırınca elini kaldırarak tamam işareti verdi…
•~~~~~~•
Köprüye yaklaştığımda Selim’im aradı, ilk çalmada cevap vermeyip, sonrasında ısrar edince mesaj atarak “Müsait değilim” dedim.
Selim’im de mesajla, “Aç yoksa bir saat sonra yanında olurum!” diyerek tehdit etmişti.
İşte bu huyunu oldum olası sevmemiştim, bana karşı rütbesini kullanmaktan çekinmiyordu. DNA testi pozitif çıkarsa hattımı değiştirip öyle ortadan kaybolacaktım.
Kulaklığı takıp sesim titreyerek telefonu açtığımda Selim’im endişelenmis gibi, “Nurseli neredesin sen?” dedi
Panik olmuştum, acaba yerimi öğrenmiş miydi, ona belli etmek istemedim. “Selim ben iyi değilim.” dedim.
“Söyle neredeysen geleyim gülüm!” demesinden hâlâ Selin olduğumu öğrenmediğini anladım.
“Selim zamana ihtiyacım var, gelme lütfen.”
“Neden gülüm ne oldu, söyle bana istediğin kadar zaman vereyim, ama bütün yükü tek başına sırtlamaya çalışma, ağır gelir.”
“Biliyorum!” dedim, Çok zor… Bu yük, çok çok çok ağır ama sana söyleyemeyeceğim… Benden, ağladığımı gösteren bir burun çekme sesi duyunca,
“Gülüm, benim derdim hafifledi, senin derdine de hamal olurum ben, hadi söyle ne oldu?” deyince, Selim’den kurtulamayacağımı anladım ve saçma da olsa, onu kullanarak zaman kazanmak istedim.
Burnumu genzime kadar çekerek, ağzımdan verdiğim nefesten sonra, “Selim… Biz… hastanedeyken, bir şey oldu, nasıl söylesem bilemiyorum ama ben, kendimi kötü hissediyorum, o yüzden senin yüzüne bakamıyorum.” dedim, sözüm inandırıcı olmasa da ağladığım için inanmıştı.
“Olur mu öyle şey gülüm, sen ne yaparsan yap ben senden yüz çevirir miyim hiç, hastanede herkes çok kötü günler geçirdi, herkes bir birine bağırdı hakaretler etti, canının acısını çıkarttı, çok şükür geldi geçti. Sen de takma artık.”
“Selim bu öyle bir şey değil işte, ben de unuturum zannettim ama olmadı.”
“Ne oldu Nurseli, söyle bana ben karar vereyim, çok mu kötü diye.”
Yine derin bir nefes alıp vererek, “Selim, ben… Yani biz… Yani Doğan abi… Odadayken, beni öptü!” dediğimde sesinden oturduğu yerden ayağa kalktığını hissetmiştim.
“Neee?! Ne zaman? Nasıl?!”
“Daha fazla sorma Selim, kendimi çok kötü hissediyorum. Lütfen bana biraz zaman ver.”
“Tamam Nurseli kapat.”
… Başarmıştım ama neyi bilmiyordum, iki arkadaşın arasını bozmayı mı, zaman kazanmayı mı?
Bu itirafımın sonucu ne olacak ve ne zaman görecektim onu da bilmiyordum…
Gıyabında abimden özür dileyerek yola devam ettim…
~~~~~~•~~~~~~•
… Selim hemen Alp’in odasına gidip hışımla kapıyı açtı, Alp neye uğradığını şaşıran bir bakışla, ne oluyor demeden, Selim üzerine yürüyüp, “Doğan Nurseli’yi öpmüş, haberin var mı?” dediğinde Alp iki kat şoke oldu.
“Nurseli mi söyledi” derken kekeleyince Selim sinirlenerek, “Sen biliyor muydun?” dedi.
Alp’in panik olması Selim’in öğrenmesinden dolayı değildi.
“Selim bi otur gel sakin ol. Sebep o değil abi, başka bir şey olmuş olmalı gel otur.” diyerek Doğan’ı arayıp hoparlöre aldıktan sonra Selim’e de “sus” işareti yaptı.
“Efendim Alp.”
“Alo, Doğan, Hilde nasıl bir gelişme var mı?”
“Burada bi değişiklik yok, haberler siz de. Selim aga aramıyor, hâlâ bir gelişme yok mu acaba?”
