~~~~~Yavuz, başını arkasına çevirip koridoru süzdü. Annesinin odasından gelen su sesini duyunca, Nurseli’nin az önceki bağırmasını fark etmediğini anlayıp rahat bir nefes aldı.
Telefondaki kişi boğuk ses tonunu bir kenara bırakıp kendi doğal sesiyle sordu:
“Anlamadı değil mi?”
Yavuz hafifçe kıkırdayarak karşılık verdi:
“O kadar manyak ses değişimleri yapıyorsun ki bazen ben bile tanıyamıyorum.”
Karşıdaki ses bu övgüyü karşılıksız bırakmayıp gülerek konuştu:
“Harcanıyorum burada diyorum, siz inanmıyorsunuz!”
Yavuz’un yüzündeki gülümseme yerini daha ciddi bir merak ifadesine bıraktı:
“Orada durumlar nasıl?”
“Bu saate kadar iyiydi, biraz önce Furkan komiser geldi, sağa sola dolanıp duruyor. Anlamadım gitti.”
“Nişanlısı kuafördeyken arkadaşına sırnaşmanın cezasını çekiyordur; bırak, dingil.”
“Kıskançlık yapma lan, o olmasaydı bu kadar kolay halledemezdik.”
“Yav he hee, öyledir kesin.”
“Öyle olduğunu ilerleyen günlerde anlamazsın inşallah.”
Yavuz, konuyu daha fazla uzatmak istemediği için lafı değiştirerek sordu: “O değil de, hani Nurseli’yi almak sıkar diyordun? Ne oldu?”
“Ben de anlamadım birader. İki saat yemek yiyelim desek pat diye ya arar ya mesaj atarlardı. Kaç saattir telefon kapalı, kimseden çıt yok…”
“Bekleyelim bakalım. Elbet sebebi çıkar.”
Yavuz aniden aklına gelen şeyle duraksadı, kaşlarını çatıp alçak bir sesle ekledi:
“Bu arada, Nurseli’nin annesine haber vereceksin değil mi. Kadıncağız meraktan helak olmasın bak, üzülmesini istemiyorum. Bir yolunu bulup içini rahatlat.”
“O iş bende, sen merak etme.”
“Beni gelişmelerden haberdar et. Gerekirse konuşturalım.”
“Yaa tamam dedim ya, sen merak etme. Bir iki gün geçsin de, ben bizzat kapısına gideceğim. Hadi çok geçmiş olsun. İnşallah bundan sonranız da bu kadar kolay olur.”
“İnşallah, iyi geceler.”
Yavuz telefonu kapatıp cebine koydu. Ağır adımlarla kendi odasına geçti; yatağın üzerine sırtüstü uzanıp ellerini başının altında kenetledi. Bir süre sessizlik içinde tavanı izledi.
İki odadan da herhangi bir ses veya hareket gelmeyince, günün yorgunluğu göz kapaklarına çöktü ve kendini derin bir uykuya bıraktı.
~~~~~Nurseli,
Kendimi sinirle yatağın köşesine atıp karanlık gecenin arasından odaya vuran ay ışığına baktım; neden hâlâ aranmadığımı düşünüyordum. Bu kadar kolay olamazdı. Gece gündüz peşimde birileri olduğu hâlde, telefonum anbean izlenirken bu kadar kolay teslim edilemezdim. Ayşe illa ki bir açık vermiş olmalıydı.
Evet, evet… Ben bu kadar kolay yem olamazdım. Bu işte bir iş vardı; bunlar tam bir örgüt olmuştu. Koskoca hastanede; dilsizin, Okan abinin hastanesinde onların yokluğunu fırsat bilip bunu yapabilen, emniyette kimleri satın almıştı kim bilir? Selim ile Furkan’a da asılsız ihbarlar yapmışlarsa benim yokluğumu nasıl hissettirirlerdi ki… Burnumun direği sızlarken ayağa kalkıp cama doğru yürüdüm. Etraf sessizdi. Bulunduğum kat en fazla ikinci kattı. Yavaşça balkon kapısını açıp inmek için kolu aradım ama yoktu. Boylu boyunca üç pervazlı cam vardı ama kapı kolu yoktu.
Şerefsiz, kapının kolunu içeriden çıkartmıştı; sadece dışarıdan giriş yapılıyordu…
O kadar sinirlenmiştim ki o kadını üzmek pahasına etrafta atacak bir şeyler aradım. Bulup cama, duvara, kapıya —o an neresi denk gelirse— oraya atacaktım. Önüme ilk gelen şifonyerin üzerinden elime aldığım şeyi kapıya fırlattım ama pıt diye yere düşüverdi. Sinirle koşup duvarlarda priz aradım.
Işığı yaktığımda peluştan yapılmış, içi mukavva kâğıdı olan bir kutu yerde duruyordu. Odaya şöyle bir göz attığımda kırılıp dökülecek hiçbir şey göremedim. Her şey yumuşak, bez ya da peluş ile kaplanmış gibiydi. Kazara ayağım vuracak olsa serçe parmağım bile acımayacak kadar yumuşak bir yatak, otururken kuş tüyünde hissettirecek bir puf ve yine etrafı krem rengi kadife ile döşenmiş, üzeri kırılmaz cam olan bir şifonyer…
“Bu ne biçim oda be, çocuk mu varmış burada?” diye düşünerek, açıldığında nereye gittiği belli olmayan kapıyı yavaşça aralamaya başladım…
~~~~~Yavuz, huzur ile yatağa yatıp uyusa da kâbus görerek uyandı. Derin bir nefes verip, “Git artık. Git!” diyerek elleriyle yüzünü ovuşturdu ve yataktan kalktı. Sesli bir şekilde, “Gideyim de uyumasını bari izleyeyim, bu böyle olmayacak,” deyip kapıyı açtığında doğrudan Nurseli ile göz göze geldi.
~~~~~Nurseli,
Bir tarafında sensör varmış gibi yan kapı açılınca yakalanmış gibi Yavuz’a baktım.
“İyi geceler,” derken ki sırıtışına, mimiklerimle “hiç de iyi bir gece değil” der gibi karşılık verdim.
“Uyuyamadın galiba? Hatırladığım kadarıyla sen yerini yadırgıyordun, değil mi?”
“Sen bu derece benim etrafımdaydın da neden yakalanmadın?” Dedim yarı şaşkınlık yarı sinirle.
“Sana Furkan’a güvenme demiştim.”
“Ne saçmalıyorsun be! O yapmaz, o beni tehlikeye atmaz.”
“Öyle mi? O gitsin de önce kendini korusun. Eve girerken silahını arabada bırakan kişi… Hayır, ona bir ders vermem lazımdı ama sen vardın.”
“Dünyayı da satın alsan Selim ile Furkan beni sana bırakmaz!” Dedim kendimden emin bir şekilde.
“Sence hangisi bıraktı da buradasın?” Deyip göz kırptı.
Sinirden göğüs kafesimin hızlı hızlı inip kalktığını görünce, konuyu değiştirmek isteyerek sordu:
“Sen neden çıktın?”
“Susadım,” dedim kaçmak için çıktığımı söylememek adına.
“Arkanda var,” deyince koca bir su sebili ile karşılaştım.
“Bu ne be?” Dedim küçümser gibi bakarak. “Fabrika, okul, umuma açık bir yer gibi su sebili koymuşsun?..”
Kendi cevabımı da alaycı bir tonla verdim:
“Doğru, buranın da umuma açık yerden farkı yok. Gelen giden çok oluyordur.”
“Sana göre ben neyim bilmiyorum ama yapım gereği buna da cevap vermeyeceğim,” deyip kavgadan kaçan erkek rolüne girdi.
Yalandan bir kâğıt bardak alıp yarısına kadar su doldurdum, içmeye çalıştım. Hasret gideriyormuş gibi bakışından rahatsız olup:
“Bakmasana be!” Dedim.
