63. Bölüm

Hazan, banka otururken koluyla Selim’i dürtüp, “Naber ortak!” dedi

Selim, “Senin ne işin var burada?” derken yüzü bembeyazdı

Hazan, bilmiyor gibi, “Ne oldu, bu ne hâl?” diye sordu.

Selim, “Buraya geldiğimi biliyorsun, onu da biliyor olman lazım.” Deyince Hazan, “Benim kuşlarda bilgi akışı eksikliği var. O yüzden bilmiyorum.” Dedi

Selim, derin bir nefes çekip verdikten sonra, “Nur Selin, yaktı yıktı bütün herşeyi. Bitirdi beni de ilişkimizi de.” Deyince Hazan, “Bunca yıllık aşk Selim, kolay biter mi?” dedi

Selim, “Bu sefer bitti. Bundan sonra geri dönüşümüz yok. Bana, ‘Keşke sen kaybolsaydın, ben ona aşık olsaydım.’ Dedi” diyerek sebebini söyleyince Hazan, “Bak Selim, biz kadınlar sizler gibi düz mantık değiliz. Sen o kadar plan yaptın kendinden soğutmak için falan ama Nurseli, onu ciddi söylememiştir. Canını yakmak içindir eminim. Yapma böyle, hemen kestirip atma!.. Biraz zaman geçsin, dediğini yapar konuşursunuz.” Dedi ama Selim, “Nur Selin öyle bir kız değil. O, canı yansa da kimsenin canını yakmak istemez. Ciddi olmasaydı, beni sevseydi öyle söylemezdi.” Dedi

Hazan, “Abartma yaa!.. Bu kız da senin benim gibi insan, illa ki canına tak diyeceği bir durumda olur. Benim üzerime yürüdü be, bence sen onu tanımamışsın.”

“Bundan sonra da tanıyamam herhalde.”

“Hemen karamsar olma, düzelir elbet.”

Selim, “Bunu sen mi söylüyorsun asteroidit?..” Deyip koluyla Hazan’ı sağa doğru dürtünce Hazan dengesini kaybetti ve banktan düşmeye ramak kalmışken Selim, “Aayyyhhh, ayyyhhh pardon!” diyerek iki eliyle kolundan tutup dengesini sağlattı.

Hazan, Selim’e kızarak, “Bana bak Selim, kızacağım haa!.. Sen beni karşı cins olarak görmüyorsun farkında mısın?.. Erkek arkadaşına yaptığın gibi yapıyorsun, ben o güce nasıl karşı koyayım yaa.” Dedi

Selim, “Özür dilerim, haklısın galiba ama ne yapayım sen de kız gibi değilsin ki, kız deyince, insanın aklına, çıtı pıtı, narin, bir elli bir altmış hadi taş çatlasın en uzun bir altmış beş geliyor. Sen öyle misin bi bak bakalım?”

“Sana göre standart gelen boydan alt tarafı on santim uzunum abartma, topuklu ile aramızda beş santim kalıyor diye kavak ağacı zannettin herhalde.”

“Olabilir. Kavaksı gibi bir yapın var.”

“Kavaksı?!. O da iyiymiş… Neyse, eee?! Ne yapıyoruz şimdi bay acıların çocuğu. Nereye ağlıyoruz.”

“Senin arabanın üstü açılıyor mu?”

“Hayır.”

“Ben düzelene kadar yüzüme üfleyemeyeceğine göre kalk gidiyoruz.”

“Nereye?”

Selim, “Yüzüme karşı esintiye, nefes almaya.” Diyerek yürümeye başladı

Selim önde, Hazan arkada iskeleye gelip bilet aldılar ve adalara gitmek üzere vapura bindiler…

Selim, vapurun üstüne çıkarak yüzünü esen rüzgara karşı tuttu ve Nurseli’nin söylediklerini beyninde sayısız kez tekrar hatırladı.

Hazan, omuzuna dokunup, “Selim, yapma böyle. Belli ki bu sefer aşırı derecede kızmış, emin ol o da söylediğine pişman olmuştur.” Deyince Selim Hazan’a dönüp, “Baktım!.. Gözlerine, mimiklerine baktım. Zerre kadar kararsızlık görseydim, sesi titreseydi eğer ‘bir ümit’ derdim ama yoktu. O kadar kararlı, o kadar net o kadar ciddiydi ki anlatamam. Bu sefer bitti… Bundan önce iki kez günahını aldım. Birinde, Selim’in intikamını almak için kendine aşık etti sandım, ikincisinde Furkan ile öpüşürken gördüm, başına gelenleri bilmediğim için aldatılmış hissettim, ikisinde de haksızlık ettiğimi anlayıp pişman oldum, ama bu öyle değil, bu sefer öyle değil. Bitti artık, alıp başımı gideceğim buradan. Nasılsa o da gelmiş, alsın karısını, umduğu aşkı yaşatsın ona.”

“Selim, yine pişman olacağın şeyler söylüyorsun?”

“Dedim ya, bu sefer değil, çok zoruma gitti. Nasıl unuturum bilmiyorum.”

“Henüz yeni. Zamanla unutursun merak etme.”

~~~~~Büyük adaya gelen ikili bir süre ne yapacaklarını tartışmaya başladı.

Hazan: “Eee?.. Şimdi ne yapacağız? Geri mi döneceğiz.”

“Yoo!.. Gezelim biraz. Son vapura kadar.”

“Son vapur olmaz yaa, trafik çok olur.”

“O zaman iki saat sonra ki?”

“Tamam, bak o olabilir.”

“Sen bisiklete binebiliyor musun?”

“Evet ama sürerken eteğimi yukarı çekmem gerek, içim müsait değil. Diğer türlü de zincire dolanır.”

“Hıııığğğmm doğru, Rahibe Teresa’nın eteği kalkarsa bacakları görünür, olmaz.”

“Dalga geçme.”

“O zaman bir tane alalım, sen önüme otur?”

“Selim!.. Saçmalama, senin bacakların sırık gibi, benimkiler de öyle, nasıl bincez?!.”

“O zaman ikili alalım, sen arkaya otur. Pedal çevirme, sabit dur.”

“Bak bu olabilir.”

İkili, bisiklet kiralama yerine gidince görevli bisiklete karşılık kimlik istedi.

Selim, rozetini gösterip, “Ben kimlik veremem. Bu hanımefendi benden de üstün ona teklif bile etme derim. Bi kolaylık yapar mısın?” deyince görevli, “Tamam amirim, hangisini istersiniz?” diyerek yardımcı oldu.

Selim, ikili bisikleti alıp bir süre yanlarında sürdükten sonra, “Hadi bakalım bin. Ayaklarını da şu demire koy, pedal vurmasın.” Dedi bisikleti sabit tutarak.

Hazan, “Biniyorum bir alamete, gidiyorum kıyamete, Rabb’im sen sonumu hayr eyle.” Deyince Selim, “Kendi binen ağlamaz müfettiş hanım. Onu, işi gücü bırakıp gelmeden önce düşünecektin.” Dedi

Hazan, “Birincisi, o kendi düşen değil miydi?.. İkincisi de, uzaktan aklı başında biri gibi duruyordun. Ne bileyim aşk acısını da en saçma şekilde çekeceğini.” Dedi

Selim, “Birincisi, şuan ortada düşme yok, binme var. İkincisi de, sen gelmeseydin ben yine aklım başımda aşk acısı çekecektim. Şuan erteledim, eve gidip başımı yatağa koyuncaya kadar.” Deyince Hazan, “İyi, o zaman bacaklara kuvvet!.. Gidelim.” Dedi

Selim, düz sokaklarda sorunsuzca sürüp ilk yokuşu zorlandıktan sonra ikinci yokuşa geldiğinde tıkanmaya başladı ve, “Hazan çok ağırsın?” dedi arkaya bakmadan…

“Çok kibarsınız Selim bey.”

“Ne, yalan mı, ağırsın işte?!”

“Onu demiyorum, ‘Lan’ dedin ya?!”

“Ahahaaayytt!.. Günahımı aldın, ben ‘lan’ demedim ‘Hazan’ dedim. Sağır duymaz uydurur.”

“Yemin et, valla ‘lan’ anladım.”

“Sağırsın işte, hem sağır hem ağır. Allah aşkına in peşimden yürü çok yoruldum.”

Hazan, “Komikleşme be!.. Sen de ciddi ciddi beni köle yapacaksın, kendin kaşındın sür çabuk.” Deyip Selim’in kafasına vurunca, ikisi birden dengesini kaybetti.

Hazan, dengeyi sağlamak için ayaklarını iki yana açınca Selim, daha çok kontrolü kaybetti ve, “Dur!.. Ne yapıyorsun?” demeye kalmadan ikisi de yol kenarındaki taşların üzerine düştü.

Selim, çabuk toparlayarak, “İyi misin?” deyip yerde yatmış kahkaha atan Hazan’a döndü.

Hazan, hem kolunu tutup hem kahkaha ile gülerek, “Aaayyyhhh!.. çok keyifli, çok güzeldi.” Dedi

Selim, “Astriodit gülme. Bir yerin acıyor mu?” derken bisikleti üzerlerinden kaldırmaya çalıştı.

Hazan, “Canım acıyor ama, tam olarak en çok nerem bilmiyorum.” Derken bile kahkaha atıyordu.

Selim, çamurlaşan yerlerine bakıp, “Burası mı?” dedi bacağını işaret ederek

Hazan, “Evet.” Deyince de, “Aç bakayım çok mu kanıyor?” dedi eteğin kenarını tutarak.

Hazan, Selim’in elini tutup, “Hayır dur!.. Sen bakma, ben kendim bakarım. Arkanı dön.” Dedi

Selim; sol yanını, Hazan’ın sol yanına getirecek şekilde arkasını dönerken, Hazan, “Sen etrafa bak!” Dedi

Hazan eteğini dizine kadar çekip yarasına bakarken, Selim de “Tamam çabuk.” diyerek etrafa baktı.

Hazan, yine kahkaha atıp başını Selim’in omuzuna koydu ve, “Aayyy çok güzel, dizim kanıyor! Çocukluğumda hiç olmamıştı.” Dedi

Selim, “Bence olmuş ya, ama kafadan almışsın… Kanıyorsa neyi güzel, kalk hastaneye gidelim.” Deyince, Hazan kanayan elinin tabanını da göstererek, “Bunun kadar kötü değil canım.” Dedi

Selim, elinin devamında ne kadar yara olduğunu görmek için, “Ver şunu ver, kaptana müdahale edilir mi?” Deyip bluzunun kolunu sıvadı.

Bilekten ön kolunun yarısına kadar soyulup yer yer kanadığını gören Selim, “Bacağında böyleyse işimiz var, yürüyemezsin.” Dedi

Hazan, “Yürüyebilirim.” Deyip Selim’den destek alarak ayağa kalktı ama üzerine basamayınca Selim, “Dur bekle dur. Bi yardım bulalım.” Dedi

Hazan, bu seferde yardım çağırmasına engel olup, “Yürüyelim ya!..” Dedi ve aksayarak yürümeye başladı.

Selim, arkasından, “Bu yol böyle bitmez, bin şuraya.” Diyerek Hazan’ı bindirip kendisi de yanda bisikleti sürmeye çalıştı.

Hazan, “Ne oldu Selim komiser, bana in arkadan yürü diyordun, sen yürüyorsun?” deyince Selim yüzüne bakmadan, “Ben de bilmiyorum valla!.. Sen ne çeşit bir imtihansın anlamadım gitti. Ne söylüyorsam zıddı çıkıyor.” Dedi

Hazan, gülerek, “Biz buna alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste diyoruz.” Deyip Selim’in omuzuna arka arkaya iki kere vurdu

“Sen misin mazlum, güldürme beni, yoksa bu sefer de buradan yuvarlanırsın… Sen mazlum olamazsın, olsan olsan benim büyük konuşmalarımın ete kemiğe bürünmüş hâli olursun.”