“Sana bir şey söylicem ama vallaa benim kafam allak bullak bana bir şey söyle, cumartesi günü Nurseli’nin yanına gittik berbat bir haldeydi, Filiz’e Selim’le ayrıldık demiş.”
“Ayrıldık mı demiş, neden ki?”
“Ne bileyim, benimde aklıma acaba Selim’e senin yaptığını söylemiş olabilir mi diye geldi.”
“Saçmalama lan, biz o konuyu kapattık yaa, kız burada iyiydi. Orada ne olduysa olmuştur… Benim doğru dürüst hatırlamadığım onun da umursamadığı şey bahane olamaz… Selim’e belli etmeden öğren, bana da söyle… Bir an önce de gönder buraya gelsin Hilde sorup duruyor.”
“Tamam kardeşim ben halledicem, görüşürüz.”
“Beni oraya getirmeden hallet bak, haber ver. görüşürüz.”
Alp, telefonu kapatıp Selim’e olanları anlattıktan sonra, “Selim, ne olduysa cumartesi günü olmuş olmalı, orada bir şey yoktu” deyip telefonu çıkartırken, “Dur bi Nurseli’nin nerede olduğunu öğrenelim ona göre hareket ederiz!” deyip Filiz’i aradı.
Filiz, sabah konuştuğunu, annesine gittiğini söylediğini söyleyip kapatınca Selim ayağa kalkıp, “Ben gidiyorum abi.” dedi.
Alp, “Nereye?” diye sorunca, “Evine!..” deyip “Bana adresi öğrensene.” deyince Alp’te ayağa kalkıp, “Yürü hadi, yolda Doğan’ı arayıp sorarım.” diyerek birlikte emniyetten çıktılar.
Alp, yolda Doğan’a, “Nurseli evine gitmiş adresi ver.” diyerek evini öğrendi. Selim’le birlikte Bilecik’e doğru yola koyuldular…
~~~~~~•~~~~~~•
Selim, telefonu kapatalı bir saat olmuştu ama arayan soran olmamıştı, bu demek oluyordu ki Selim olayın üstüne gitmemiş ve kimseye bir şey sormamıştı.
Elif, çoktan gelmiş, “Neredesin?” diye mesaj atmıştı. Selim’im için yalan söylemekten çekinmeyerek, “Yol çalışması var.” dedim.
Her gün bir yerlerde illa ki bir çalışma oluyordu nasılsa…
… Elif’i masada oturmuş görünce dayanamayıp koşup boynuna sarıldım. “Canım ne oldu iyi misin?”
Elif’in başı türbanlı olduğu için onun saçından alamazdım, tek çare Selim’in saçıydı. Hem Elif her türlü kardeşimdi, kan bağım olmasa bile aynı kadından emmiştik. Bunu bildiğim için kardeşime sarılır gibi sarılmıştım.
Elif ile bu kadar anlaşıyor olmamız onun içtenliğinden ve samimiyetindendi. Kesinlikle kardeş olduğumuz için olamazdı. Leyla abla ile de çok iyi anlaşıyordu.
Gözlerimin şişliğinden dolayı nişana neden gelmediğimi sormayıp nasıl olduğumla ilgilenmişti.
Hilde’nin o hâli, benim kendim için acı çeken yüzümün makyajı olmuş içimdeki kederi kapatmıştı.
Bende, zaten sebebimin olmasından dolayı çok uzatmayıp, “Fotoğraflarınıza bakayım” diyerek telefonunu işaret ettim.
Heyecanla galeriye girerken, “Aaayyy bak bakalım nasıl olmuşum?” deyince “Senin gibi güzel bir kız nasıl olabilir ki?” deyip resimlere bakmaya başladım.
Bir kaç resime bakarken sanki bir koku alıyor gibi nefes alıp verdim. Çok geçmeden “Ne oldu?” deyince “Canım süt mısır çekti yaa, bir şey yok.” der demez, “Dur ben alıp geleyim” dedi.
Elimle engel olur gibi, “Boşver yaa, sonra yerim.” dedim gayrı ciddi, ama o: tam tahmin ettiğim gibi, “Olurmu öyle şey, senin sebebine bende nasiplenmiş olurum, ne zamandır yemedim. Özlemiştim de.” deyip kalkınca telefonu göstererek, “Vereyim mi?” dedim.