“Güzele bakmak sevaptır,” deyince bardağın dibinde kalan suyu üzerine savurdum: “Seni cehenneme benim ahım attıracak!” Dedim yaptığı her şeyi zihnimden geçirerek.
Buna da kaçar gibi bir adım geri attı. Odasına yönelip: “Korkarsan odama gelebilirsin,” dedi.
“Denize düşüp yılana mı sarılayım?” Dedim farksız olduğunu düşündüğüm için.
“Sen sarıl da ‘Yavuz’ diye mi yoksa ‘yılan’ diye mi sarılırsın, fark etmez…”
“Sendeki yüzsüzlükten istiyorum,” dedim iğrenir gibi yüzüne bakarak.
“Ben de beni sevmeni,” deyip içeri girdi.
Karşıdaki merdivenlerin başında bana doğru duran kameraya insan muamelesi yapıp dil çıkararak odaya girdim. Duvarda nereden geldiğini bilmediğim saat yansımasının ışığı ile sabaha karşı dört gibi uyudum…
~~~~~Yavuz, sanki bir alarm kurulmuş gibi her zamanki saatinde uyandı. İlk olarak telefonuna bakıp aksilik olmadığını gördü. Hemen kalkıp evin etrafında bir koşu yaptı; gelip duş aldıktan sonra yavaşça Nurseli’nin kapısına vurdu. Cevap gelmeyince kapıyı aralayıp içeri girdi. Perdeler sonuna kadar açılmış, güneşin ilk ışıkları Nurseli’nin üzerine vuruyordu.
Onun yatakta bir yabancı gibi sığınarak yatışını izlerken kısık sesle, “Bu koca ev senin, sen yatakta küçücük yere yatmışsın,” diye mırıldandı. Yüzüne düşen birkaç teli parmağı ile geriye tararken Nurseli uyanmaya başladı…
~~~~~Nurseli,
Gözlerimi araladığımda ilk olarak “Ben neredeyim?” bocalamasıyla uyandım. Sadece yüzüme güneş vurmuyordu; güneşin sıcaklığını tüm vücudumda hissediyordum. Biri sanki özellikle güneşin yüzüme gelişini engelliyor gibi duruyordu. Bakışlarımı çevirdiğimde Yavuz’u yanımda oturmuş, yüzümü izlerken buldum.
Sıçrayarak yerimden kalktım:
“Neredeyim ben?”
“Seni bilmiyorum ama ben yıllardır olmak istediğim yerde, ait olduğum yerde gibi hissediyorum…”
“Öyle mi? Ben de şu an dipsiz, karanlık bir kuyudaymışım gibi hissediyorum.”
“Kıymetini bil. Herkese böyle bir manzara, böyle bir kuyu nasip olmaz,” dedi başıyla dışarıyı işaret ederek.
“Havasını alamadığım manzarayı ne yapayım?” Dedim kapıyı açamadığımı kastederek.
“İstediğin zaman söyle, açayım. Ya da gel, benim odadan dışarıya bak. İstediğin gibi, istediğin kadar takıl.”
“Senin odana geleceğime havasızlıktan ölürüm daha iyi!” Dedim hayatımda ne kadar büyük konuşma varsa hepsini bastıracak bir hırsla.
“Sen bilirsin, aklında olsun diye söyledim,” deyip tercihi bana bırakıyor gibi konuştu.
“Haber var mı Köstebek’ten?” Dedim bir an önce bulunmayı ister gibi sabırsızlıkla.
“Yok… Sen bunlara ne yaptın kız? Senden nasıl bıktılarsa yirmi dört saat geçti, hâlâ aramıyorlar. Yok, en sonunda ben arayıp “Nurseli’yi kaçırdım, aloo” diyeceğim, o derece yani.”
Birden gözlerim doldu; yastığa gömülüp ağlamaya başladım. Yavuz telaşla, sesi titreyerek yaklaştı: “Nurseli, şaka yaptım, ağlama lütfen…”
Omuzumu silkip elini benden çekmesini isterken hıçkırıklarım arka arkaya dökülüyordu. Yavuz üzerime titreyerek: “Nurseli, söz veriyorum bir daha yapmam. Ağlama ne olur, lütfen…” diyerek üsteledi.
Yavuz yanağıma yaklaşınca başımı hızla diğer tarafa çevirdim.
“Yalvarırım ağlama, özür dilerim…”
Yavuz’un gözyaşı yanağıma düşüp dudağıma doğru süzülünce, hissettiğim o yabancı ıslaklığı elimle hemen sildim. Yavuz hâlâ yatağın yanında, dizlerinin üzerinde çaresizce duruyordu. Daha fazla orada kalamayacağımı anlayıp hızla kalktım ve banyoya sığındım. Musluğu açıp elimi yüzümü yıkamaya koyuldum. Suyu açtım ama akan suyun sesi bile hıçkırıklarımı bastırmaya yetmedi; yine ağlamaya başladım. Yaşanan her şey, bu çaresizlik o kadar zoruma gidiyordu ki…
Ailemden izinsiz tek bir gece bile dışarıda kalmamış insandım ben. Seslerini duymadan yirmi dört saat geçiremediğim ailem… Şimdi kilometrelerce uzaktaydı ve kimseden çıt çıkmıyordu. Beni aramıyorlardı bile. Elimi yüzümü kurulayıp ağır adımlarla dışarı çıktım.
Yavuz yerden kalkmış, bir elini pantolonunun cebine sokmuş, diğer elini de cama dayayıp koluna yaslanarak uzaklardaki denizi izliyordu. Kapı gıcırtısını duyunca yavaşça geriye döndü: “İyi misin?”
Gözlerimi ondan kaçırarak kederle düşündüm: “Ayşe annemlere ne diyecekti?”
Aklımdan geçenleri okumuş gibi cevap verdi:
“Kendisine telefon geldiğinde Selim’e gitti diyecekti. En son onu aradığın için.”
“Furkan’ı arasaydım?”
“Furkan’a gitti diyecekti…”
“Selim beni görmeden uyumazdı ki…”
“Feneri başka yerde söndürmüş olmasın?”
“Saçmalama, o öyle bir şey yapmaz! Herkesi kendinle bir tutma.”
“Neden yapmasın?”
“Babasına sözü var. Senin annene verdiğin söz gibi… Gerçi sen tutmamıştın, değil mi? Ama o senin gibi değil.”
“Nereden biliyorsun?”
“Çünkü o benim üç yıllık sevgilim. Bir şey yapacak olsa şimdiye kadar bana da yapardı…”
Şaşkınlıkla gözlerini açarak:
“Üç yıl mı?” dedi
“Ne o… Bilmiyor muydun?”
“Neden Furkan’la nişanlanmana izin verdi o zaman?”
“Senin yüzünden!”
“Ben ne yaptım?”
“O gece kaçırılmasaydım, belki de şu an onunla evliydim…”
“Seni ben kaçırtmadım… Beni öldürmek isteyenler seni kullandı…”
“Sana söyledim, değil mi? ‘Sana oyun oynuyorlar’ dedim.”
“Evet, dedin. Ama ‘Gitme’ de dedin.”
“Ben onu sana söylemedim, Selim’e dedim…”
Yavuz kollarını iki yana açıp illallah der gibi bir tavırla: “Ne Selim’miş arkadaş ya!” Dedi ve sitemle odadan çıkmak istedi.
Hemen bir adım yana kayıp kapının önünü keserek çıkmasına izin vermedim. Yalvaran gözlerle yüzüne bakıp: “Ayşe’yi ara, bir sor ne olur,” dedim.
Yavuz derin bir nefes alıp sakinleşmeye çalışarak yüzüme baktı: “Nurseli, anlaşmamız vardı; bir hafta geçmeden arayamam. Hem gerek de yok artık. Çünkü seni geri götüreceğim, tamam mı? Sadece az sabret. Biraz uyuyup dinleneyim.”