~~~~~Selim, aşağıya inince ilk olarak Hazan’ı hastaneye götürüp yaralarını sardırdıktan sonra, bisikletçinin oraya tekrar geldi ve Hazan’ın binebileceği akülü araç kiraladı.

Görevli de, kendilerini bırakıp aracı almak üzere onlarla sahile indi.

Selim, Hazan’ın önce sağına sonra soluna geçip bir şeyler hesaplıyor gibi hareketler yapınca Hazan, “Ne yapıyorsun?” Diye sordu,

Selim, “Seni kucağıma alıp bindircem ya, nasıl yaparsam canın acımaz diye düşünüyorum.” Dedikten sonra, “En iyisi sırtıma almak, gel.” Dedi ve sol kolundan tutup kendine çekti.

Hazan, İki eliyle birlikte engel olduktan sonra, “Yaa dur!.. Şapşal! Un çuvalı mı taşıyorsun?..” Dedi ve Selim’i kendine döndürüp, işaret ve orta parmaklarını elleriyle tutarak, “Sen ne çeşit bir insansın ya?!” dedi.

Selim, baş parmaklarıyla Hazan’ın ellerini tutup, “O biçim bir insanım, orijinal!” dedi

Hazan, gözlerine bakarak, “Bak bunda haklısın, gerçekten çok orijinal bir insansın ve ben akşam başımı yastığa koyarken, ‘Oh be, bugün de bitti de gitti.’ Deyip sabahına özlediğim tek kişisin.” Dedi

Selim, tebessüm ederek: “Azap etmeyi özlemeyi de duydum ya, tamam.”

“Kusura bakma Selim komiserim, kendin ettin kendin buldun… Ben derdimi anlattım ki, sen vicdan azabı çek, kahrol diye. Nereden bileydim, vicdanını rahatlatmak için böyle bir şey yapacağını.”

Selim, “Bak bu konuda da sen haklısın, ben bu işi halletmeseydim çok vicdan azabı çekerdim.” Dedikten sonra, “Hatta bu vicdan ile-“ derken vapurdan anons geldi ve yolcuların yerlerini almasını söyledi.

Hazan, “Eee!” deyip devamını getirmesini beklerken; Selim, ani bir hareketle Hazan’ı kucağına aldı ve vapura taşıdı…

Gelişte olduğu gibi dönüşte de ikili açık alanda yolculuk yaparken Selim, “Üşüyon mu?.. İçeri girelim mi?” diye sordu

Hazan, “Ne kadar hödüksün, üzerindeki hırkayı vermek yerine içeri gitmeyi teklif ediyorsun.” Dedi omuzuna parmak sırtları ile vurarak

“Centilmenlik yapacağım diye hasta olmanın anlamı yok, üşüyorsan kalk içeri gidelim.” Diyen Selim’e, Hazan, “Uzaktan baktım yeşil türbe, içine girdim estağfurullah tövbe.” Dedi kollarını bağlayıp önüne dönerek.

Selim, “Ben uzaktan da tövbe dedim, sen yine iyisin.” Dedikten sonra ayağa kalkıp, “Ben içecek bir şeyler alıp geleyim.” Diyerek içeri girdi…

Arabaya kadar Selim’in koluna giren Hazan, “Üzerim kanlı, acil gidelim lütfen, namazım geçmesin.” Deyip arabaya bindi

Selim de, “Tamam. Dua et söz konusu namaz yoksa kılımı kıpırdatmazdım ‘ne halin varsa gör’ derdim.” Deyip, Hazan’ı doğruca evlerine götürdü…

Arabasına binip, “Bugün yırttın ama, yarın yine görev başına geçeceksin, erken kalk, bu sabah ki gibi bekletme.” Deyince Hazan, “Tamam.” Yazıp üzgün ve elleri havada teslim olmuş emojisi gönderdi.

Selim, “Hiç mızmızlık yapma Hazan hanım, elin mahkûm.” Deyip telefonu tutacağa taktıktan sonra arabayı sürmeye başladı.

Eve gelene kadar ara ara telefona bakan Selim, “Bir de diyor ki beni karşı cins gibi görmüyorsun, görüldü atıp mesaj yazmamak kız işimi Allah aşkına.” Diyerek Hazan’a atarlandı.

Geç saate kadar da Kartal sahilde oturduktan sonra yatma saatine eve geldi ve ilk olarak Nurseli’nin odasının altına geldi

Işığın yanmadığını görüp, “İçimde seninle ilgili son bir umut ışığım vardı. O da söndü. Ben senden razıyım ilk aşkım, inşaallah ömrünün sonuna kadar hak ettiğin sevgiyi, aşkı, mutluluğu, istediğin kişi ile bulursun.” Dedikten sonra odasına gitti…

Üzerini çıkartırken kemiklerinin sızladığını hissetti ve kıyafetlerini berjerin üzerinde savurarak yatağa girdi.

Her gece olduğunun aksine, hemen uykuya dalan Selim, rüyasında Hazan’ın yanına gittiğini ve orada yılanlarla domuzların olduğunu gördü…

“HAZAN!” diye bağırınca, domuzlar kendini kovalamaya başladı. Bir yandan, “HAZAN!” diye bağırıyor, bir yandan yılanlardan kaçıyor, bir yandan da Hazan’ı bulmaya çalışıyordu.

Bir yere geldiğinde yerde yatan Hazan’ı gördü ve başını kolları arasına alıp, “Hazan!.. Hazan aç gözlerini kendine gel.” Dedi

Hazan’dan tepki gelmediğini gören Selim, yanında duran kutuyu alıp salladı ve içinden tıkırtı duyunca da, “Hazan, Hazan uyan lütfen, söz veriyorum seni çok severim, herkesten çok severim uyan lütfen. Kimseyi istemiyorum, hayatımda sadece sen ol bana yeter. Lütfen uyan!” diye yalvarırken, birden uyandı ve kan ter içinde etrafa baktı.

Berjerin üzerinde; savurduğu pantolonun kemerini görüp ürkünce, yastığı üzerine atarak gözden kaybetti.

Bir süre gördüğü rüyanın etkisinden çıkmaya çalıştı ama gözünün önünden gitmeyince üzerini giyinip yatağını kapatarak odasından çıktı.

Selma hanım, “Hayırdır bu saatte?” demese kimseye görünmeyecekti ama, annesine dönüp, “Arkadaşlar ile buluşcam anne, malûm ikisi de karşıda ya, kahvaltıya ancak yetişirim.” Dedi

Selma hanım, “Bak onlar orada evlerinin yakınında, yakında sende evleneceksin… Şimdiden kendini buraya aldırsan mı artık?..” Deyince Selim söylediğine cevap vermeyip, “Allah’a emanet!” diyerek dışarı çıktı.

Hazan’ların binanın oraya gelip, “İnşaallah uyanmışsındır. Ben işini savsaklayanlardan hiç haz etmem.” Yazıp gönderdi ama on dakika geçmesine rağmen cevap gelmeyince aradı…

0
Please leave a feedback on thisx

Hazan’ın telefon üçüncü çalışta açıldı ama karşıdan, “Buyrun?” diyen kardeşiydi…

Selim: “Müfettiş Hazan hanımı aramıştım?”

İlhan: “Ben kardeşiyim, ablam biraz rahatsız.”

Selim, “Öyle mi?.. Peki tamam.” Deyip telefonu kapattı ve içinden, “Selamün aleyküm, geçmiş olsun. Biz Hazan hanımla birlikte gidecektik, bana bu saatte gelmemi söyledi.” Deyip prova yaparak içeriye girdi.

Daire kapısına gelip zile bastı ve mini bir öksürükle üst düzeltme yaparak beklemeye başladı.

Kapıyı Elmas hanım açıp, meraklı gözlerle bakmaya başlayınca, Selim panik oldu ve, “Iıı! Aleyküm selam!.. Hazın hanam… Hanam Hazın… Aa!.. Neden böyle oldu ki?” dedi kendine şaşırarak

Elmas hanım, “Gel oğlum gel, ben anladım seni. Geç.” Diyerek içeriye davet etti

Selim bir şey söylemeden Elmas hanım, “Hazan hasta, üşütmüş galiba, yatıyor.” Deyip odayı işaret ederek önden yürüdü.

Odaya geldiklerinde İlhan, Hazan’ın yanındaki sandalyede oturmuş kapıya bakıyordu

Selim, “Neyi var?” diyerek Hazan’ın diğer yanına gelirken;

İlhan, “Ateşi var?” deyip ayağa kalktı ama bu iki kelimelik cümlede bir sürü şey sorar gibiydi.

Selim, “Hastaneye götürelim.” Deyince İlhan, “Kusura bakmayın ama, ‘Açılın ben doktorum.’ Dememe iki yıl kalsa da ne yapılacağını biliyorum… Merak etmeyin.” Dedi

Selim, “Sonuçta orada ekipmanlar var, daha iyi ilgilenilir de diye söyledim.” Deyip İlhan’ı daha çok sinir etti ama o, belli etmeyip elini uzatarak, “O gün tanışmamıştık, ben İlhan.” Dedi

Selim; “Ben de Selim.” Deyip Hazan’ın üzerinden elini sıkarken; İlhan, elini bırakmayıp, bir parmağı ile bileğini tutunca meraklı gözlerle bakmaya başladı.

İlhan, “Affedersiniz, sizin de ateşinize bakabilir miyim?” dedi ve cevap gelmeden Hazan’ın baş tarafındaki derece ile ateşini ölçtü.