“Yok canım kalsın sen bak, ben hemen geliyorum.” deyip gidince, hemen dosya yöneticisine girip üçümüzün olduğu dosyayı sildikten sonra, arada tek tük kalanları da geri dönüşüme gönderdim.
Mesajları ve arama kayıtlarını da sildikten
sonra, Selim’imin nişanda ki resimlerini de kendime atarken Elif iki mısır alıp gelmişti. Engin’in makarnası kadar olmasa da mısırı da zorla bitirmiştim.
… Nedense buraya kadar planımda bir aksaklık olmadığına şaşırmıştım. Duam kabul olmadı diye teselli ikramiyesi gibi bir şeydi bu.
DNA testi yapılmadan Selin olduğumu öğrenmesinler de sonrasında ne olursa olsun farketmezdi.
Elif’in, beni Engin’e anlatmaması için dualar ediyordum… Gerçi şuan gündemde Selin olduğu için bir süre anlatmazdı…
~~~~~~•~~~~~~•
… Öğlen arasında Hakan gülerek Leyla’nın odasına geldiğinde, Leyla gözlerindeki mutluluğa hayran kalarak bakmıştı.
Hakan camın önüne gelip, gökyüzüne bakarak, içinden sevincini gösteren rahatlamış bir nefes verince Leyla elini tutup, “Hayatım!.. Babam sizin kadar heyecanlanmadı farkettin mi?” dedi.
Hakan, elini Leyla’nın elinden çekip karşı koltuğu oturdu.
“Babamın heyecanlanmasına gerek yok kii, o ümidini hiç kaybetmedi. Hep kavuşacağı günün hayâli ile yaşıyordu.”
“Hayatım, hevesini kaçırmak istemiyorum ama sen demedin mi yaşından büyük akıllı bir çocuktu diye, Türkiye’nin bi ucuna bıraksan İstanbul’a gelemez miydi? Yada köye gelip Selin’i bulmaz mıydı diye düşünüyorum.”
“Yıllarca kendimi böyle kandırdım Leyla, o beni, bizi, bebeğini bırakmazdı, kesin öldü dedim ama kalbim bir defa bile acısıyla yanmadı. O ev, o ahır, yandı kül oldu da ben ölüsüne değil yokluğuna yandım…” deyip başını önüne eğerek ağladığını karısından gizlemeye çalıştı.
“Kardeşimin kimliği olmadan mezar taşı oldu. İçi boş mezara konmuş doğum tarihi belli ama ölüm tarihi olmayan mezar taşı…” burnunu çekip gözlerini sildikten sonra, karısına bakarak,
“Leyla, kim bilir o yangında ne oldu, bir yeri mi yandı hafızasını mı kaybetti. Birilerinin eline mi düştü, kaçırıldı mı, dilendirildi mi? Ne oldu bilmiyorum ama dediğin gibi başına bir şey gelmeseydi o bizi bulurdu.”
“Bundan sonra babamlar Selim’e Selin’le evleneceksin diye baskı yapmaz artık, sende öyle.”
“Ben baskı mı yapıyordum aşk olsun.”
“Hakaaannn!..”
“Tamam tamam, sustum.”
“Nurseli’yi de seversin artık.”
“Severim ama Selin gibi değil, ben kendi gelinimi bile Selin kadar sevebileceğimi zannetmiyorum.”
“Bu gidişle bende Elif gibi kıskanacağım haberin olsun.”
“Bebeği mi kıskancaksın?”
“O artık bebek değil hayatım, anana babana kafa tutacak kadar yetişkin bir kadın, ayrıca Selim olmasaydı onunla evlenecek kişi sen değil miydin?”
“Aaaa, nereden çıktı buu?”
“Asya teyzeler konuşurken duydum, annelerin birbirine sözleri varmış.”
“Hıııığmmm, şöyle kii, Selim olmasa bile ben olmazdım, Fatih Selim olurdu. Melek teyze beni de severdi ama Fatih Selim’i benden daha çok seviyordu.
Benimle bi oğlu olmuş ölmüş, Fatih Selim’le bir oğlu olmuş oda ölmüş, sonrasında bir oğlu daha ölünce Melek teyze teselliyi bizde aramıştı.
Ali, ben ve Selim evlerinden çıkmazdık, bize sarmalar börekler tatlılar yapardı. Selin’e hamile kalınca da Fatih Selim’e sürekli ‘İnşaallah sen benim oğlum olursun’ deyip yanaklarını sıkıyordu.