Selim ile üç yılımızı duyunca bir anda pes etmesi beni de oldukça şaşırtmıştı. Bu kabullenişin ve sürecin bu kadar kolay tamamlanacak olmasının verdiği sevinçle: “Tamam!” Dedim.
Belli ki yanlarındaki o köstebek bu detayı da ona tam olarak anlatmamıştı.
Yavuz yüzündeki o üzgün ve mahzun ifadeyle bana baktı: “Hadi üzerini değiştir, gel. Üzülme! O Selim’in de kulaklarından tavana as… Bu güzel kızı bu saate kadar aramadığı için!”
Banyoya girdim. İlk girdiğimde panikten dikkat edemediğim o kadar çok detay vardı ki her noktaya baktıkça ayrı bir şaşkınlık yaşıyordum.
Havlu asılan yer duvara gömme bir çubuktan ibaretti; iki çubuktan birini yukarı kaydırıp havluyu astıktan sonra çubuğu serbest bırakıyordun. Aynı pratik sistem kâğıt havlu ve tuvalet kâğıdı aparatında da vardı. Sabunluk duvara monte edilmişti, gömme aynanın kenarları ise ekstra korunaklıydı. Duş başlığı hortumlu değildi, doğrudan duvara sabitlenmişti; duşa kabinin içinde ayrıca tavandan akan bir başlık daha bulunuyordu. Hem olanakları kısıtlanmış hem de son derece modern bir banyo ile karşı karşıyaydım.
“Vay be, demek ki burada çalışan kızlar bu konfora aldanıp geri dönmüyorlar,” diye düşündüm. Ama ben o kızlardan olmayacaktım. Aileme, sevdiklerime ve hayatıma geri dönmek için ne gerekiyorsa yapacaktım.
Hızlıca üzerimdekileri çıkarıp alelacele bir duş aldım. Bornozu üzerime geçirip belindeki ipi aradım ama yoktu; ip yerine iç ve dış tarafına yerleştirilmiş düğmeler ile ufak bir kopça koymuşlardı.
“Bu ne be, böyle bornoz mu olur?” diye söylenerek dışarı çıktım.
Yatağın yanına geldiğimde arkamda kalan dolaba doğru yöneldim. “Cenk’in dolabı gibi midir acaba?” diyerek akordeon kapıyı yana doğru kaydırdım ve gördüklerim karşısında küçük bir şok geçirdim. Dolap ağzına kadar elbiselerle doluydu. Çoğu da nişandan önce mağazada denediklerim ve onların benzer tonlarıydı… Etiketlerine baktığımda gözlerime inanamadım; vaktiyle aldıklarımın birebir aynısıydı.
Yan odadan boğuk konuşma sesleri duyunca elime birkaç elbise alıp hışımla doğruca onun odasına girdim. Geldiğimi gören Yavuz, “Tamam, görüşürüz,” deyip aramayı sonlandırdı.
“Kim o?” dedim elimle telefonu işaret ederek.
“Arkadaş…” dedi bana hesap vermeye mecburmuş gibi bir edayla.
“Ne diyormuş?” diyerek onu soru yağmuruna tutmaya devam ettim.
“Ne zaman dönüyorsun,” dedi.
“Sen ne dedin peki?”
“Yarın ya da sonraki gün.”
“Haa… Ben gelince neden hemen kapattın?”
“Odama her zaman elinde elbise, bornozunun çoğu açık bir kız gelmediği için panik oldum.” Dedi bakışıyla üzerimi işaret ederek.
Dedikleriyle birden üzerime ve önüme baktım. Bornozun önü neredeyse tamamen açılmak üzereydi! Utançla hemen arkamı döndüm. Koca bornozu topu topu iki düğmeye emanet ederlerse olacağı buydu zaten… Bornozun iki yakasını açıp düzeltim ve tekrardan sıkıca düğmeledim. Kafamı kaldırdığımda şifonyerin aynasından Yavuz’un başını eğmiş, saçlarını karıştırarak sinsice sırıttığını gördüm.
Utançtan yerin dibine girmiş bir hâlde arkama bakmadan odadan çıkmak istedim. Dışarıya doğru bir adım atmıştım ki buraya asıl geliş sebebimi hatırladım. Tekrardan içeri girip kolumda asılı duran elbiseleri göstererek:
“Bu elbiseler ne?” dedim.
“Ne… Olmadı mı?” dedi sanki bana özel olarak seçilip alınmış gibi bir rahatlıkla.
“Denemedim ama bunlar benim elbiselerimin aynısı!”
“Evet, bir şey değil ya… Ayşe fotoğraflarını attı, ben de gidip aldım.”
“Bunu da Köstebek yapmadı yani?”
“Hayır, onları ben aldım! Bazılarının rengini çok beğendim, sana daha çok yakışacağını düşünüp onları da listeye ekledim. Hadi git bir an önce giyin, yoksa gitmekten vazgeçeceğim,” dedi Yavuz sabırsız bir tonla.
Geri geri yürüyerek, “Tamam, tamam…” deyip çıktım
Apar topar odaya geçip üzerimi değiştikten sonra kahvaltı masasına geldim. Yavuz masanın başında, annesi ise hemen solunda oturuyordu. Benim tabağım ise Yavuz’un sağ tarafına konmuştu; hiçbir şey söylemeden gidip oraya oturdum.
Yavuz’un yüzü oldukça asıktı, çatalıyla iştahsızca tabağındakileri dürtüklüyordu. Annesi bu hâlini görünce merakla sordu:
— Oğlum, bir şey mi oldu?
— Anne, İstanbul’dan aradılar…
— Eee?
— Haftaya önemli bir randevu vermişler.
— Dönüyor muyuz?
— Onu düşünüyordum. Biz gitsek, Nurseli ile… Sen kalsan? Ben de gidip işimi halledip gelsem? Burada altı ay dışarı çıkmasan bir ihtiyacın olmaz zaten, her şey var biliyorsun.
— Nurseli’yi götürme!
— Onun da okulda işi çıkmış anne, o yüzden götürüyorum.
— Ben de geleyim o zaman, işleriniz bitsin, üçümüz birlikte geri dönelim.
Masaya çöken sessizliği bozan Hamiyet Hanım oldu:
— Ne biliyorsanız öyle yapın…
Bunu söyleyip derin bir iç çekerek sofradan kalktı ve yanıma yaklaştı. Başıma sarılıp alnımdan öptü:
— Git, sen de git, canın sağ olsun. Mutlu ol inşallah… Odamdayım ben, biraz uyuyacağım.
Boynu bükük bir şekilde, kırgın adımlarla odasına doğru ilerledi. Arkasından bakıp gözden kaybolduğunda, hışımla Yavuz’a döndüm:
“Annene bunu yapmaya ne hakkın var, ha? Yazık değil mi kadına? Madem birini bulamıyorsun, ona bırak, en iyisini o bilir zaten!”
“Bitti mi?”
“EVET!”
“Afiyet olsun…”
“Sana da!”
Yavuz soğukkanlılıkla ayağa kalkıp sofrayı toplamaya başladı. Arkasından sitemle bağırdım:
“Ben yaparım! Sen git yat.”
Eline bir tabak bir bardak alıp, “Bu evin kuralları var Nurseli; sofrayı kuran kaldırır.” dedi
“Sen mi hazırladın ki?”
“Evet…”
“Bırak, bu sefer de ben toplayayım o zaman.”
“Sen git yat, annen ‘Kızımı zayıflatmış’ demesin sonra.”
“İyi be, ne hâlin varsa gör!”