İlhan, “Otuz dokuz buçuk… Siz aynı gün hasta olmayı nasıl başardınız acaba?” dedi

Selim, “Bilmiyorum, galiba soğuk hava çarptı.” Deyince İlhan yine imalı şekilde, “Sorması ayıp olmazsa, siz dün ne yaptınız?.. Soğuk hava çarpmış, sert kaya yaralamış.” Dedi Hazan’ın sargılı kolunu işaret ederek

Selim’in cevap vermesine fırsat vermeden Elmas hanım, “İlhan, gel de bana yardım et.” Deyip torununu mutfağa çağırdı

İlhan çıkınca Selim; Hazan’ın üzerine eğilip, alnına yapışan saçları geriye almak için parmaklarını uzatmıştı ki, Elmas hanımın, “Piiişşşttt!.. Sen de buraya gel bakayım.” Demesiyle birden elini çekip dışarıya doğru yürüdü

Elmas hanım, Selim’i mutfağa götürüp sandalyeye oturttu ve gözlerine bakarak, “Bak oğlum, ben o gün biraz üstüne geldim, ne yaptığınızı bilmeden haksızlık ettim affet… Bir de, şimdi sana söyleyeceğim şeyi, bir kişiye söyledim, kulak asmadı, o yüzden de buhar oldu uçtu gitti, ikinci kişiye Rabb’im bir kaza verdi, söylemek nasip olmadı, sen de üçüncüsün. Ya sözümü dinlersin, öğüdümü alırsın ya da sen de buhar olursun. Benim torunumun bu zamana kadar sevmediği hiç kimse olmadı, kadın erkek yaşlı genç çocuk, herkesi sever ama belli etmez. Kendisini seven kişiyi hissederse de, orada durmaz kaçar… Sebebini bildiğini bildiğim için söylüyorum!.. Hazan’ın seninle arkadaşlık etmesini istiyor isen, sakın çizgini bozma, bu zamana kadar nasıl gittiysen öyle devam et. Çünkü o, ilk defa iyileşmeyi bu kadar istedi ve bunun da senin gibi biriyle olmasını arzu etti… Bu sebeple, bundan sonra dualarım da sen de olacaksın.” dedi

Selim, Elmas hanımın elini öperek, “Çok teşekkür ederim Elmas teyze. İnanın ben de nasıl olacak diye düşünüyordum. Hazan iyi olacak ve duasında istediği kişi de ben olacağım, sözünüzü sonuna kadar dinleyeceğim.” Derken İlhan mutfağa gelip, “Siz de bunu için.” Dedi, elindeki hapı göstererek.

Selim, “Teşekkür ederim.” Deyip hapı yutarken, Elmas hanım da ıhlamur kaynatmak için ayağa kalktı.

Selim, “Ben bi bakayım.” Deyip eliyle Hazan’ın odasını gösterirken, Elmas hanım da “Tamam git, biz de bir şeyler hazırlayalım.” Dedi

Selim’in arkasından İlhan, “Bu ne ayak ya?!. Sabah namazı kapıya gelmek de ne oluyor?” deyip ananesine şikayetlenince Elmas hanım, “Sus ses etme sakın, o benim hac dua’m.” Dedi

İlhan, “Sen ciddi misin?” derken Selim’in arkasından odanın kapısına baktı

“Evet!.. Ablan yıllar sonra ilk defa kendi için bir şey istedi, o da bu çocuk sayesinde.”

“Hadi inşaallah da!.. Ben istemem ama böyle çat kapı sabahın körü.”

“Sen sus bakayım, ne demek istemem, sana soran kim?.. O benim duam diyorum sana, destek ol köstek olma kırarım kafanı haa.”

“Tamam ya, bir şey demedik… Yalnız, ablamın hoşlandığı erkek tipinin nasıl olduğunu da görmüş olduk.”

“Nasılmış? Neyi var çocuğun?”

“Bir şeyi var demedim anane, boyu tipi, benim hocama benziyor da onu kastettim.”

“Ayy!.. O çocuğa değil mi?.. Ben de andırdım. Yavrum nasıl kim bilir?”

“Ben geçen gün gördüm, çok iyiydi elhamdülillah.”

“Sana bir şey diyeyim mi?.. Ben, kan bağım olmadığı hâlde, sizin kadar sevdiğim tek kişiydi o. Rabb’im’e ayan, hâlâ da çok seviyorum. Anasıyla abileri götürmese evime alır, köşemde bakardım o derece.”

“Ameliyat için götürdüler anane.”

“Buranın doktorlarının köküne kıran mi girmiş de kaçırdılar yavrumu?”

“Anane, zaten amerika’daki de Türk doktordu.”

“Her neyse, gitti gül gibi çocuk ben ona yanıyorum… Nasıl, yavrum daha iyi değil mi?”

“İyi iyi çok şükür, fiziksel olarak kazadan hiç bir eser kalmamış.”

“Rabb’im onunda, beraberinde kızımın da yüzünü güldürsün inşaallah.”

“Amiinn ananem, amiinn.”

~~~~~Selim, odaya girip sandalyeye oturduktan sonra Hazan’ın inlemesi ile ayağa kalkıp yüzüne eğildi.

Hazan, gözünü aralayarak, “Selim! Sen mi geldin?” deyip tekrar yumdu

Selim, “Sen de amma kaytarıkmışsın. Üçüncü günden koyu verdin.” Deyince Hazan, “Dün o hırkayı vermedin ben de hasta oldum.” Dedi ağlamaklı şekilde

Selim, gülümseyip, “Sen benim hırkama güvenerek mi çıktın?.. Sana verseydim de ben üşütecektim.” Diyerek karşılık verince, Hazan, yine gözlerini açmadan, “Sesin olmuş gibi?..” Dedi

Selim, “Hiçte bile!.. Uzakta olduğum için sana öyle geliyor, kay kenara bak.” Deyip Hazan’ın yatağına oturdu ve elinin birini, Hazan’ın belinin hizasında diğer tarafa koyarak üzerine eğildi.

Fısıldayarak, “Şimdi nasıl?” derken Hazan’ın kulağı ile arasında bir el boyu mesafe vardı

Hazan, “İğrenç!.. Çek şu borazan yutmuş sesini kulağımdan, beynimi tırmalıyor.” Dedi

Selim, belini doğrultup komodinin üzerinde duran fotoğraf çerçevesini eline aldı ve, “Kız inanmıyorum, sen hacı mısın?” diye sordu

Hazan, neyden bahsettiğini bildiği için, gözlerini açmadan, “Umre!.. Hac değil.” Dedi

Selim, “Seni şeytan çağırdı galiba, huysuzluğun devam ettiğine göre.” Deyince Hazan, gözlerini açarak, “Öyle de olsa çok şükür ben gittim gördüm, her yerine yüz sürdüm… Ona nail olamayanlar da var.” Dedi altta kalmayıp

Selim, “Bende gitmeyi çok istiyorum.” derken arkadaki kâbe’ye bakıyordu .

“İnşaallah gidersin. Ama sana çabuk gitmenin bir yolunu söyleyebilirim?”

“Neymiş o?”

“Aslında bana göre çok basit. Denendi ve onaylandı. Beni, biraz sevebilirsen o kutsal topraklara gidebilirsin.”

“Hadi yaa!.. Bu çok zormuş. Onun yerine bir yıl kaza kılsam, aralıksız bir yıl oruç tutsam, yüz hatim yapsam, yüz fakir doyursam olmaz mı?”

“Bunları yaparsan ne zaman gideceğin belli olmaz, ama beni sevdiğin an gidebilirsin.”

“Ooff yaa, bu iyi olmadı. Bir gün seni sevmenin iman meselesi olacağını tahmin etmemiştim. Tüh!..”

“Yapacak mısın peki?”

“Şimdi, şöyle ki, hac vazifesinin de gereken şartları var. Olmayınca hac üstüne vazife olmuyor diye biliyorum. Demek ki bana nasip olmayacak.”

“Israrla ‘sevmem’ diyorsun yani?”

“Neyini seveyim müfettiş Allah aşkına. Kendini sevdirecek ne yaptın?.. Bir tanesini söyle söz ben de dişimi tırnağıma takıp sevmeye çalışayım, söyle hadi?..”

“Seni büyük bir beladan kurtardım yetmez mi?”

“Bela’ derken? Kendinden başka bela da mı vardı?”

“Evet vardı?”

“Neydi?”

“Neydi değil kimdi?.. Yeşim.”

“Sen… Yeşim’le ilgili ne yaptın ki?”

“Zamanı gelince öğrenirsin, o zaman da seversin.”

“İyi de, belki ben de bir şekilde kurtulabilirdim, bu geçerli bir sebep değil.”

Hazan, tebessüm ederek, “Umreye gittiğimizin ilk günüydü, havaalanında bir görevli ile tartıştık… Ben haklıydım ama, Kabe’ye gelene kadar ananem nasihatler etti. En sonunda da, ellerini semaya açıp, ‘Ya Rabb’i, bu kulunu bu huyları yüzünden kimse sevmez, ben biliyorum. Ey güzel Allah’ım; sen bunu, kendiliğinden, bu huylarına rağmen seveni, önce razı olduğun kullarının arasına al, dünya ahiret sıkıntısı gösterme, bu güzel topraklara da gelip bu güzelliği görmesini nasip et.” Deyip alnına sürdü, sonra hocadan duyduk, Kâbe’yi ilk gördüğünde edilen dua kabul olurmuş.” Deyince Selim, “Tüh, dua hakkı boşa gitti desene?” dedi

Hazan da, “Evet, İlhan ile ben de öyle söyledik ama kabul oldu gibi… Beni en çok seven İlhan ile ananem, geçen sene umreden sonra hacca gitti, İlhan bu yaz bir kere daha gitti ara tatilde yine gidecek.” Dedi

Selim, “Demek öyle. Pekala, söz veriyorum bende elimden geleni yapmaya çalışacağım. Yalnız, bir şey diyeyim mi?.. Yapmakta en zorlandığım ibadet olacak ama orası için değer.” Dedi

“İnşaallah Nurseli ile gidersiniz, bana da dua edersiniz.”

Selim, Nurseli ile ilgili düşüncesini söylemeyip, “Seni sevip gideceğim, yanımda da sevmeyeni mi götüreceğim. Sen baya hastasın belli.” Deyip alnına dokununca, “Ben yakın zamanda Nurseli’ye de kendimi sevdirecek bir şey yapacağım için ikiniz de severek gideceksiniz.” Dedi

Selim, üzgün bir ifadeyle, “Onu şuan memnun edecek tek şey Selim’inin gelmesi olur.” Dedi

Hazan, kızar gibi yüz ifadesiyle, “Hala sinirlisin ve ne söylediğini bilmiyorsun. Sen var ya, tam kadın olacak tipmişsin. Allah Nurseli’ye yardım etsin. Ben olsam hiç uğraşmazdım, kapı orada derdim.” Dedi

Selim, “Sen benim gibi anlayışlı sabırlı sana tahammül eden birini bul, öp başının üstüne koy.” Derken İlhan kapıya vurup içeri girdi

Selim’e, “Selim abi, sen benim odaya gel, ablam da burada uyusun. İki saat bi yatın, ona göre işe gidersiniz.” Deyince Hazan ananesinin verdiği ıhlamuru içerken, “Olur.” Dedi

Selim de, Hazan’ın, “Olur.” Sözüne itiraz etmeden İlhan’ın odasına gidip yattı.

İlacın ve ateşin etkisi ile de hemen uykuya daldı.

İki buçuk saat boyunca ara ara ateşlerini ölçen İlhan, “Ablam bundan dayanıklı çıktı anane, sen bunu ele.” Deyip göz kırparken Elmas hanım, “Onu ele bunu ele ülkede adamla kız kalmadı ayol. Yeter artık. Bi defolun da gidin. Gidin de ben ne çekiyorum başkası da görsün.” Dedi

İlhan, “Anane, itiraf et!.. Biri mi var. Bizi evlendirip-“ derken ananesi kafasına vurup sözünü kestikten sonra, “Zevzek!.. Bu yaştan sonra torun sevmek benim de hakkım değil mi?..” dedi

İlhan, kafasını ovalarken, “İyi de anane, senin torunun biziz zaten.” Dedi onların çocuklarından önce kendilerinin o vasfı olduklarını belirterek

Elmas hanım, “Torun sizin gibi olmaz, torun arada gelir, seversin, şeker çikolata verir şımartırsın. Evi dağıtır kızarsın, sonra yine giderken ‘haftaya yine gelin’ der gönderirsin. Torun budur. Sizin gibi değil. Sizin bulacağınız kişiyle olan bebekle ben toruna kavuşacağım inşaallah.” Dedi

İlhan, sinsi bir gülüş ve göz kırpma ile, “Ne oldu? Filiz’den ümidi kestin mi de, ‘Sizin bulduğunuz’ diyorsun?..” Dedi

Elmas hanım, “Anlamışsın?” derken yakalanmış gibiydi.

“Anlamamak için aptal olmak lazım.” Diyen İlhan’a ananesi, “Aptalsın zaten, gül gibi kızı kaçıracaksın neredeyse.” Dedi

İlhan, “Anane, o benden büyük, biliyorsun değil mi?” deyince Elmas hanım kısa bir duraksamadan sonra, “Bilmiyordum… Ama hiç göstermiyor. Tüh!..” dedi

İlhan’ın, “E tâbi, bunun yanında, bunun ikimiz açısından da engel olmadığını düşünürsek.” Demesiyle Elmas hanım yine gülümseyerek, “Öyle mi?.. Gerçekten mi?.. Oldu yani he mi?” dedi çocuklar gibi eli kolu kıpır kıpır.

İlhan, “Ama benim bir şartım var, ikinize de!.. Onun okul benim hastane neredeyse sen oraya geleceksin. Bizimle oturursan.” Deyince Elmas hanım, “Neden yaa?.. Bi gidin de azıcık başımı dinliym.” Dedi

İlhan, ananesinin yanağını sıkıp, “Olmaz, birlikte oturalım ki, bu zamana kadar ablam ile benim ne çektiğimizi görsünler.” Dedi

Elmas hanım, “Sen mi konuşursun ben mi?” derken yan daireden sesler duydular ve konuşmaları yarıda kaldı…