O zamanlar Selim, Melek teyzeden kaçmaya başladı. Biz Ali’yle gider yer içer oynar gelirdik. Bazen onların evinde kalırdık.
Bir gün annem Selim’e sordu, ‘Sen neden Melek teyzene gitmiyorsun’ diye, oda ağlayıp ‘anne o beni senden alacakmış ben onun oğlu olmak istemiyorum’ dedi. Çocuk aklı işte…
Annem de ‘ben senin babaannene ne diyorum’ dedi, ‘Anne ‘diyorsun deyince ‘peki babaannen beni kaçırmış mı oluyor, ben onun kızı mı olmuş oluyorum’ demişti.
Fatih selim, ‘babamla evli olduğun için’ deyince annem de, ‘Melek teyzenin bebeği olacak, kızı olursa sen onunla evlen de oğlu ol diye dua ediyor oğlum’ dedi.
Fatih Selim o günden sonra Melek teyzeyi daha çok sevmeye başladı, ben diym dört ay sen de beş ay her sabah evlerine gitti, ‘bebek ne zaman doğacak, o benim olacak’ diye.
O sene beş kadın hamileydi, karınları şiş şiş dolanıyorlardı. Atakan, engin, selin, nazlı ve en sonda elif.
Elif doğmadan önce kilolu bir kadına, ‘Senin de mi bebeğin olacak’ demiştim, ‘yok oğlum benim değil ananın olacak’ deyince Elif’i öğrenmiştim.
Fatih Selim benim hatırladığım kadarıyla beş ay her gün doğdu mu diye evlerine gitti ama doğduğu gece bizim evde olmasına rağmen uyanamadı.
Ben bi çığlıkla uyanıp dışarıya çıktığımda Selim Selin’i tutuyordu. Babam, annem, Yakup amca herkes ağlıyor, sadece Selim gülüyordu. Bebeğe bakıp gülüyordu.
Yakup amca da ‘ben kızımı senin oğluna verdim, adağım olsun kızım yaşarsa senin gelinin olsun’ dedi, tam hatırlamıyorum ama annemdi galiba, Selim’e ‘Bu bebek senin olsun mu?’ diye sorunca gözleri parlayarak, ‘olsun’ dedi.
Babam da, o zaman bu kızın adı Selin olsun her eksiğini de kocası Selim tamamlasın, bu ev de mihri olsun deyince Selim bana Selin’i gösterip, ‘bebeğime bak’ dedi gülerek, anlıyor gibiydi.
Selin o kadar küçük o kadar çirkindi ki, lanugo tüyleriyle minik bir maymuna benziyordu. O hayran hayran bakarken ben beğenmemiştim. Fatih selim de uyanmış. Bizi yanında göremeyince yanımıza geldi.
Selim, ona dönüp aylarca yolunu gözlediği bebeği göstererek, ‘bak bu benim bebeğim’ deyince Selin’e yaklaştı, Dedim ya yedi aylık bebek nasıl olur bi düşün, Fatih Selim de yanına yaklaşınca midesi bulanmış gibi baktı, Selim Selin’i saklar gibi kendine bastırıp onun o bakışına kızdı.”
“Peki Fatih Selim ne zaman aşık oldu?”
“O gece biz yattık, Selim sabaha kadar uyumamış, gizli gizli bakıyormuş. Kapısında uyumuş, ertesi günü ambulans geldi ikisini de götürdü. Selin’i kuveze almışlar.
Selim, yemiyor içmiyor ‘bebeğim de bebeğim.’ Babam ödül olarak Selin’i koymaya başladı, üç gün tabağında yemek bırakma hepsini ye seni götürcem, bir yiyordu boğulacak gibi, sonra okulda uzunca bir yazı verdi, niyeti oyalamaktı, ‘bunu deftere yaz götürcem’ dedi.
Yaa mübarek yemedin mi, içmedin mi, uyku da mı uyumadın, yazıyı bitirip babama getirmiş, bir de güzel yazmış inci gibi, babam o defteri hâlâ saklıyor. ‘Büyüyünce Selin’e düğün hediyesi vercem’ demişti.