Sinirle odaya geçtim. Öfkemden dişlerimi sıkıyor, kendi kendime söyleniyordum: “Bekleyin siz, bir geleyim ben oralara, soracağım hesabını! Benden bu kadar çabuk nasıl vazgeçiyorsunuz, hesabını tek tek soracağım herkese…”
Yatağa uzanıp gözlerimi kapattım, uyumaya çalıştım ama zihnim durmuyordu. Birden aklıma bir şüphe düştü: “Ya yalan söylüyorsa? Ya herkes beni deli gibi arıyordu da bu bana numara yapıyorsa?”
Gözlerimi açtığım gibi yataktan fırladım. Odadan koşar adımlarla çıktım. Yavuz odasında yoktu; hızlıca merdivenlerden inip salona doğru geçtim. Mutfaktan gelen tıkırtıları duyunca hemen oraya seğirttim. Elindeki bardakları bulaşık makinesine yerleştiriyordu. Hışımla yanına varıp elindeki ikinci bardağı kaptığım gibi yere fırlattım. Bardak tuzla buz oldu.
“Ne yapıyorsun ya?” Diye kızdı şaşkınlıkla.
“Yalan söylüyorsun! Onlar beni arıyordur, biliyorum! Sana inanmıyorum!”
Yavuz’un gözleri aniden koridor kapısına kaydı.
“Bana bak! Sana diyorum!..”
Sözümü bitirmeden, Hamiyet Hanım’ın yaklaşan ayak seslerini fark eden Yavuz bir anda belimden kavrayıp beni tezgâhın üzerine oturttu. Annesi mutfak kapısından içeri bakarken, bizi fark etmesin diye eliyle ağzımı kapatıp beni öpüyormuş numarası yaptı.
“Annem geliyor, belli etme sakın!” Diye fısıldadı dudaklarıma yakın bir sesle.
Bakışları yumuşadı. Dudaklarımdan elini yavaşça çekip ellerini kaburgalarıma indirdi. Başparmağıyla daha önce kırdığı o hassas yere hafifçe dokundu; ardından başını boynuma doğru eğip derin bir nefes çekti: “Çok özlemişim…”
Elimle elini kavrayıp ittirmeye çalıştım:
“İyileşti… Tekrar mı kıracaksın?”
“Özür dilerim…” dedi mahcup bir sesle.
Gözüm kapıya kaydı; Hamiyet Hanım bizi o hâlde görünce bir süre izleyip sessizce geri dönmüş, kapıyı kapatıp gitmişti.
“Annen gitti, çekil!” Diyerek Yavuz’u göğsünden sertçe ittim.
Bir adım geriye savruldu. Yüzünde aniden beliren acı dolu ifadeyi görünce, fırlattığım o kırık cam parçasına bastığını anladım. Eliyle beni durdurarak:
“İnme, dur!” Dedi.
Yere baktığımda, ayağının altından sızan kanın yere yayıldığını gördüm. Ayağını kendine doğru çevirip altına bakmaya çalışırken içim cız etti. Tıpkı Hamiyet Hanıma hissettiğim o sızı gibi… Merhametim, en büyük düşmanıma bile acımama sebep oluyordu işte.
O, tam cam parçasını çıkarmaya çalışırken, Hamiyet Hanım kapıya vurup elinde süpürgeyle içeri girdi.
“Çekil şuradan!” Derken yerdeki kanı ve Yavuz’un ayağını gördü. İmalı bir ses tonuyla, “Böyle devam ederseniz daha çok canınız acıyacak,” dedi.
Yavuz, “Acımıyor… Anne ver ben yapayım,’ diyerek süpürgeye uzandı ama kanlar arka arkaya yere damlamaya devam ediyordu.
“Al! Ben de yara bandı falan getireyim,” dedi Hamiyet Hanım.
Hemen dolabın üzerinden ilk yardım kutusunu indirdi. Ada tezgâhın üzerine Baticon, sargı bezi ve pamuk çıkarıp hızlıca hazırladı.
“Çabuk, yeter! Kan ettin her yeri… Gel, otur şuraya.”
Yavuz’un koluna girip onu adanın pufuna oturttu.
Yavuz mahcup bir tavırla, “Ver ben yapayım…” dese de Hamiyet Hanım, “Bir dursana sen! Çek elini… Cam var mıdır içinde?” Diye çıkıştı.
“Yok, çıkardım…”
Hamiyet Hanım ayağına Baticon’u dökerken, Yavuz başını öne eğip kısılan bir sesle konuştu:
“Özür dilerim anne, üzdüm yine seni…”
“Yooo, üzülmedim! İyi oldu sana… Enişten ‘Kıyalım nikâhı’ dedi, dinlemedin. Ben başıma geleceği biliyordum. Ama, uğraşamam ben sizinle! İyi oldu sana, bir daha yaklaşırsan bu sana ders olsun!”
Hamiyet Hanım söylene söylene pansuman pamuğunu hışımla yarasının üzerine bastırdı. Yavuz acıyla inledi: “Aaaahh! Acıdı…”
“Acısın, acısın diye yaptım zaten! Uğraşamam ben sizinle. Yaran iyileşsin, götür bırak emaneti. Nikâhsız da evimde bir daha böyle bir manzara görmeyeyim, duydun mu?”
“Ahhh anne, duydum tamam… Bastırma, acıyor!”
O sırada Yavuz’un telefonu çalmaya başladı. Yavuz bana bakıp gözleriyle, “Sakın inme!” der gibi kaş göz işareti yaptı. Ayağında terlik olan Hamiyet Hanım, telefonu diğer tezgâhtan alıp Yavuz’a uzattı. Yavuz aramayı cevaplayıp kulağına götürdü:
“Efendim?.. Öyle mi? Ne zaman?.. Kimden?.. Diğerinden haber yok mu? Hâlâ mı?.. Aaahh, anne!”
“Sus be, bilerek olmadı!”
Annesinin tekrar yaraya bastırmasıyla lafı kesilen Yavuz sitemle devam etti: “Ben kim yüzünden neylerle uğraşıyorum… Ondan hâlâ haber yok mu yani? Bir şey yok, ayağıma cam battı. Aynen… Öyle… Müsait olunca arayacağım seni… Biraz daha bekleyebilir misin?.. Tamam, son durumdan haber alalım öyle ayrıl… Kolay gelsin.”
Yavuz telefonu kapatıp derin bir nefes verdi ve Hamiyet Hanıma söylenmeye devam etti:
“Anne elin de amma yavaşmış haa! Hastan olsam masada kalırdım.”
Hamiyet Hanım başıyla beni işaret ederek gülümsedi: “Seni de gördük, bak masada…”
Yavuz hemen atıldı:
“O başka! Şu an masada olan benim ayrıca.”
“Dikiş atılsa iyi olur…”
“Bakayım… Şöyle tutarsak… İki saat sonra bakarız, pıhtılaşmazsa giderim, tamam mı? Benim odada biraz işim var…”
Yavuz güçlükle ayağa kalktı. Acıyla yüzünü buruşturarak parmak uçlarına bastı ve eline aldığı fırçayla yerdeki büyük cam kırıklarını süpürdü. Hamiyet Hanım da elektrikli süpürgeyi çalıştırıp kalan kırıntıları çekti. İşini bitiren Yavuz arkasına bile bakmadan odasına çıktı.
Onu o hâlde görünce yaptığıma içten içe pişman oldum. Duvardaki saate baktım; yirmi dört saati aşkın süredir ailem ya da sevdiklerim tarafından aranmamıştım. Yavuz’un telefondaki konuşmasından anladığım kadarıyla Selim’den de hâlâ bir haber yoktu…
Hamiyet Hanım süpürgenin fişini çekip kablosunu toplarken bana döndü: “Bitti, inebilirsin. Kusura bakma, benim oğlan acemi… Neyi nerede ne kadar yapacağını bilmiyor, “dedi hafifçe gülerek.