~~~~~Selim, bağırtıyı duyunca sıçradı ve hemen silahını alarak kapıya koştu.

Dış kapıyı açacakken İlhan engel olup, “Selim abi gel. Bir şey yok. Onların aylık rutin tartışmaları.” Dedi

Selim, kadının bağırtısını işaret ederek, “Bu mu tartışma?!. Bunlar bildiğin kavga ediyor.” Dedi

Elmas hanım, “Onların tartışmaları da böyle oğlum. Kedi köpek gibi bir birlerini yiyorlar. Sonra da biz bir birimizi çok seviyoruz’ diyorlar.” Deyince Selim, “Böyle kavga ediyorlar ve bir birlerini sevip boşanmıyorlar öyle mi?-” derken Elmas hanım bir eliyle Selim’in ağzını kapatıp diğeriyle ‘sus’ yaptıktan sonra, masadaki ekmek parçasını Selim’in ağzına vermeye çalıştı.

Selim, “O çok büyük!” deyip başını geriye çekerken Elmas hanım, “Biliyorum büyük olduğunu, al bunu ye ama büyük konuşma diye veriyorum. ‘Dilediğin kaf dağının ardında, kınadığın kapının ardında,’ demişler.” Dedi

Selim, “Tamam anladım!.. Ama bir şey sorcam, sadece soru ama… Bu kadar kavgaya nasıl hâlâ sevebiliyorlar?.. Soru, sadece anlamak için.” Dedi ellerini teslim olmuş gibi kaldırarak.

İlhan, “Başka bir yerde olsaydı, bu şiddete kadar gider ve boşanabilirlerdi belki ama ablamın şikayetlerinden ileriye gidemiyorlar. Kavgalarının da süresi var. Ablamın sabır taşı çatlamadan duruyorlar.” Derken Hazan arkadan gelip, “Bu sefer erken çatladı, arasana güvenliği.” Dedi

Elmas hanım, “Kızım, üzerine neden hırka almadın?” Deyip kızarken İlhan hemen koşarak hırkayı getirdi. Ablasına giydirirken; göğüs kısımlarını düzeltmeye gelince Selim, “Ben yaparım, sen güvenliği ara!” dedi Hazan’ı kardeşinden alarak…

Elmas hanım da İlhan ile çıkıp, diğer taraftan Hazan için minder getirirken, İlhan elinde telefon mutfağı işaret ederek, “O dingil ablamı benden mi kıskandı bana mı öyle geldi?” dedi

Elmas hanım da aynı şaşkınlıkla, “Ablan da izin verdi ama gördün mü?” dedi

İkili mutfağa geldiğinde Hazan ile Selim yan yana oturuyordu.

Hazan, “Aradın mı?” deyince

İlhan da, “Aradım.” Deyip dereceyi aldı ve yine ikisinin ateşini ölçtü.

“Ablamın ki düşmüş, senin ki çıkmış?” deyince Elmas hanım, “Kaç?” dedi

İlhan, “Kırk.” Deyince, Elmas hanım, yarı ciddi şekilde, “Aaa ne yani, şimdi bunların kırıkları mı karışmış oldu?” dedi

Üçü birlikte Elmas hanıma şaşırmış gibi bakarken; O, kendini savunmaya geçerek, “Ne var be?!. Siz de yapıyorsunuz ya şaka diye, ondan.” Dedi

Selim, gülmek için Hazan’a bakarken İlhan, “Gül gül çekinme!.. Ananem de ablamın hastalığından istifade ediyor zaten.” Dedi bir yandan da kendi gülerken…

İlhan’ın verdiği ağrı kesici ve ateş düşürücüyü alan Hazan ve Selim evden çıkıp otoparka doğru yürümeye başladı.

Otoparka gelince Hazan, “Selim, yalvarırım vazgeç. Gerçekten bunun için yapıyorsan eğer, benden tek seferlik başka bir şey iste onu yapayım ama rica ediyorum lütfen kendinle daha fazla sınama beni.” Dedi

Selim, “Ne o iki günde pes ettin… Neyse tamam, biraz düşüneyim bakalım. Benim için benim yaptığıma denk ne yapabilirsin.” Deyip arabaya bindi.

Bu sefer Hazan’ın arabasını kullanan Selim, Hazan’ı bıraktıktan sonra emniyete geldi.

Akşama kadar rüyanın etkisinden çıkamayıp, işine de kendini veremeden emniyetten çıktı, Hazan’ın yanına geldi ve “Geldim.” Yazarak gönderdi

Hazan, yüzü kıpkırmızı olmuş hâlde gelince alnına dokunup, “Ateşin var?” dedi

Hazan, Selim’in elini indirip, “Bırak şimdi tabiplik taslamayı, düşündün mü?.. Yoksa, ben bu yıl senin adına umre yaparım, ananem de sürekli dua ediyor artık. Onunla yetinirsin.” Deyince Selim, “Düşündüm ve bunları kabul etmiyorum. Ya dediğimi yaparsın, ya da ahirette iki elim yakanda olur, kurtulamazsın.” Dedi

Hazan, sağ elini beline koyup vücudunun çoğuyla Selim’e dönerek, “O ne demek yaa?!. Sen hani Allah rızası için yapmıştın?.. Şimdi ne oldu?” diye sordu

Selim, “Maymun gözünü açtı’ diyelim. Haklısın, bu dünyada her şeyin bir karşılığı olmalı ki ahirete borçlu gidilmesin.” Dedikten sonra, “Eee?!” dedi

Hazan, “Ne istediğini söyle. Ona göre.” Dedi itiraza kapı aralayarak.

Selim, arabayı çalıştırıp sürerken, bir yandan da isteyeceği şeyin ön hazırlığını yapmaya başladı.

0
Please leave a feedback on thisx

Selim: “Geçen gün bir sohbette dinledim. Bir kul dünyada ne kadar acı çekerse, sıkıntı çekerse, derecesi de o kadar artarmış ve Allah’u teâlâ, bu derde şikayet etmeyip sabreden kullarını cennete gönderirmiş. O kul, cennetin kapısına gelince, meleklere, ‘Benim; dünyadayken annem, babam, kardeşim, eşim, dostum vardı, onlar olmadan girmem.’ dermiş.” Dedi ve caminin önünde durdu.

Hazan, “Eee? Ne yani?.. Benden ne istiyorsun?” derken Selim de bedeninin çoğunu Hazan’a dönerek, “Annen, baban, kardeşin, ananen garantili maşallah… Ben de, senin hastalığından dolayı biriyle evlenemeyeceğini bildiğim için, nikahını istiyorum… Sadece benim nikahımda öleceksin, bende bu sayede eş statüsünde cennete zümera.” Dedi

Hazan, hem ağzı hem gözleri açık beklerken Selim, “O kadar şaşırma yaa, ne var bunda… Sadece anlaşma yapacağız, olur da ileride iyileşirsen, ki o zaman otomatikman direk cennet hakkını kaybediyorsun, ben de o zaman seni boşarım.” Dedi

Hazan, “Sen ciddisin!” derken bile şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibiydi

Selim, “Evet ciddiyim, dediğim gibi, ya bu şekilde anlaşma yapacağız beni cennete girdireceksin, ya da ben diyeceğim ki ‘benim ondan alacağım vardı,’ istiyorum.” Deyip seçme hakkını Hazan’a verdi

Hazan, “Her türlü başıma belasın yani ha?.. Sen ne tembel, çıkarcı biriymişsin yaa, bedavadan cennet, oohh!.. Ki benim ki bile garanti değil.” Deyince Selim göz kırpıp, “Ben bu amellerim ile zorlanırım biliyorum. E senin işi hallederken de baya zorlandım. Karşılığı olmak zorunda değil mi?.. Cenneti kazanmak kolay deeell Möge apla!” dedi

Hazan, “Senin kadar bedavaya yatmaya çalışan birini daha görmedim.” Deyip Selim’i anlamaya çalışırken, Selim, “Hadi ama yaa, bir şey söyle. Ona göre hareket edelim?..” Dedi başıyla camiyi gösterip.

Hazan, “İleride, ‘ben kocanım’ deyip karşıma gelirsen, farklı talepler ile?” diyerek şartlarını sunmaya başlayınca Selim, ilk golü atmanın sevincini gözleri gülümseyerek verdi ve, “Merak etme, gelmem de demem de, sen beni cennetin kapısında bekleyeceğine söz ver, bir de, arada nikahın devamını hatırlatacak kadar görüşelim bana yeter.” Dedi

Hazan, “Bana başka seçenek bırakmıyorsun… Tamam. Ben her gün hususi şoförün olurum, böyle daha iyi.” Deyip Selim’in teklifini kabul etmeyince Selim, “O zaman yine nikah şart, sen na mahremsin, öyle olmaz!” dedi

Hazan, “Peki sen?!. Sen evlenmek istersen?” diye sorunca Selim, tek kaşını kaldırarak, “Ben onu da düşündüm merak etme!.. Şimdik, şöyle kii, ahirette, buradaki bütün kötü huylar gidecek ya, mesela, haset, fesat, kıskançlık falan…” diye kıvranırken Hazan, “Eee?!” dedi devamını ‘sabırsızlıkla ve sinirle bekliyorum’ der gibi.