Ben üçe gidiyordum öyle yazamıyordum düşün. Babam defteri gösterdi, ‘Artık yeter götürcem’ dedi. Ertesi sabah gittiler, hastane uzak olduğu için iki gün sonra anca gelebildiler…
Bir sabah kalktık Selim yok, okula baktık, Selin’lere baktık arkada babam bir göz oda yapmıştı oraya da baktık yok…
İyice meraklanmaya başladık, camiden anons ettirdik yine yookk. Evde bir telaş.
Akşama doğru Yakup amca telefon etti, o zamanlar iki üç evde telefon vardı. Bizi aramış ulaşamamış, evde olmadığımız bi saatti herhalde, sonra muhtarı aramış,
‘Selim geldi burada merak etmeyin’ diye… Meğer babamla giderken yolları ezberlemiş, gelene geçene de el edip otostop çekerek hastaneye gitmiş, babam atladı gitti.
‘Beni götürürsen yine kaçarım bu sefer saklanırım’ demiş, yani dediğin gibi, eğer onun aklı başında olsaydı bizi arar bulurdu. Kesinlikle bir engeli olmalı.
Çok tatlı sevecen bir çocuktu, hemşireler demiş ki ‘Abi bırakın kalsın, bize numaranızı verin, yaramazlık yaparsa sizi arayalım gelip götürürsünüz.’ Babam da mecburen bırakmış geldi.
Bir hafta sonra Melek teyze taburcu oldu, Yakup amca iki günde bir süt götürdü ama Selim kırk gün hastaneden gelmedi. Yakup amcaya da “baba” demeye başlamıştı, o derece.
Bir gün babamla çıka geldi. Bir güzel banyosunu yaptı giyindi yine ‘Bebeğime gidiyorum’ deyip çıktı, biz de fatih Selim’le peşinden gittik.
Selim, Selin’i yine kucağına alıp, ‘Bebeğime bakın’ deyince o ân Fatih Selim aşık oldu işte. Selin çok tatlı bir bebek olarak gelmişti…
Selin, Fatih Selim’in beş ay beklediği bebekti ama başkasının kucağındaydı.
Fatih Selim, ‘o benim bebeğimdi’ diye kıskandı. Elif dünyaya gelince ‘Al bu da senin bebeğin olsun’ dediler ama o istemedi. ‘Ben onu istiyorum’ diye tutturdu.
Selin, beş yıl iki Selim arasında kaldı ama hep onu istiyordu. İlk altı ay alt değiştirme, karın doyurmayı Melek teyze yapsada ek gıdaya geçince sadece alt değiştirmeyi yapmaya başladı. Melek teyze bulaşık yıkayıp yemek yapacakken bile Selim’i çağırırdı.
Hastanede kuvezin camından ninniler şarkılar söylermiş, onun sesine alışmış sesiyle uyuyormuş. Selim, Selin’in kocası olmadan dadısı olmuştu.
Diş çıkartırken Selim gel, ateşlendi Selim gel, uyku düzeni bozuluyor Selim gel. Yemek yemiyor Selim gel. Elbise giymek istemiyor Selim gel… Selim’de o kadar sabırlı, oyun demezdi, uykum var, açım demez koşa koşa giderdi garibim.
Selin sütten kesilene kadar neredeyse her akşam Selim onlarda kaldı, sonra da ara ara Selin bizde kalıyordu.
Selin’e yürümeyi öğretti, anne demeyi, baba demeyi, bir tek adını öğretmedi, onu da ben düzeltmek istedim ama bana engel oldu, Telim, Telim demesi çok hoşuna gidiyordu.
Ona annelik babalık yaptı ama abi gibi değil, ileri de kocası olacağını biliyor gibiydi. Evleneceği kişiyi büyütmek kime nasip olur bi düşünsene.
Selin, komut dinlemeye başlayınca dudaklarına dokunup, ‘Büyüyünce bunları ben öpeceğim sen kimseyi öpme tamam mı’ diyordu o derece farkındaydı yani…
Annem, Elif’in saçlarını örerken öğrendi Selin’in saçlarını ördü, kuaförlük yaptı, hastalandığında başına bezler koydu hasta bakıcılık yaptı.
Ağacın altında dizine yatırıp saçlarını okşarken, ‘Hadi çabuk büyü bende senin kucağına yatayım’ diyordu.