Kafamın içinde dönüp duran düşünceler arasında Hamiyet Hanım’ın ne demek istediğini ilk anda anlayamamıştım; yüzüne öylece boş boş bakıyordum. Bakışlarımdaki şaşkınlığı görünce imalı bir tebessümle ekledi: “Bir sonraki burada olmayabilir, şansını başka alanlarda denesen?” “Haa?!”
“Tezgâh fantezisinin sonuna geldiniz, inebilirsin yani… Diyorum.”
Sözlerinin nereye gittiğini bu sefer net bir şekilde anlamıştım. Utançtan kulaklarıma kadar kıpkırmızı kesilerek kafamı önüme eğdim. Hemen tezgâhtan inip hızlı adımlarla mutfaktan kaçar gibi çıktım. Odaya girip kapıyı arkamdan kapattım; sırtımı kapıya yaslayarak yere çöktüm. Gözlerimi tavana dikip sessiz hıçkırıklarla ağlamaya başladım. Bir süre içimi döktükten sonra ayağa kalkıp banyoda elimi yüzümü yıkadım…
Nasıl olsa bu gece buradan gidecektim; ama gitmeden önce Hamiyet Hanım’dan helallik almak istiyordum. Odasının kapısını çalıp içeri girdim. Hamiyet Hanım pencere kenarındaki koltukta oturmuş kitap okuyordu. Geldiğimi görünce gözlüğünü burnunun ucuna indirip sordu:
“Bir şey mi oldu kızım?”
“Konuşabilir miyiz?”
“Tabii, gel otur şöyle… Gitmeden ben de yanına gelecektim, ‘Biraz dinlensin’ diye düşündüm. O yüzden ertelemiştim…”
Sıkılgan bir sesle konuşmaya başladım: “Benim gitmeme üzülmenizden dolayı kendimi mahcup hissettim.”
Hamiyet Hanım elindeki kitabı önündeki sehpanın üzerine bıraktı. Gözlüğünü titizlikle kutusuna koyup kitabın yanına yerleştirdi. Oturduğu yerden kalkıp yanıma geldi; ikili koltuğa, tam yanıma oturdu. Bakışlarındaki babacan şefkatle söze girdi:
“Biz seninle dün akşam tanıştık, değil mi? Sen bana ne kadar ne hissettiysen, ben de sana o kadar hissettim… Ben oğluma üzülüyorum. Otuzuna geldi, ilk defa benimle evlenmek istediği birini tanıştırdı. Onun üzülmesine dayanamıyorum…”
Kadına içimde beliren derin bir acımayla baktım. O da bakışlarımdaki bu yumuşamayı hissetmiş gibi anlatmaya devam etti:
“Geçen sene aranızda ne oldu bilmiyorum ama odası senin resimlerinle dolu. Hele bir videon var, onu izlemeden uyumuyor. Okulda dronla çekilmiş…”
Zihnimde bir anda şimşekler çaktı. Zamanında okul bahçesinde o dronu fark ettiğimde Furkan’ın beni izlettiğini sanmıştım; oysa Yavuz yanı başımdaymış, habersizce beni kaydediyormuş…
“Sen kameraya bakıp şarkı söylüyorsun,” diye sürdürdü sözlerini Hamiyet Hanım, gözleri uzaklara dalarak. “Yavuz dışarıdan sert görünür ama ağlayanla ağlar, gülenle güler. Çocukla çocuk olur, yaşlıyla yaşlı… Ama ben yirmi yıldır onu ilk defa kendi gibi gördüm. Seninle özüne dönmüştü.”
Hamiyet Hanım derin bir nefes alıp duraksayınca, içimdeki merak galebe çaldı ve araya girdim: “Merve diye bir kızla birlikteymiş, onunla nasıldı?”
Bu ismi ilk defa duyuyormuş gibi yüzünü buruşturdu: “Ben bilmiyorum Merve’yi falan… İki yıl önceydi galiba. O şeydi… Söylemeye utanıyorum ama tek gecelik bir şeydi.”
“Ama kız âşık olmuş!”
“Bak sen… Gerçi Yavuz’u tanıyıp âşık olmamak aptallıktır. Senin için söylemiyorum, yanlış anlama… Bir akşam eve geldi, ilk o kızdı kesin. Ağlamaktan gözleri şişmişti. Banyoya girdi, kapıdan dinledim, hıçkırıklarla ağlıyordu. Pişman olmuştu anlayacağın… İki gün ne uyku uyudu ne doğru dürüst yemek yedi. Sordum, ‘Oğlum varsa gönlün, gidip isteyelim’ dedim. ‘Annem, kim bilir şu an kaçıncı kocasıyladır. Takılma, ben ruhuma ihanet ettim, onun acısını çekiyorum.’ dedi. Sonra da yurt dışına gitti. Orada uzun süre kaldı, bana görünmemek için kaçtı eminim; canının sıkıntısından sağa sola saran, işle güçle zaman geçiren biridir zaten. Sonra bir gün apar topar geri geldi. Evde de kalmıyordu; iki haftadan fazla süre sadece gelip üst değiştirip gitti. Bir gün dayanamadım, ‘Yeter, ne oluyor söyle!’ dedim. ‘Anne, bir kız yüzünden gittim, başka bir kız yüzünden de döndüm’ dedi.”
“Kim acaba?” diye düşündüm kendi kendime.
“Yanlış anlama hemen, bana dedi ki: ‘Sen bana kız evlat vermedin ama ben kendime kardeş buldum. Adı Ayşe’ dedi.”
“Ayşe mi?!” Dedim şaşkınlığımı gizleyemeyerek.
“Ayşe! Tanıştık sonra. Okul tatil oldu mu o da geliyor, bir buçuk ay tatil yapıp geri dönüyorlar. Onunla öz abisi gibi ilgileniyor, okul masraflarını falan ödüyor.” “Neden, biliyor musun?”
“Hayır, bilmiyorum. Sorgulamam da. Oğlum ne yapıyorsa bir bildiği vardır da yapıyordur. Asla kafasızca, hemen fevri şeyler yapmaz; ölçer, biçer, düşünür, kılı kırk yarar. En doğrusu neyse onu yapar.”
Ayşe’nin Yavuz’a neden bu kadar kolay güvendiğini ve kandırıldığını şimdi anlamıştım; sırada bu ağın içindeki o gizemli köstebek vardı. “Polislerden kimi tanıyor…” diyerek zekice laf arasında ağzını aradım.
Bu derin sohbet şifonyerin üzerindeki telefonun acı acı çalmasıyla bölündü. Hamiyet Hanım yavaşça ayağa kalktı, bakışlarındaki o anne şefkatiyle yüzüme baktı: “Rabbim ikinizin de hakkında hayırlısını versin. Nasıl mutlu olacaksanız öyle olsun, ikiniz için de…” diyerek konuşmamızı noktaladı.
“Teşekkür ederim!” Dedim minnetle.
“Ben teşekkür ederim, sohbetinle beni keyiflendirdiğin için…”
Yüzüne tatlı bir tebessüm yerleştirip esprili bir dille ekledi: “Yaz dönüşü sizi şirketimiz bünyesinde satın alma ve pazarlama müdürü olarak aramızda görmek isterim.”
Sözleri karşısında bir an duraksayarak şaşırdım:
“Öyle mi?” Dedim. Kısa sürede toparlanıp ben de aynı ima dolu tonla karşılık verdim: “Birkaç yerle daha mülakata girmiştim, onlar sonuçlanmazsa olabilir… Şartlarınız uygunsa…”
Sözleri yüzeysel olarak şirketi işaret ediyordu ama altındaki asıl ima Yavuz’du, ikimiz de bunu biliyorduk.
Gülümseyerek lafı tamamladı: “Kendimi övmek gibi olmasın, iyi reklam yapıyorum!”