Selim, “İşte… benim dörde kadar yolu var ya?.. Ben evlenirsem de, sen beni cennete alırken, ben de diyeceğim ki, ‘Allah’ım benim de eşim vardı, o da gelsin. Seninde kıskançlık ve bu gudubet hâlin olmayacağı için kumacığın da gelecek… Sonra sen mutlu ben mutlu el ele cennete gireceğiz.” Dedi sanki olmuş da keyiften uçuyor gibi.

Hazan, “Sen var ya, benim başımın belasısın. Kendi yetmiyor kuyruk takıyor.” Deyip Selim’e vururken, Selim kaçmak için kapıyı açtı ve, “Hadi bakalım köle Hazanura, imam çıkmadan gidelim.” Dedi

Yan kapıyı açmaya giderken, Hazan, önce davranıp, “Gel buraya şerefsiz, konuşcaz.” Diye kovalamaya başladı.

Selim, camiye doğru kaçıp, “Bu kadar istekli olduğunu belli etme canım. Kız evi naz evi derler, bakın ey cemaat, benimle evlenmek için nasıl kovalıyor.” Diyerek avludan içeri girdi.

Hazan, yakaladım zannederken Selim durup, “Şşşş!.. Yeter bu kadar. Ciddileş hadi. Girelim.” Diyerek caminin içine doğru yürüdü.

Hazan, arkasından, “Benim de şartlarım var ama?!.” Deyince Selim, “Hepsine tamamım ben, nikahtan sonra söyle.” Dedi

“Bunu açık senet olarak mı algılamalıyım?”

“Evet… Ölene kadar hemde… Dedim ya möge apla, cenneti kazanmak kolay değil, ben birde seni sevmeye çalışacağım düşün.”

“Allah kolaylık versin yaa?”

“Amiinn.” Diyen Selim, “Böyle mi gireceksin?” diye sordu

Hazan, çantasından başörtüsünü çıkartıp takınca Selim, “Bu mübarekte herkese mi yakışır yaa.” Dedi kendini geriye seğirterek.

Hazan, “Ateşin etkisi gitmeden ne yapacaksak yapalım, yoksa vazgeçeceğim.” Diyerek camiye girdi.

Selim, hocaya kendini tanıtıp nikah kıymasını istedi ve imam isimlerini yazarak kendilerine de sordu.

İmam; Hazan’a, Mihr olarak ne istediğini sordu. Hazan da, ilk olarak bir şey istemedi ama hoca şart olduğunu söyleyince, “Benim almak istediğim bir ev var, paranın yarısını biriktirdim ama diğerini biriktirene kadar satılır. Onu almasına yardımcı olsun.” Dedi

Hoca, kabul edip etmediğini sorduktan sonra, Selim, “Kabul ediyorum.” Dedi ve nikahları kıyıldı.

Hazan, yol boyunca konuşmazken Selim, “Ooohhh!.. Yetmiş huri, biri meymenetsiz iki hatun, çocuk kaç olur ki acep?..” Diyerek onu kızdırmaya çalışıyordu.

Hazan ise, elinde nikah kağıdı, “Ben ne yaptım ya?” diye muhasebesini yapıyordu.

Siteye girip ilk olarak Hazan’ın istediği dairenin binasının önüne gelen ikili, satılık yazısının önünde durdu.

Selim, ilk olarak Hazan’ın gösterdiği daireye baktıktan sonra en üst kattaki satılık yazısının daireyi işaret ederek, “Burası neden değil.” Dedi

Hazan, “Ben daha buranınkini denkleştiremedim, orayı hayâl bile edemem, benim alacağım dört milyon orası altı buçuk son fiyat.” Dedi

Selim, “Hıııığmm baya varmış. Neyse, sağlık olsun, burası da güzel.” Deyip arabayı kendi arabasının yanına getirip durdurdu ve, “İncen mi hatun?” dedi,

Hazan, “Madde bir, hatun, canım, hayatım, eşim herhangi bir sıfat yok.” Dedi tavırlı şekilde

Selim: “Haayydaa!.. Olmadı ki şimdi, ben sana ne dedim, ‘unutulmayacak’… Yıllar sonra ‘bu kim’ deseler, sen de ben de bunu belirtmek zorundayız?”

“Bu kelimeler olmadan da biliriz merak etme.”

“Neyse yaa, onu sonra düşünürüz. Başka ne şart var onu söyle?..”

“En önemlisi ve kesin olacak olan, bir… Evleneceğin kişi Nurseli olursa, bu durumu asla bilmeyecek.”

“Bunu geç, Nur Selin olmayacak.”

“Oooff!.. Emin konuşma!”

“Yaw he hee!.. Başka?”

“Nurseli olmadı diyelim, beni başkası ile de muhatap etmeyeceksin. Kocamdan boşan baskısına gelemem.”

“O kadar da değil canım, gören de aynı evde yaşayacaksın zanneder.”

“Ben bilmem orasını.”

“Başka var mı?”

“Bir kişi hariç kiminle evlenirsen evlen, karışmam ama, Yeşim olmayacak… Onunla görüştüğünü duyar, görür, öğrenirsem, Nurseli gibi al çantanı vur kapıyı git yapmam, o taşıdığın ihtiyaç fazlası şeyini keserim, alacağın evin köşesindeki saksıya dikerim.”

“Arada bir sularsan siklamen olarak büyür güzel olur.”

“Seni gebertirim salak… Cennete gideceğim derken cehennemi yaşatırım sana bak!..”

“Yeşim’i kıskanacak kadar düşmedin herhalde?”

“Onu kıskanmak mı?.. Güldürme Allah aşkına… Onunla birlikte seni de yakmayayım diye şimdiden uyarıyorum seni.”

“Anlamadım?”

“Yeşim, haddinden fazla şey biliyor Selim, onun hakkında şüphelerim var.”

“N.Nasıl yani?.. Bunu sen mi söylüyorsun?.. Onun ifadesi yüzünden bize neler ettin lan!”

“Ooofff Selim, şimdi sana yıllardır uyguladığım stratejiyi mi anlatayım?”

“Neyden şüpheleniyorsun?”

“Yeşim’in ifadesinde, videoda olmayan şeylerde var. Furkan’dan hatta Nurseli’den bile daha fazla şey biliyor.”

“Yağız Efe’yi biliyor olabilir mi yani?”

“Sadece bildiğini de düşünmüyorum. Ulaşmış bile olabilir. Peşine adam taktım, teknik takibe de aldırdım.”

“Şantaj… Araba!..”

“Ne arabası?”

“Yeşim o zamanlar araba aldı. Son model. Kendisi para biriktirmiş, ailesi de yardım etmiş falan.”

“Bu çok iyi haber. Eğer öyleyse, parayı da elden değil banka hesabı ile aldıysa ikisinin de ipini çekeriz.”

“Evinin taşlanması da yalandı o zaman.”

“Bak o da var. Furkan’ın yoğunluğundan faydalandı diye düşünüyorum. Kapıya bırakılan not, elde hiç delil yok. Evini taşlayan genç de, narkotik suçlarla bir kaç defa göz altına alınmış serbest bırakılmış.”

“Yeşim tanıyor ve ayarlamış olabilir!”

“Yağız Efe de yaptırmış olabilir, Yağız Efe’ye de yaptırmış olabilir.”

“Polisin lafıyla taşlamaz diye mi düşünüyorsun?”

“Emin değilim. Karşımızdaki kişi Mina’daki üç şeytandan en büyüğü.”

“Nasıl anladın?”

“Bak Selim, ben erkek değilim, kas gücüm yok. O yüzden kendi formülüm ile konuşturuyorum. Şiddet olmadan bir kişiyi iki şekilde konuşturursun… Ya tam destek ya tam köstek… Birine ‘sen haklısın, en doğru sensin, seni anlıyorum’ dersen, haklılığına suçunu da katıp tasdik ister. Ya da tam tersi, sen haksızsın, bu olmamalıydı dersen, üste çıkar, çırpınır, savunmaya geçip kendini aklamaya çalışır. Çırpındıkça da batar. Yeşim, çok sinsi ve tehlikeli bir polis, ona ikinci şekilde yaklaşsaydım kendini kapatır ve Furkan komiserin ona nasıl haksızlık yaptığından başlayıp, normalde hiç bir ifadede olmayan Yağız Efe’nin yapısının tersini söylemezdi.”

“Nasıl ters?”

“Bana gelen videoda içeriye giren kişinin boyu senden uzun görünüyor. Ama Yeşim, ‘Ben de Nurseli gibi düşünüyorum. O kişi Selim komisere çok benziyordu, bunun anlaşılmasından korktuğu için de bana yaklaştığını düşünüyorum.’ Dedi.”

“NEEEEEEE?!”

“Evet, duydun. Odadaki videoyu izleyen tek kişi o. Ve o, videodaki kişinin sen olduğunu söylüyor… İşinizi düzgün yapın derken ne demek istediğimi anladın mı?”

“Onu geberticem!..”

“Sakın!.. Onu bana bırakacaksın?.. Seninle anlaşma yaptık unutma!”

“Bu anlaşmayı yapmak için mi kabul ettin yoksa?”

“Tek uyanık sen değilsin Selim komiser.”

“Ben şimdi, sana videoyu veren kişi sayesinde mi kurtuldum.”

“Aynen öyle.”

“Benim o gün nerede olduğum belli.”

“Değil Selim. Telefon sinyalleri köyünden araban da gitmiş evet. Ama.”

“Anladım sus!.. O kadarını da biliyorum.”

“Dediğim gibi, Yağız Efe’ye ulaşmak için, Yeşim’in ipini çekmek için bana bırak.”

“Tamam… Sen de… Yoksa ben onu bir kaşık su da boğarım.”

“Bunu da iki de bir söyleme ve şahit tutma!”

“Sen yabancı değilsin o yüzden.”

“Bizim telefonlar dinleniyor ya Selim…”

“Haklısın be!.. Tamam sustum.”

“Şimdi!.. Gelelim, bugün yaptığım şeyin, akşama kadar beni farklı duygulara sokup afallattığı ve sersemce bir şey yaptırdığı şeye.”

“Sen bugün bana çalıştın galiba?”

“Sana söyledim. Ben karşılıksız bırakmam. Bir süredir sana çalışıyorum evet. Ve bir şey buldum.”

“Hadi bana nikah hediyesi ver.”

“Onun için başka bir şey düşündüm o değil.”

“Vaaayyy, heyecan yaptım. İkisinin de ne olduğunu merakla bekliyorum.”

“Hediyeyi bir kenara bırakalım. Daha önemli önceliğimize gelelim. Sen dedin ya, bir milletvekilinden bahsediyorlar, isim değiştirme yaptı falan.”

“Evet.”

“Selim!.. O yangında, Selim yanmış olabilir mi?.. Yani, yanık izi olabilir mi?”

“N.Ne?.. H.Hayır!.. H.Hayır olmasın!.. Babam… Babam yıkılır… Babamı ayakta tutan, onun bir şey olmadan kurtulduğu ve sağ olduğu. Bizi hatırlamasa da gelmese de sağ ve mutlu olduğu… Hem… Hem ben sesini duydum. Geçenlerde matkap kullanıyordu… İş yapacak gibiydi.”