Ben bir defa Elif üşür, koşar terler diye düşünmemiştim, Kaç yıldır evliyiz senin terlemeni bile düşünmedim ama o hem Elif’le hemde Selin’le ilgileniyordu.
Enselerine, sırtlarına bakıp terlemişlerse eve götürüp anneme üstlerini değiştittiriyordu. Her gördüğümde, işaret parmağıyla, Selin’in kolunun içinden başlayıp parmaklarının ucuna kadar dokunuşlar yapardı. Her parmağa ayrı çizgi çekiyordu.”
“Sakinleştirmeye mi çalışıyormuş?”
“Bildiğini zannetmiyorum ama evet, Selin o dokunuşlarla sakinleşirdi. Belki de hastanede görmüştür bilmiyorum. Kırk gün orada hemşirelere yardım etmiş, onlardan öğrenmiş olabilir.
Hastalara da yardım etmiş, hastalar arkasından dualar ediyormuş…
Annem ilk zamanlar bir şey demese de Selin’den sonra ona üvey annelik yapmaya başladı.
Selim’e getir götür işlerini yaptırıp Fatih Selim’le Selin’i oynatırdı. Selim farketmiş olacak ki, annemin verdiği işleri hızlı hızlı yapıp hemen yanlarına gelirdi.
Yolda onları el ele görenler, ‘Aman da aman çifte kumrular’ derdi. Selin, üç dört yaşındayken Atakan’ın babasından korkardı. Karşıdan geldiğini görünce Selim’in arkasına geçip saklanırdı.
Şerefsiz pislik, ondan bile hoşlanarak ellerini tutup ‘ben buradayım’ der gibi öpüyordu.
Selin, Selim’in sekiz yıl çektiği işkenceye teselli olmuş gibiydi. On iki yaşına kadar bizimle kaldı.
Melek teyze bizden çok onu sevmeye başlayınca, Fatih Selim’in kıskançlığı da dört kat büyüdü, Selim onun annesini, bebeğini almıştı.
Hırçın, aksi, söz dinlemeyen bi çocuk oldu. Sadece Fatih Selim de değil, annem de kötü olmuştu. Elif doğduğun da Selin’in acısından sütü gelmemiş.
‘Selin’e yanmaktan kendi bebeğimi emdiremedim’ diye ağlamıştı.
Annemle Melek teyzenin bi huyu vardı içlerinde bi sıkıntı varsa çıkardı.
Bir gece önce Selin uyumamış, annem de ‘içimde bir sıkıntı var’ deyip duruyordu. Babam bana ‘Ortadan kaybolalım yoksa bu volkan bize patlar’ diyerek beni yanında götürdü. Keşke gitmeseydim de o volkan bana patlasaydı…” Hakan bundan sonrasını ağlayarak anlatmaya başlamıştı. Leyla da sessizce dinliyordu.
“Melek teyze, annemin yanına gelmiş, Selin’i de yine Selim’e bırakmış…
Demesine göre, Fatih Selim’e, ‘Selim sen bırak Selin hasta abin ilgilensin, ben azıcık dinleneyim’ demiş.
Fatih Selim’de dinlememiş, ‘bende oynicam diye Selin’i çekmiş, Selim demiş ‘o benim bebeğim’, fatih demiş ‘benim bebeğim.’
Fatih Selim’in en büyük pişmanlığından birisi de o gün ve orada söyledikleri, ‘Burası bizim evimiz, senin değil. Evinize gidin, defolun, seni sevmiyorum.’ demiş
Selim hiç bir dediğine karşılık vermemiş. Sadece ağlayarak Selin’i uzak tutmaya çalışıyormuş.
Fatih Selim’de, ‘benim değilse seninde olmasın mı’ demek istedi nedir, Selin’i arkadan itmiş, Selin yüz üstü düşünce dizleri, elleri, burnu kanamış.
Melek teyze koşup Selin’i kaldırınca, o dakikaya kadar sabırla bekleyen Selim bi bakmış Selin’in ağzında burnunda kan var, o da Fatih Selim’i itmiş… Selim de taşın üzerine düşmüştü…
Babamla, annemin çığlığını duyup geldik. Selim kanlar içinde yatıyordu, hemen hastaneye götürdüler…
A.Annemm, y.yine üvey analık yaparak, ‘Y.ya o Selim y.ya bu Selim’ diyerek şart koşmuş. Babam geldi… Onu götürürken Selin arkasından çığlıklar atıyordu… ‘telim…telim…’ diye. Yıllardır kulaklarımdan gitmiyor.