“Kendinizi ne kadar övseniz az… Biraz daha bu odada kalırsam temel atma törenine geçeriz, o yüzden kalkayım ve odama yani geçici odama… ııııı… Yani bir gecelik odama geçeyim,” deyip bocalayınca Hamiyet Hanım hafifçe gülümsedi: “Biz ona temel atma töreni yerine söz, nişan, düğün desek?”
Elimi saygıyla havaya kaldırıp, “Tekrar teşekkür ederim, bana vakit ayırıp kıymetli zamanınızı verdiğiniz için,” dedim ve geri geri adımlarla, mahcubiyetle odadan çıktım…
Hamiyet Hanım’ın odasından çıktıktan sonra koridorda süzülürken Yavuz’un odasından hiç ses gelmiyordu. Ben de adımlarımı kendi odama yönlendirip cam kenarına geçtim. Dışarı baktığımda Yavuz’u terasta öyle çaresiz, kara kara düşünürken gördüm. İçimden zehir gibi bir tatmin duygusu yükseldi: “İşte şimdi oldu… Bundan sonrasını sen düşün artık. Zort oldun, naber!” diye sevinç çığlıkları attım.
Düştüğü bu durum bana o kadar büyük bir zevk verdi ki, bunu sadece uzaktan izlemek yetmedi. Bu hezimeti tam gözlerinin içine bakarak yüzüne vurmanın çok daha eğlenceli olacağını düşünüp yanına doğru yürüdüm. Odasından geçerken sağ taraftaki darmadağın yatağa dönüp bakmadım bile; burayı sadece terasa açılan bir geçit olarak kabul edip dışarı adım attım.
Geldiğimi hissedince bakışlarını hızla benden kaçırdı. Yüzümde engel olamadığım müstehzi bir tebessümle, zevkten dört köşe hâlde sordum: “Ne oldu?”
Sargılı ayağının elverdiği kadar yarım bir dönüş yaptı, boğazı düğümlenmiş gibi zorlukla yutkundu. Elleri kolları havada belli belirsiz anlamsız hareketler yaparken göz kontağı kurmaktan kaçınarak mırıldandı: “Şey… Bizimkiler senin sesini yapay zekâ ile taklit edip ailene mesaj atmış. Ben onu sana söylemeyi unuttum.”
Uydurduğu bu aciz bahaneyle içimdeki o çocuksu zafer hissi anında buharlaştı; boğazıma koca bir yumru oturdu. Doğrudan gözlerinin içine bakıp sordum: “Sen hep böyle misin?”
Yutkunurken gözlerimin içine bakarak, ciddiyetle sordu: “Nasıl?”
“Yalan söylemeyi hiç beceremeyen…”
Bana doğru bir adım atmaya yeltendi, bakışlarını bir an bile kaçırmadan konuştu:
“Nurseli, seni üzen bir şeyden ben asla keyif almam. Bu durumu da kafana çok takıyorsun.”
“Bir şey var, biliyorum…” dedim sesim titreyerek. “Benden daha önemli bir durum olmasaydı bu saate kadar ailem beklemezdi, arardı. Annem… Acaba anneme mi bir şey oldu? Zaten hastaydı…”
Ağlamaya hazır, kırılgan bir hâle bürünmüştüm. Yavuz bakışlarını yumuşatarak beni teselli etmeye çalıştı: “Biraz önce köstebeği aradım. Müsait olunca bana dönecek, o zaman detaylıca sorarım. Bir şey yoktur inşallah, hemen kötüye yorma.”
“Ondan haber gelene kadar ben odada dinleneyim…” dedim çaresizlikle. “Malum, güç toplamam lazım. Annem beni böyle çökmüş görürse çok üzülür.”
Araya biraz da kendimi acındırma payı katarak yavaş adımlarla yan odaya doğru yürüdüm…
~~~~~Yavuz,
Nurseli odaya gittikten sonra Yavuz da annesinin yanına gidecekti fakat tam o sırada telefonu acı acı çalmaya başladı. Hızla odasına dönüp aramayı cevapladı:
“Efendim, ne oldu? Son durumlar ne?”
“Yavuz, burası fena karıştı!”
“Nasıl?”
“Bu kadarını ben de beklemiyordum… Üç ekip birden arıyor. Doğan ayrı, Furkan ve Alp ayrı koldan arıyor. Biraz sonra seni de ararlar.”
“Selim… O nerede?”
“Buraya geldi, esip gürledi ortalıkta! Üç arkadaş neredeyse birbirine giriyordu…”
“Biz dönüyoruz ya, geçer…”
“Ne dönmesi, ne saçmalıyorsun ya sen?”
“Bu kız üç yıldır Selim’le sevgiliymiş, ben bunu bilmiyordum.”
“Ee, ne olmuş yani? Seni sevmediğini bile bile kaçırmadın mı sen bu kızı?”
“Evet, ama bir başkasına da bu kadar derin bir aşkla bağlı olduğunu bilmiyordum! Üç yıllık bir aşkın üstüne kara basan gibi çökemem.”
“Hadi yaa, karşılığı olmayan aşk… Valla çöken öyle bir çöküyor ki hiç affetmiyor! Arkadaşları burada adama saydırdı, utanmasalar tekme tokat döveceklerdi. Nurseli kaçırılırken, müfettiş o üç yıllık aşka çöküyormuş, naber! Bu nasıl aşk, söyler misin?”
“Hazan’la mı?”
“Evet ya! Hazan’la… Selim Bey kızı burada ölmekten beter eden o kadına adeta kupa vermiş! Hadi çıkın gelin, hepimizi atsınlar içeri! Ayşe’yi, beni, sonra… Bir hafta sonra anlasın gerçeği, bunalıma girsin tekrar!”
“Ama… Benden nefret edecek.”
“Daha ne kadar edecek Allah aşkına yaa! Zaten etmiyor mu?.. Kıza acımayı bırak da, asıl sebebine odaklan!”
“Peki Hazan’la Selim ne ara bu kadar ilerledi?”
“Orasını ben de bilmiyorum valla! Ne ara bu kadar sıkı fıkı oldular, ne ara sevgili olup işi bu seviyeye getirdiler hepimiz şaşkınız! Kulağıma gelen bilgiye göre Selim bunu sorgu odasına çekmiş. Soruşturma zamanı aralarında ne yaşandıysa yaşanmış diyorlar…”
“Yani ben Hazan’ı saf dışı bıraksaydım, Selim Nurseli ile yoluna devam edecekti… Öyle mi?”
Telefondaki ses, “Ooofff oooofff! Ne evet diyebiliyorum ne hayır… İki ucu sivri değnek ama biraz öyle galiba, biraz da sebebe bakıyormuş gibime geldi. Hem o açıdan bakmak saçma olur; sen onunkini aldın, o da seninkini. Fifty fifty…” deyip kahkaha attı,
Yavuz, “Ya bi git, ne saçmalıyorsun.” Diyerek kızdı
“O değil de kardeşim, annemin pasaportunu bekleseydik belki de kız kendi isteğiyle sana gelecekti.”
Yavuz derin bir iç çektikten sonra, “Ooff, of, Ayşe’ye kandım! Ne bileyim, o da hastanede, ‘Haftaya geleceğiz’ dedi. Ama, pişman oldu, hepten engel olacak diye acele ettim.”
“Ulan, bu kız sana ne yaptı böyle? Sen böyle bir adam değildin, ne oldu sana oğlum?”
“Âşık oldum abi! Bir bakışına öldüm ben!”
“Bak tekrar söylüyorum, Sakın gelmeyin! Beni dinle, sözümden çıkma. O kız madem aklını başından aldı, sen de onun aklını al!”
“Ailesi Nurseli’yi neden hiç aramamış?
“Sabah Ayşe, ‘Selim abiye gitti’ demiş, ama öncesinde neden aramamışlar bilmiyorum. Biraz sonra evlerine gideceğiz. O zaman öğrenip söylerim.”