“Selim!.. Sakin ol… Ağlama lütfen… O kişi de eli iş tutacak, normal bir insan.”

“Babam!.. Eğer öyleyse beni asla affetmez. Babam kriz geçirir.”

“Ağlama!.. Belki o değildir.”

“Kim, adı ne?”

“Abdulsamet adında bir avukat.”

“Avukat mı?..”

“Evet, avukat, ne oldu ki?!.”

“O!.. O olabilir. Ooofff Allah’ım, ben babamın yüzüne nasıl bakacağım?..”

“Selim, sakin ol. Ağlama!.. Aaayyh!.. Ne sulu gözsün yaa!”

“Devam et!.. Bırak şimdi beni ya!”

“Bak şimdi, bir röportaj da evlerinin yandığını, babası ve annesinin öldüğünü, kendisinin de annesini kurtarmak için kaldığı ve yanmaya başladığını söylüyor. ‘Annemin ateşi bana sıçradı, o beni kapıya atmasaydı ben hayatta olamazdım. Annem beni iki kere hayata getirdi.’ diyor. Röportajı açayım mı?.. Görsen tanır mısın?”

“Açma!.. Görmek istemiyorum… Dayanamam.”

“Selim, sayısız kez ameliyat olmuş, yüzünde yanık yok, sadece biraz sol göğsünün üzerine doğru belli.”

“Biraz hava alacağım.”

Selim, arabadan inip ön tarafa geldi ve kaputun üzerine oturdu. Vücudu soğuktan değil, Hazan’ın açmayı teklif ettiği videodan dolayı titriyordu.

Hazan, arabadan inip yanına geldi ve, “Sonuna kadar dinlemene gerek yok. Belki de tanırsın, o değildir. Biter gider.” Derken videoyu açarak Selim’e uzattı.

Selim, elleri titrediği için telefona göz ucuyla bakarken, Hazan biraz daha yanına yaklaşıp, rahat görmesi için ekranı ona tuttu.

Selim, ilk olarak yanık yerlerine bakarken, “Şurası sanki haa?” Dedi sol elinin işaret parmağı ile kendi tarafını göstererek.

Hazan, “Evet orası. Yüzünde de varmış biraz ama ameliyat sonrası iz yok.” Deyince Selim yüzüne bakmaya başladı.

Konuşmasını dinleyip, yüzüne gözlerine baktıktan sonra, “Benzemiyor gibi yaa?.. Biz… Bizim büyük halamız onun küçüklüğünü babama benzetirdi. Baksana, babama benzemiyor.” Diyerek babası ile Yavuz’un fotoğraflarını gösterdi.

Hazan, Yavuz’a bakıp, “Evet… Benzemiyor. O zaman bu kişiyi eliyoruz…” deyip videoyu durdururken, “Yalnız, bu yüz ifadesi ve gözler… Bana bir yerden tanıdık geliyor ama.” Dedi

Selim, “Bir de senin tanıdık çıkarsa var ya? Boşarım seni… Nur Selin’den sonra seni de kaybedemem.” Deyince Hazan gülerek, “Ne oldu möge apla, hani cennete gitmek kolay değildi?..” Dedi

“Başlarım öyle işe. Elimi kime atsam onunla bağlantılı çıkıyor. İstemiyorum. Sen bari olmamış ol.”

“Kıskanıyor musun Selim?”

“Kıskanıyorum evet… Ama!.. Keşke gerçekten ben kaybolsaydım, ya da orada düşünce ölseydim. Ben de onun kadar sevilseydim diye kıskanıyorum. Kim olduğu fark etmeksizin sevilseydim. Ya da o hiç kaybolmasaydı, ben de düşmeseydim, ikimiz de aynı sevilseydik. Ömrüm, onun adının, huyu suyunun, sıfatının gölgesinde geçti. Keşke ben bir yaş büyük olsaydım. Abimin adı Selim olsaydı benim ki Hakan olsaydı. Böyle şeyleri kıskanıyorum. Selin’i kıskandığım günlerdeki gibi kıskanmıyorum ama yine de kıskanıyorum işte. Onun yüzünden mutlu çocukluk geçiremedim onu kıskanıyorum. ‘Belki o şuan acı çekiyordur’ diye oyunlar oynamadım, hiç maça gitmedim, oynamadım. Ben, polisliği bile onu bulmak için okudum. Bakma şimdi sevdiğime, ben kendimi ona göre şekillendirdim. Nurseli’yi bile tam anlamıyla sevemediğimi düşünüyorum. ‘Ya o kimseyi sevmemişse, benim hissettiklerimi hissetmemişse.’ diye düşündüm ve Nurseli’ye kendimi tam olarak açmadım. En son, salak gibi aydınlanma geldi işte… Babamın sözüyle kendime geldim ama çok geç oldu. ‘O yaşasaydı gelirdi, seni hiç bırakmazdı’… Doğru, o bırakmaz, çok büyük bir sebep olmalı. Onu durduran hastalık da değil, inanmıyorum ben ona… Başka bir şey… Çok daha büyük bir şey. Ve korkuyorum. O günün izini yıllardır taşıyor olabileceğinden korkuyorum. Mutsuz geçirdiğim çocukluğun haklı olmasından korkuyorum. Hani gelse, benden güzel çocukluk geçirmiş olsa, dese ki, ‘ben o kadar mutluydum ki, sizi aramaya tenezzül bile etmedim.’ Onu isterim. Bundan sonraki hayatımda babamın yüzüne doya doya bakmak isterim. Yıllardır babama doya doya sarılamadık, abim de ben de. Bayramlarda elini öpmeye bile çekindik. Gelse, görsek bir şeyi yok. Ben ondan önce babama sarılır kucaklarım. Abim de aynı şekilde eminim.”

“Farkında mısın?.. Düşmeseydim derken bile kendini suçluyorsun. ‘O beni itmeseydi’ demedin.”

“Ben Selin’i düşürmeseydim o beni itmezdi de ondan.”

“Sen bunda bile kendini suçlayarak büyümüşsün.”

“Suçluyum da ondan.”

“İyi, öyle düşünüyorsan bir şey diyemeyeceğim.”

“Aaa!.. Bana da onu yapıyorsun. Hak vermiş gibi dinliyor konuşturuyorsun.”

Hazan, “Sekiz köşeden de fazlaymışsın.” Deyince Selim, “Seni gebertirim kız.” Diyerek kovalamaya başladı…

Arabanın etrafında bir tur dönünce Hazan, “Yaa bi dur… Bir şey daha var!” dedi eliyle de engel olmaya çalışarak.

Yine arabanın önüne oturup, “Bak bakalım burada ne görüyorsun?” dedi, bir fotoğraf göstererek

Selim, “Ne var ki bunda.” Der gibi, “Kütüphaneye benziyor?..” Dedi

Hazan, “Evet, kütüphane… Vee, bak bakalım, bu kütüphanenin yapımında maddi yardımcı kim?” dedi fotoğrafı büyüterek.

Selim, şaşkınlıktan küçük dilini yutacak gibi, “SELİN TAŞKIN MI?” diye bağırdı

“Evet Selin!.. Bunu onun yaptırdığını düşünmüyorum.”

“Evet o değil.”

“O zaman doğru iz üstündeyim, burası Bodrum’da bir kütüphane ve Selin’in on sekizinci yaş gününde açılmak üzere dizayn edilmiş… ‘Milletin kocası doğum günlerinde ne hediye ediyor vay be!’ demiştim hakkını helal et… Yetkililer ile görüştüm, onlar eksiği söylüyor karşılayanlarda kamyon ile çeşitli yerlerden gönderiyormuş. Ben de dedim ki, ‘Neden Bodrum’… O yüzden etraftaki evlerden daha doğrusu villalardan başladım. Onu bulacağım Selim… Merak etme…”

“Bana nikah hediyesi ilk aşkımın kocasını mı bulacaksın?”

“Hayır geri zekalı… Sana çocukluğunu geri vereceğim. Sen, annemin intikamını aldın… Bana çocukluğumu geri veremezsin, hiç bir zaman… Ama ben sana bunu vermek için elimden geleni yapacağım. Sen cenneti garantilemek amacıyla benimle evlendin. Hakkını ileride kullanmak istedin, bense günlerdir bunun için uğraşıyordum. Mal kafa.”

“Özür dilerim. Haklısın. Ben çok şaşırdım ya, o yüzden.”

“Fark ettim, salak… Neyse… yukarı gel. Ananem kesin tarhana çorbası yapmıştır iç git.”

“Başka sefere. Gidip bir güzel dinleneyim geç kalırsam sonra başlarsın, ‘Bu adamı neden sorgulamadınız haa neden neden?!’ demeye.”

Bu seferde Hazan Selim’i kovalamaya başlayıp, “Hasta falan dinlemeyeceğim bak gebertirim buraya gel.” Dedi

Selim, arabanın arkasına gelip birden durdu ve Hazan’ın sırtını arabaya dayayıp, “Elin çok ağır yaa, vurma!.. Bak, altına kaçırırsın korkusuyla bir şey yapamıyorum. Rahat dur!” dedi

“Kinci köpek, bir şeyi de unutsan olmuyor değil mi?”

Selim, “Unutmam!.. Hatta dur!.. Seni telefonuma nasıl kaydedeceğimi de buldum. ‘Sidikli karım’ nasıl?” deyince Hazan, “Defol pislik.” Deyip içeri girdi.

Selim, arkasından bakarken, “Sen bana çocukluğumu ver, ben sana ömrümü vereyim. Güzel yüzlü karım.” Dedikten sonra eve gitti…

0
Please leave a feedback on thisx

Selma hanım, Selim’in öksürerek içeri girmesi ile hole gelip şaşkınlık ile bakmaya başladı.

“Selim!.. Bu ne hâl…” dedikten sonra ateşine baktı ve, “Sen yanıyorsun?” dedi

Selim, “Yanan bedenim anne, ruhum artık o kadar hafifledi ki, göklerde uçuyorum sanki… Yüreğim pır pır… Kanatlara gerek olmadan, bulutların arasından süzülüp okyanusa dalıp çıktım ve huzura kavuştum annem!” dedi

Selma hanım, “Oğlum ne saçmalıyorsun, ateşten ne söylediğini de bilmiyorsun, geç yat çabuk, sana bir şeyler yapayım.” Deyip mutfağa giderken Selim, “Ananem gibi güzel yap yoksa yemem.” Dedi

Selma hanım, “Tövbe estağfurullah…” derken “Nereden çıktı” der gibiydi

Annesinin tepsiyle getirdiği çorbadan içen Selim, “Bana şans vermiyorsun anne yaa, ben bu lezzeti nasıl inkar edeceğim, ‘senin çorbanın tadı anneminkinden daha güzel.’ nasıl diyeceğim, yalandan çarpılmamı mı istiyorsun anlamadım ki?” Dedi

Selma hanım, “Ye hadi ye, kimin gönlünü almak için yalan söyleyeceksen de söyle. Ben kendimi biliyorum sonuçta, alınmam.” Dedi

Selim, sudan bir yudum içerek, “Anne!.. Babam, bana biraz borç verebilir mi?” diye sordu

“Baba oğul arasında borç mu olur oğlum?!.”