Babam o yangından sonra yıllarca, ‘Oğlumu eceline ben götürdüm, kendi ellerimle’ diye ağladı.
Hastane de Fatih Selim’i tercih etmişti ama o yangından sonra Fatih Selim’le de hiç eskisi gibi olamadılar. (Burnunu sıkıp sakinleşerek)
Bakma Selim’in böyle olduğuna, çocukken bunun zıddı bir çocuktu, ‘ben babamın elinden bir Selim aldım, artık Fatih de olamam’ diyerek Selim’in kılığına büründü.
Selim, polis olmak istiyor diye polis oldu. Selim ne yiyorsa onu sevmeye başladı, onun gibi konuşup hareket ediyordu… Sadece Selin’i sevmeyi bıraktı, her şeyi ile Selim oldu ama Selin’siz Selim.
Babam da Yakup amcaya ‘Ben mihrimi verdim, sen kızını verirken yaşadığı müddetçe senin oğlunun demiştin emanetimi istiyorum’ dedi.
Selim, Selin’le evlense de asla gerçek bir evlilik olmayacaktı. Babam ona rağmen istedi Selin’i.
Selim’de evden kaçmak için yatılı yurda gitti. Böyle işte, iki Selim de bir Selin için perişan oldu.”
“Peki Melek teyze nasıl karşıladı, bildiğim kadarıyla Fatih Selim’i sevmiyor.”
“Selim köyden gidince Selin hasta oldu. Ağır bir sarılık geçirmiş, iki haftadan fazla hastanede kaldı. Selim’i unutamamış, telim telim gecelerce sayıklıyormuş,
Selin, çok güzel tos tombalak bi bebekti, Selim’den sonra erimiş akmış, öldü ölecek demişler.
Yakup amca bu sefer de ahırda ki en verimli ineğini fakir birine vermiş. Hastaneden çıktıktan sonra bir gün Selin’e bakmaya gittik, Melek teyze bizi eve almadı.
Selim’e de ‘Sen çok kötü bir çocuksun’ dedi. Selim ne o günü ne o sözü unuttu. Bir süre annemle de konuşmadılar ama sonra Asya teyzeler aracı olup, siz akrabasınız olmaz böyle deyip barıştırdı. İlk zamanlar Selin yine kaçıp kaçıp bize gelirdi. Kaan’ı sevmeye…Bir keresinde, ‘Annem beni dövüyor ama ben yine de geldim’ demişti.”
Hakan sustuğunda Leyla, “Görsen tanır mısın?” diye sordu.
Hakan, önündeki dergilere boş boş bakıp konuştu.
“Selim köyden giderken 12 ben 13 yaşındaydım. Ben şimdi otuza merdiven dayamışım, küçüklüğüme bi bak bakalım benziyor muyum?..” diyerek tanıyamayacak olmasının cevabını hanımının anlamasına yardım etmişti.
“Ben onun giderken ki yüzünü bile hatırlamıyorum, aklımda sadece mevlid diyerek yaptığımız düğünde ki yüzü kaldı… Oğlum ona benzesin diye çok dua ediyorum Leyla, huyu da yüzü de ona benzesin. Babam benim oğlumla Selim’ini bulup teselli olsun. Belli ki Selim gelmeyecek…”
Hakan’ın yüzü asılıp, “Selin’i de en son gördüğümde 6 7 yaşlarındaydı, onu bile tanıyamam…” deyip devam etmek istemeyerek, “Öyle işte. Neyse ben artık gideyim.” deyip ağladığını karısından gizleyerek odadan çıktı…
Leyla, gelin geldiği günden beri kocasından yaşadıklarını bu kadar uzun dinlememişti, Hakan ne zaman anlatmaya başlasa, ağlamaya başladığı için yarım kalırdı.
Yine ağlamıştı ama artık içinde bir ümitle hasret göz yaşları dökerek anlatmıştı
Babasına telefon edip hal hatır ettikten sonra, sesinin iyi gelmediğini anlayıp ısrarla soran babasına, bağlantılarını kullanarak Selim’i bulması konusunda yardım istedi…
Ölü yada diri…
~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•~~~~~~•
Öğlene doğru Selim’le Alp Nurseli’nin evinin önüne geldi…