“Nurseli’nin annesi hastaymış, bir yolunu bulup bizim oraya aldır, neyi varmış bir baksana.”
“Tamam, sen merak etme buraları. Oradan çıkmayın. Nurseli’ye de dikkat et bak. Aklı kıtdır biraz, ne zaman ne yapacağı hiç belli olmaz.”
“Tamam, ederim.”
~~~~~Nurseli,
Odaya geçip kendimi yatağa bıraktım. Bir süre boş gözlerle tavanı izleyip, “Acaba ne oldu, beni bu saate kadar aramayacak ne geldi başlarına?” diye düşündüm. İç çekişlerimin sayısını bilmiyordum ama bu kuruntuların bana hiçbir faydası olmadığını da gayet iyi biliyordum.
Yerimden doğrulup banyoya girdim. Elimi yüzümü yıkadıktan sonra içimi ferahlatacak güzel bir abdest aldım. Niyetim, sabah ile kaçırdığım diğer vakitleri kaza etmekti. Ancak odada seccade ve başörtüsü olmadığını fark edince istemek için yine Hamiyet Hanım’ın kapısını çaldım. İçeriden ses gelmeyince çaresizce Yavuz’un odasına yöneldim.
Terastan Yavuz’un boğuk sesini duyup adımlarımı hemen cama doğru yönelttim. Yavuz dışarıda, ayakta durmakta zorlanarak tek ayak üstünde durmuş, korkuluklardan destek alıp moralsiz şekilde konuşuyordu. Kapıyı açıp dışarı çıkmak istedim ama kilitliydi.
Camı sertçe tıkırdattım. Yavuz başını çevirip bana baktı, ona elimle “Aç şu kapıyı” işareti yaptım. Topallayarak, adımlarında büyük bir acı taşıyarak yanıma geldi, kapı kolunu çevirdi. Kapı açılır açılmaz daha ben bir şey diyemeden geniş avcuyla ağzımı sıkıca kapattı.
“Hı hıı, anladım, tamam…”
Bir yandan gözlerini gözlerime dikmiş bana bakıyor, bir yandan da telefonu kulağına dayamış konuşuyordu. Ağzımdaki elini çekmesi için çırpınıp işaret ettiğimde, serbest kalan elinin işaret parmağını dudaklarına götürüp bana sertçe “Sus” işareti yaptı. Ben onun avcunun altında ne olduğunu anlamaya çalışırken hırslı bir fısıltıyla sordu: “Diğerlerine ne dedin? Kimler var diyorum,”
***“Haa, Nurseli yanında… Anladım, ben sizi baş başa bırakayım. Göreyim seni, âşık et şu kızı!”
Yavuz soğukkanlılığını koruyarak: “Anladım, tamam, görüşürüz…” deyip telefonu kapattı.
Telefon kapanır kapanmaz elini hışımla yüzümden ittim: “Çek elini! Ne oldu?” Dedim soluk soluğa.
Cevap vermedi. Topallayarak ahşap sandalyeye doğru yürüdü, kendini ağırlıkla üzerine bıraktı ve bakışlarını uzaklardaki koyu mavi denize dikti. Hemen gidip tam karşısına oturdum. “Ne oldu?” Diye sordum, ısrarla cevabını arayarak.
Yavuz sargılı ayağını uzatıp diğer koltuğun üzerine koydu. Dirseğini dizine dayayıp baş ve işaret parmağıyla şakaklarına, derin bir yorgunlukla masaj yapmaya başlayınca sertçe çıkıştım: “Ne düşünüyorsun ya? Sen neden uyumuyorsun? Hani dinlenecektin? Gidecektik, git uyusana!”
***Yavuz konuşulanları düşünüyordu…
Yavuz’un cevap vermediğini görünce ısrarla üzerine gitmeye başladım. “Ne zaman gideceğiz, akşam mı?”
“Nurseli, seni aramaya başlamışlar.”
“Başlasınlar…” dedim “Ne var bunda?” der gibi. Geç bile kalmışlardı.
“Gece gidecektik ama şimdi helikopterle pilotu alacaklar, hamile kadını sorgulayacaklar, Ayşe’ye de gidecekler. Yaşlı teyze de aynı şekilde… Onların hepsini tekrar ayarlayabilmem tam bir hafta sürer. Sıfırdan ayarlayacak olsam en az iki hafta daha buradan çıkmamam lazım!”
Büyük bir hayal kırıklığıyla gözlerinin içine bakarak:
“Bana söz vermiştin!” dedim.
“Yine veriyorum, götüreceğim, söz… Bana biraz zaman ver, ayarlayıp götüreceğim.”
Gözümden dökülen yaşlarla öfkeme engel olamadım. Sehpanın üzerine oturup bağırmaya başladım. Yavuz, yüzündeki acı dolu ifadeye ve kanayan ayağına aldırmadan aniden ayağa kalktı. Sert bir ses tonuyla:
“Bağırma!” derken bir yandan da “Annem duyacak!” telaşıyla kapıları tek tek kapatıyordu.
Çileden çıkmış hâlde ayağa kalkıp hışımla bağırdım:
“Başlarım sana da, annene de! Bırak beni!”
Yavuz bir anda kolumu sıkıp beni kendine doğru çekti: “Bana bak!..”
Ondan kurtulup gitmek için başımı sağa çevirdiğimde, kaldığım odanın aralığından Hamiyet Hanım’ı gördüm. Sabah onun bana yaptığı hamleyi hatırlayarak dişlerimi sıktım ve Yavuz’un dudaklarına doğru yaklaşıp fısıldadım:
“Annen.”
Benim bu beklenmedik yaklaşımımdan cesaret alan Yavuz, sol eliyle yüzümü kavrayıp beni öptü. Hıçkırıklar içinde ağlayarak tepki verdim:
“Canım acıyor…”
“Benim de!”
“Bırak o zaman!”
“Bırakacağım! Anneme bak, orada mı?”
“Yok, gitmiş…”
Yavuz kavradığı kolumu bıraktı, nazikçe parmağıyla gözyaşlarımı sildi. Ancak hemen ardından son derece ciddi ve ürkütücü bir tavra bürünerek sağ bileğimi sıkıca tuttu. Parmaklarıyla yüzümü kavrayıp gözlerimin en derinine baktı:
“Bana bak! Buradan gidene kadar annemi üzmek yok. Ben onun bir damla yaşına dünyayı yakarım, duydun mu? Sen de dâhil olmak üzere kimseyi tanımam, acımam! Senden istediğim buydu, bir güler yüz ve elin… Ama vazgeçtim. Şurada mutlu mesut rolü yaparak bir hafta geçireceğiz, sonra da seni Ayşe’yle geri gönderirim. Merak etme, bu saatten sonra da tınım değilsin! Annemi üzme, başka bir şey istemiyorum, duydun mu? Seninle ilgili hiçbir şey istemiyorum artık ama annemi üzme! Baş başayken bana ne yaparsan yap ama annemin yanında değil! Şimdi odaya geç, dışarı çıkacağım. Ben gelene kadar uslu uslu dur. Anlaşıldı mı? Kapını kilitlemiyorum. Yaramazlık yapmazsan ailenle ilgili bir sürprizim olabilir.”
Yavuz, yavaşça elini yüzümden çekti ve odasından arabanın anahtarını alıp topallayarak gitti.
Başımı hafifçe salladım. Her ne olduysa olmuştu; artık Selim beni arıyordu ve en kısa zamanda da bulacaktı. Bu aşamada oyunu bozmanın bir anlamı veya yararı yoktu. Yavuz’un kelepçe ile götürülmesi beni değil, olsa olsa annesini üzerdi. Bu da tamamen kendi bileceği işti.