“İsteğim biraz fazla ama, Selim’in payından da istiyorum. O yüzden.”

“Sen orasına karışma, ne zamana ne kadar lazım?”

“En acil ne zaman olursa, yedi milyon.”

“O kadar parayı ne yapacaksın oğlum?!”

“Büyük bir borcun altına girdim anne, çok hayırlı bir iş için istiyorum. Ya babam verecek ya da kredi çekeceğim.”

“Dur hele dur. Sakın krediye bulaşma. Ben babana sorayım.”

“Teşekkür ederim sultanların sultanı.”

“Sen de farklı bir hâl var… Aklıma başka başka şeyler geliyor ama istemediğim için dile getirmiyorum.”

“Anne!.. Hayatta her zaman istediğimiz şeyler olmuyor maalesef. Olmayacak şeyin acısını ölene kadar çekmektense mutluluğu kovalamak lazım artık diye düşünüyorum.”

“Yat uyu!.. O mutluluk çok uzakta değil… Sen almasını bildikten sonra.” Diyen Selma hanım tepsiyle Selim’in odasından çıkıp, mutfağa bıraktıktan sonra Yavuz Bey’in yanına geldi ve Selim’in para istediğini söyledi

Yavuz bey, “Selim mi Hakan mı?” dedi şaşkınlıkla

Selma hanım, “Selim istedi yaa, biraz önce.” Deyince Yavuz Bey’in gözleri dolarak, “Selim… Yıllar sonra benden ilk defa bir şey istiyor. Bütün varımı yokumu satar yine de veririm.” Dedi

Selma hanım, “Ben de istiyorum ama!” deyip başını yere eğince Yavuz bey, “Hayırlı geceler… Sabah erken kalkayım, kuyumcuya gideyim. Bakalım evdekiler ile kurtarabilecek miyiz?.. Selim bir yere gidecekse beni beklesin.” Dedi

Selma hanım içinden, “Kaç bakalım Yavuz bey kaç, bu sabır taşını da ne zaman çatlatacaksın göreceğiz.” Deyip yanına uzandı.

Ertesi günü erkenden uyanan Selim, banyo yaptıktan sonra kahvaltı yaparken Yavuz bey elinde paketle gelip Selim’in yanına oturdu ve, “Al bakalım, güle güle harca. Bereketli yerlerde inşaallah.” Dedi

Selim, paketi alıp Yavuz beyin elini öptükten sonra, “Teşekkür ederim baba!.. Allah razı olsun.” dedi

Yavuz bey, “Sen aracı ile bu kadar istedin diye bu kadar veriyorum. Direk kendin isteseydin, daha fazla verirdim.” Deyince Selim tebessüm ederek, “Allah razı olsun baba, ihtiyacım bu kadardı, teşekkür ederim.” Dedi ve annesinin boynuna sarılıp evden ayrıldı.

Yavuz bey arkasından bakarken, “Onların kokusunu unuttum. Ben zannettim evlat kokusu ölene kadar aynı olacak. Ama olmadı.” Dedi

Selma hanım, gözleri dolarak, “Dördünün kokusu da aynı, hiç değişmedi. İnşaallah tez zamanda yeniden o kokulara kavuşursun.” Deyip mutfağa gitti.

İkisi de bir süre kendi kendine ağladıktan sonra, hiç bir şey olmamış rolüne girerek kahvaltı yaptı.

~~~~~Hazan, kahvaltısını durgun yapıp odasına geçti.

Yastığının altından nikah kağıdını çıkartıp bakarken ananesi odaya girdi.

Hazan, panikle kağıdı gizlemeye çalışınca Elmas hanım, “Demek sabah ki hâlinin sebebi o kağıtta yazan. Peki, şimdi… Onu nasıl alacağım, ya da sen kendiliğinden anlatacaksın bir fikrin var mı?” dedi

Hazan, morali bozuk şekilde kağıdı uzatıp, “Anane, ben çok aptalca bir şey yaptım. Şimdi de nasıl döneceğim bilmiyorum.” Dedi

Elmas hanım, “Bu ne?” derken bilmediğinden sormuyordu…

Hazan, “Anane, kendimi insan kaçakçısı gibi hissediyorum. Anlaşmalı bir evlilik yaptım. Selim beyi kaçak yollarla cennete girdirecekmişim.” Dedi

Elmas hanım, nikah kağıdını sallarken, “Bunu o mu istedi?” dedi Selim’in evlenmek istemesini kastederek

Hazan, “Evet. Sürekli görüşmek isteyince, ben de bir daha görüşmemek için kabul ettim. Dedi dudaklarını büzerek.

Elmas hanım, “Sen!.. Dünyadayken yüzünü görmek istemediğin birine ahiretini mi verdin?” derken şaşkındı

“Öyle oldu sanki, biraz.”

“Neden peki?”

“Anane, aslında… Ben de düşünüyorum ama bulamıyorum.”

“Kızım, yaşlandık artık, yeni yetmelerin aklına akıl sır ermiyor ki bileyim. Bu dünya da görmek istemiyorum deyip ahiretini neden bağlarsın ki?”

“Unutacağız anane, orada buradaki her şeyi Rabb’im unutturacak ya?!.”

“İyi de kızım, burada da unutmak senin elinde, belli ki bu uşak aklını karıştırmış, neden ona söylemiyorsun, tedavisi olmayan bir şey değil ki?..”

“Olmaz anane, yapamam.”

“Neden?”

“Bir kız var anane, görsen o kadar tatlı o kadar masum ki, ‘sevmiyorum’ derken bile gözleri ‘aşığım’ diyen bir kız. Onun yıkık kalbini bir de ben kıramam. O yüzden olmaz.”

“Bunu sen yapmıyorsun ki, Selim yapıyor. Onun düşünmediğinden sanane?”

“Ne demek ‘sanane’ anane, mutsuz bir kalbin üzerine ben mutluluk kuramam. Ah diye bir şey var ya hani?.. Onun ahı beni bu dünyada da ahirette de mutlu etmez ki.”

“Sende, ‘bu dünya da olamıyorum ahirette olayım.’ dedin ha?!”

“Öyle gibi.”

“Üçünüz içinde hayırlısı ne ise öyle olsun yavrum.”

“Kızdın mı?”

“Evet kızdım!.. Torumun nikahında yanında olamadım.”

“Ananee, önemli bir şey değil, anlaşma sadece.”

“Öyle olsun bakalım… Ben, ikiniz içinde cennete uzanan evlilik diye dua ediyordum. En iyisi mi onu değiştireyim, hem dünya hem ahiret diyeyim.”

“İyi yaparsın. Benden geçti İlhan’a et, o bari kurtulsun.”

“Senin kaçak o şeyi biliyor mu peki?”

“Dün akşam ki kararımı diyorsan hayır. Zaten bilse de onu ilgilendiren bir şey yok.”

“Kaçıyorsun yavrum, belli ki onun yüzünden gidiyorsun.”

“Kaçmıyorum ananem, iyi bir teklif geldi, değerlendirmek istiyorum. Hem bak, beğendiğim ev var ya, onu alıp gideceğim. Bende karlıyım yani.”

“Bu iş de beni işgillendirmiyor değil, nereden çıktı bu durup dururken?”

“Kaymakam açığı varmış… Benim de geçmiş deneyimlerim iyi olduğu için, beni tercih etmişler… Ananem, ben de yıprandım aslında, haklı olanları sıkıştırmak beni de üzüyordu.”

Elmas hanım önüne dönüp yere bakarak, “Ne zaman gidiyorsun peki?” deyince Hazan yanından sarılarak, “Yaaa, sulu göz… Dur hele!.. Devlete bağlıyız, ne zaman olur bilmiyorum, belki de iptal olur. Yapma böyle.” Dedi

“Olacak kesin ben biliyorum. Bir zamanlar istediğin olsun diye dualar ederdim ama bu sefer etmiyorum. Bu sefer gidemezsin inşaallah. Durup dururken nereden çıktı bu iş anlamadım gitti.”

“Anane, ben, telefon gelince yine seninle abimin işidir diye düşünüp aradım, ama o değilmiş.”

“Yok canım, ne alaka… Bir zamanlar rica ettik işimizi kolaylaştırdı diye ölene kadar devam edecek değil ya.”

“Ben de şaşırdım. Ananem mi istedi acaba diye düşündüm ama reddetmedim de.”

“Yok kızım yok, ben aramadım. o zamanlar, teyzene de öylesine teklif ettim. Abinin elinin kolunun bu kadar uzun olabileceğini bilmiyordum.”

“Anane, abimde başka şeyler de var… ”

“Hiiiii’… Ney?”

“Korkma hemen ya, istihbarat da.”

“O ne ki?”

“O da devlet ama biraz derin.”

“Uuuyyy, bu askere gidince oldu ne olduysa. Birden değişti. Deli deli hareketler, tövbe estağfurullah.”

“İşte, numara anane. Evlenmemesi de bu yüzden olabilir.”

“Teyzen de biliyor o zaman?”

“Yani, bence de biliyor… Sen benim arkamdan bir defa dua edip gönderiyorsun, o kadın secdeden kalkmıyor. Senin küçüğün ama senden yaşlı duruyor.”

“Bu şey çok mu kötü gız?”

“Ajan falansa kötü anane, kelle koltukta yaşar.”

“İnşaallah değildir, bir şey olmaz çocuğuma.”

“İnşaallah ananem inşaallah.”

“Abinle başka ne konuştunuz? Nasılmış?”

“İyiymiş, benim de işime gelmiş oldu aslında, ondan kayıp biri hakkında araştırma yapmasını istedim.”

“Kim kayboldu hayr olsun inşaallah?!”

Hazan, “Anane, Selim ile alakalı.” Diyerek durumu anlatmaya başladı

~~~~~Selim, ilk iş evin parasını verip anahtarı aldıktan sonra Hazan’ı aradı ve gelmesini söyledi.

Hazan, “Bir hafta sonum var, yatamıyoruz kardeşim.” Diyerek yanına geldiğinde Selim, sözüne karşılık, “Böyle suratsız ol. Tepeden tepeden konuş, huysuzluk et, sonra de ki, ‘Başkasının kocası ne hediyeler alıyor.’” Deyince Hazan, “Aaayyy sen kıskandın mı?” dedi alaycı bir ses tonuyla.

“Ne kıskancam be, Allah daha iyilerini versin.” Deyip asansör kapısını açan Selim, önden geçmesi için elini uzattı.

Asansöre binince, onuncu kata basınca Hazan, “Neden ona bastın?” dedi

Selim, “Aaa!.. Pardon ya? Daire ondu değil mi? Karıştırdım.” Dedi gayri ciddi

Selim, oyalamak için başörtüsüne bakarak, “Akşamki bu değildi, hafta sonları mı takıyorsun?” Diye sordu

Hazan, gözlerini kırpıştırarak, “Nikah hediyem buydu, bundan sonra saçlarımı başkası göremeyecek.” Deyince Selim, “Hadi be!.. Bu güzelliğe vesile ben miyim… Senin gözünü seveyim lan.” Dedi ve alnından öptükten sonra, “Pardon!.. Sevinçten oldu.” Deyip kendini geriye çekti

Hazan, “Bugün sende bir hâl var ama neyse, bas hadi inelim tekrar.” Dedi son kata gelen asansörün tuşuna bakarak.

Elini tuşlara götüren Selim, kapı açılınca Hazan’ın bileğinden çekip, asansörden indirdi.

Hazan, “Dur, ne yapıyorsun?” derken Selim, dairenin önüne gelip anahtarı Hazan’ın göz hizasına getirerek, “Evin hayırlı olsun, güle güle otur.” Dedi

Hazan, “Şaka mı bu?.. Bak şakaysa gebertirim.” deyince Selim, “Lan şaşırman bile şiddet, şirret… Aç da girelim hadi. Başka işlerimiz de var?” dedi

Hazan, “İnanmıyorum Selim, kabul de etmiyorum. Ben bunu istemedim.” Deyip itiraz ederken Selim Hazan’ın elini alıp anahtarı avcuna koyarken, “Sen benden ev parası istedin, orada hangi ev olduğunu söylemedin. Benim gücüm de bunu almaya yetti. Aç hadi. Güle güle girelim.” Dedi

Hazan, elleri titreyerek kapıyı açtı ve hayranlıkla eve bakmaya başladı…

Salon, yatak odası mutfak ve banyonun ardından balkona çıkan ikili etrafa bakarken Selim, “Bu bina daha iyi ya, önünde başka bina yok, ooohh manzaranın tadını çıkartırsın.” Dedi

Hazan, derin bir nefes çekip, “Kim bilir ne zaman geri döneceğim.” Dedi içinden uzaktaki ormanın derinliklerine bakarak.

Hazan’ın uzaklara daldığını gören Selim, “Nee?.. Ne oldu yine soldun iki dakikada, küstüm çiçeği.” Dedi

Hazan, krediyi kastederek, “Selim, seni sıkıntıya sokacak bir şey yapmadın değil mi?” diye sordu

Selim, “Babamdaki kredimden birazını kullanmış olabilirim.” Deyince Hazan, “Bende buna vesile oldum haa!.. Çok sevindim.” Dedikten sonra, “Ama senden rica ediyorum, eşyalarımı kendim alayım.” Dedi

“E onu da al bi zahmet, canım eşim ile düğün masraflarından kıstım.”

Hazan, “Şuan ne söylersen söyle, beni sinirlendiremezsin.” Diyerek dışarı çıkarken Selim, “İşin yoksa bugün bakalım. Abimle kardeşimin mobilyalarını aldığımız bir yer var. Sorun çıkmaz.” Dedi

Hazan, “İşim yok, ama ben senin ağzının payını verip eve geri çıkacağım için anahtar almadım.” Deyince Selim, “Gel hadi gel, acıdım. Bu sefer birlikte gidelim.” Dedi

Selim, kapıyı açıp binmesini bekledikten sonra Nurseli’den alışkanlıkla kemere uzandı ve tokayı takacakken uzaklara dalıp gitti.

Hazan, bir süre bekledikten sonra ne yaptığını anlamaya çalışarak, “Selim?!.” dedi

Selim, sıçrayıp, “Haaahh! Efendim?” deyince de kemere bakıp, “Neden bekliyorsun, bir şey mi yapmam lazım?” dedi

Selim, “Yok, daldım.” Diyerek kemeri takmadan geri bıraktı ve kapıyı kapatıp koltuğuna oturdu.

Hazan, “Sen yarıda pişman oldun ama ben olmam. Takarım.” Diyerek Selim’in kemerine uzanınca; Selim, kendini geriye bastırdı.

Hazan, “Selim, ne oluyor?.. Biraz daha geriye yaslanırsan arkadan çıkacaksın.” Deyip kemeri taktıktan sonra kendi kemerine uzandı

Selim, “Ne bileyim ya!.. Korkuyorum. Yanlış bir şey yaparım da altına falan kaçırırsın diye.” Derken arabayı sürmeye başladı.

“Geri zekalı mısın Selim yaa?!. O gün ile şimdi bir mi?.. O kadar da değil?”

“Ya ne kadar?”

Hazan, “Allah göstermesin ama!.. Olacak olursa ben hissedip söylerim merak etme.” Derken, Selim’in telefonu çaldı ve kapandı

Selim; cebinden telefonu çıkartıp, “Baksana kim?” diyerek ekranı açıp Hazan’a uzattı

Hazan, “Ooohhh maşaallah, şimdi de telesekreter yaptın.” Deyip arama kayıtlarına bakınca, “Bu ne ya?!” dedi numarasının üstünde yazan isme bakarak

Numarayı aramaktan vazgeçip, “Selim bu ne?” dedi sinirden eli titrerken, ekranı Selim’e çevirerek. (💦🩲🧕🏼’m)

Selim, “Sana söyledim, ‘kimse bilmesin’ dedin, ben de kimsenin anlamayacağı şekilde kaydettim.” Deyince Hazan sinirden homurdanarak, “Ben de anlamadım ney bu?” dedi gayri ciddi

Selim, “Başta ki emoji sidik, yanındaki bez, onun yanındaki karı, me harfi de benim olduğunun ifadesi, ‘sidikli karım.” Deyip açıklama yaparken, Hazan torpidoyu açıp, telefonu içine koydu ve önüne bakıp sessizliğe gömüldü.

Selim, “Ulan be!.. Allah’ın sevdiği kuluyum… Herkes secdelerde dualar eder böyle karısı olsun diye, bana gökten zembille indi, çok şükür elhamdülillah.” Deyip yanağından makas aldı ve o da sessizce sürmeye devam etti…

~~~~~Okan, Şengül ile sahilde kahvaltı yaparken; Şengül, etrafa bakarak, “Buraya neden geldik ki?” dedi memnuniyetsiz şekilde

Okan, “Ulan, bir kere de memnun ol, tadını çıkart.” deyip isyan edince Şengül, “Kusura bakma Okan bey ama olamıyorum… Sesin değişik, burnun da tıkalı, belli ki hasta oluyorsun. Burada daha kötü olacaksın diye korkuyorum.” dedi

Okan, çatalını tabldot tabağına koyup, Şengül’ün yüzünü çenesinden tutarak kendine çektikten sonra, “Bana bak, kara gözlü çingene karım, bana alışık olmadığım anneliği yapmayı bırak, neysen o ol. Az kaldı merak etme… Ben şu düğünü yapayım, seni bi s.keyim, sen de Feyza gibi olup, gereken kişiye annelik yaparsın merak etme, bana yapmayı bırak. Anın tadını çıkart.” dedi

Şengül, “Sen karım karım diyorsun ama.” deyip dudak yamultarak göz devirince, Okan, “Karım olduğun için karım diyorum, o ama’nın da altını öyle bir dolduracağım ki, sen de şaşırıp kalacaksın.” dedi

Şengül, bir şey söylemeden önüne dönüp, “Okan! Bir şey sorabilir miyim?” dedi, peynir takılı çatalı havada kalarak.

Okan, “Sor hayatım.” Dedi, Şengül gibi çatalı bekletmeyip ağzına götürerek.

“Kaç kadın?”

“Ney kaç kadın?”

“Şey işte… Yani… Benden önce?”

“Senden önce kimseyi sevmedim ve nişanlanmadım.”

“Başka bir şey yaptın ama!”

“Neden soruyorsun Şengül?.. Acı mı çekmek istiyorsun sabah sabah?!”

“Sevgilin olmadığına göre… Şeydir… Hastalık falan kapmışsan?”

“Şengül!.. Ben doktorum, neyden nasıl ne hastalığı kapılır çok iyi bilirim ama, bu konuşulacak şey mi?.. Şurada düğün için gün sayarken hemde.”

“Geçmişi evlenmeden kapatalım ki, aklımızda soru kalmasın.”

“Benim aklımda soru yok ki?”

“Çünkü, benim senden önce bir geçmişim olmadı.”

“Tamam, anlaşıldı. Sen diyorsun ki ağız tadıyla yemeğimizi yemeyelim. İleride de bir birimizi yıpratan şeyler konuşalım.”

“Sadece, kaç kadın diye sordum.”

“Birincisi, kadın değil… Kız.”

“Anlamadım? Sevgilin olmadığını söyledin?!.”

“Yok zaten, tek seferlik.”

“Kız?!. Bakire?! Ve… Sen onunla tek seferlik?!. O nasıl oluyor?”

“Sen bana ‘kaç’ diye sordun değil mi?.. Üç tane… O da, saçma sapan bir şey ile oldu. Annem öğrenince de bitti. Annem, benim evlenmeyeceğimi bildiği hâlde, ‘bir kere daha olursa, sizi evlatlıktan ret ederim’ dedi.”

“Sizi derken?”

“Yavuz’la beni.”

“E hani Yavuz Selin’i seviyordu?”

“Selim’le nişanlandığını duyunca, bir de hastalık… Psikolojisi mi bozuldu ne?”

“Sizden sonra o kızlar ne oldu?”

“Ne bileyim ben ne oldu?.. Peşine düşmedim ki bileyim.”

“Sen?.. Siz?.. İğrençsiniz Okan!.. Bir de gelmiş benden Yavuz ile Nurseli için yardım istiyorsun.”

“Şengül, Yavuz’un hayatı bizi ilgilendirmez!.. Benimkini de sen biliyordun. Ben sana gelene kadar hiç kimseye kalbimi açmadım. Bu konuşmanın da buraya varacağını biliyordum.”

Şengül ayağa kalkıp, “Ben, bizim için üzgünüm Okan, gerçekten. Özür dilerim. Kusura bakma, bu durumu da Nurseli’ye anlatacağım. Yavuz’a da söyle Nurseli’den uzak dursun.” Deyip yüzüğü çıkartınca Okan ayağa kalkıp, elinden tutarak gitmesine izin vermedi.

Şengül, “Okan lütfen!.. Bırak!” derken Okan yere diz çöküp ağlamaya başladı.

Şengül, etrafa bakarak, “Okan, saçmalama, kalk lütfen.” Deyip gitmek isterken Okan yüzüğü parmağına takmaya çalışarak yalvarmasını sürdürdü.

“Özür dilerim, ne istersen yaparım, lütfen tak şunu, çıkartma yalvarırım!”

“Okan!.. Yapma!.. Böyle yaparak sadece kendini acındırırsın.”

“Acı!.. Acı bana aşkım!.. Anam babam acımadı sen acı, hayat acımadı sen acı… Bırakma!.. Ömrünün sonuna kadar acı!.. Yeter ki bırakma!”

Şengül, “Tamam kalk,” deyip elini açtı ve yüzüğü eline alıp çantasının içine attı

“Ama bunda kararlıyım!.. Nurseli’yi Yavuz’dan uzak tutacağım. Gidip onunla konuşacağım ve bu haksızlığa bir son vereceğim.”

“Tamam, tamam!.. Sen nasıl istersen. Git kime ne söyleyeceksen söyle.”

Şengül, taksi çağırıp Nurseli ile buluşmaya gitmek üzere oradan ayrılırken, Okan da morali bozuk hâlde eve gelip kendini odasına kapattı.


0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
0
Would love your thoughts, please comment.x