Ben, keyifle onun hapse girmesini hayal ederken, Yavuz aksayarak geri geldi. Terastan çıkarken bastığı yerlerde bıraktığı kan izlerini tek tek sildi. Ben boşluğa bakarken o etrafımda sessizce temizlik yaptı, ardından dışarı çıkıp arabasıyla evden ayrıldı.
Onun gidişinin ardından ben de merakla etrafa bakmaya başladım. Evin her yerinde ve bahçede güvenlik kameraları kuruluydu. İstesem de şu an için kafama göre bir şey yapamazdım; kızlar buradan kaçmak istese bile başaramazdı. Bir kere daha Yavuz ile Yılmaz’a içimden lanet ederek çevreyi tanımak adına etrafı inceledim. Kaçacağım zamanı acele etmeden, en doğru anda bulmalıydım. Zira bilmediğim bir alanda acemi gibi bir oraya bir buraya koşturmak istemiyordum.
~~~~~Yavuz, ayağındaki sargı yüzünden arabayı parmak ucuyla basarak güçlükle kullanıyordu. Merkeze yaklaşırken telefonu çaldı, arayan Hazan’dı. Nurseli’nin kaçırıldığını, hastane kayıtlarını incelemek istediğini söyledi.
Yavuz soğukkanlılıkla: “Siz hastaneye gidin, ben hemen Bülent Bey’i arıyorum. Size yardımcı olsun…” dedi.
Telefonu kapattıktan sonra direksiyonu hırsla sıkarak kendi kendine sövdü: “Kafana tüküreyim aptal Yavuz, aptal! Sen birde bu kız yüzünden ölüyordun geri zekalı… Nurseli varken bu kızı düşünen beynine s.çayım! Aptal! Boşu boşuna oyalandın, geri zekalı…”
Arabadan inip bir eczaneden içeri girdi. Etrafa bakındı; çalışan genç: “Buyurun, nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordu.
Yavuz sırayla ihtiyacı olan ilaçları söyleyince görevli: “Bu istediklerinizi reçetesiz veremem, üzgünüm,” dedi.
Yavuz kararsızca etrafa bakınırken içeriden başka bir görevli geldi: “Yavuz Bey, hoş geldiniz!”
Yavuz: “Birkaç ilaç lazım oldu ama arkadaş veremeyeceğini söyledi,” deyince eczanenin sahibi: “Kusura bakmayın arkadaş yeni, sizi bilememiş. Ben yardımcı olayım.” Dedikten sonra, “Aslında en son geldiğinde Okan Bey gerekebilecek bütün ilaçları almıştı,” karşılığını verdi.
Yavuz şaşırarak: “Öyle mi? Keşke sorup çıksaydım,” dedikten sonra hemen Okan’ı aradı. İhtiyacı olanların ne kadarının evde olduğunu öğrendikten sonra telefonu kapattı.
Eczacı merakla: “Doktor Bey, bu istediklerinizle ne yapacaksınız?” diye sordu.
Yavuz bir adım geriye gidip yeri işaret ederek: “Ayağıma dikiş atacağım, uyuşturmak için lazım,” dedi.
Eczacı endişeyle: “Doktor Bey, yardımcı olabiliriz? İsterseniz biz…” deyince Yavuz lafını kesti: “Sağ olun, ‘Kendi yarasını dikemeyen doktor’ dedirtmek istemedim. İki dikişlik yara, sürekli kanadığı için dikmem gerekiyor. Sorun yok yani,” diye kestirip attı.
Eczaneden çıkarken bu kez telefonu tekrar çaldı; arayan Doğan’dı. Nurseli’nin kayıp olduğunu haber verdi. “Evet, biliyorum,” dedi Yavuz gayet soğukkanlı bir ses tonuyla. “Hazan Hanım aradı, ben de hastane arşivine bakması için oraya yönlendirdim.”
Doğan telaşla: “Yavuz Bey, onlara bilgi vermeyin lütfen. Ben hastaneye ulaşmak üzereyim,” deyince Yavuz durumu toparladı: “Ben yardımcı olmak için söylemiştim ama sorun olacaksa çocukları ararım, oyalarlar… Yapabileceğim başka bir şey var mı? Şu an şehir dışındayım, geleyim mi?”
Doğan, “Yok, sağ ol. Bir durum olursa haberleşiriz,” dedi.
Doğan aramayı kapatmadan hemen önce Yavuz ekledi: “Ailesi nasıl? Evlerine hemşire gönderebilirim.”
Doğan derin bir iç çekti: “Yok yok, gerek yok, şimdilik iyiler. Nurseli onları hazırlamış zaten… Bekledikleri bir şeymiş. Onların üzüldüğü başka bir şey var…”
Yavuz merakla sordu: “Anladım… Ev adresini verirsen bizim çocuklar bir kontrol etsinler?”
”Evde değiller ki. Furkan Komiser’in nişanlısının evinde kalıyorlar.”
”Neden acaba, Nurseli geldiğinde evde görmek istemez miydi?”
”Yavuz Abi… ‘Abi’ diyorum samimiyetinden dolayı, kusura bakma. Son bir aydır Nurseli buradan gitmek istiyormuş. Ailesi de kaçırılmasının Selim yüzünden olduğunu düşünüyor. O yüzden annesi o evden çıkmak istedi.”
”Selim ile Nurseli’nin ne bağı var ki?”
”Uzaktan akrabalık bağı var. Nurseli ile evlenseydi daha da yakın olacaklardı ama bu gidişle olmayacak… Nurseli, bir süredir Selim Komiser’in alt komşusuydu…”
”Anladım Doğan’cım. Yapabileceğim bir şey olursa çekinme!”
”Sağ ol abi. Şu kızı bulayım, ailesine vereyim de bir mangala gelirim artık.”
”Her zaman beklerim, gelişmelerden haberdar et.”
”Tamam.”
Yavuz telefonu kapattıktan sonra dikiz aynasına baktı. Yüzündeki hafif tebessümle kendi kendine mırıldandı: “Yine dört ayağının üstüne düştün oğlum… Bekle bakalım Nurseli Hanım, Yavuz’un dünyasına hoş geldin!”
~~~~~Nurseli,
Yavuz gittikten sonra sessiz adımlarla evi gezip detaylı bir alan taraması yaptım ve ardından tekrardan onun odasına geri geldim. Toplamaya bile fırsat bulamadığı darmadağınık yatağın kenarına kadar sokulup komodin kapaklarını açtım. İçeride bir tablet ve laptop görünce heyecandan elim ayağım titremeye başladı.
Hemen cihazları açıp kurcalamak istedim; fakat aniden biri gelecek olursa yakalanmama ihtimalim yoktu. Bu yüzden onları çekmeceden dışarı çıkarmayı göze alamadım, olduğum yerde dizlerimin üzerine çöküp çekmeceye doğru eğildim.
Laptopun şifresini kırıp girmeyi başarmak neredeyse imkânsız görünüyordu. Ben de şansımı denemek için tablete yönelip ekranını açtım. Adını bile daha yeni öğrendiğim bir adamın şifresi ne olabilir diye kara kara düşünmeye başladım. O anlarda içimden, “Keşke hacker olsaydım!” diye az ahlanıp vahlanmadım.
Her iki cihazın da şifresini bir türlü bulamayınca çaresizce pes edip terasa çıktım ve oradan kendi odama geçtim.
Hamiyet Hanım’ın bana verdiği seccadeyi yere serip namazımı kıldıktan sonra, yatağa geçip cenin pozisyonunda kıvrılarak uzandım…
Koskoca evde yapayalnızdım…
~~~~~Yavuz, Doğan ile vedalaşıp telefonu kapattıktan sonra Okan aradı. Emniyete doğru gittiğini söyleyip durumunu sordu.
Yavuz, “Hissettiğim kadarıyla içeride cam parçası kalmış, onu çıkartacağım. Önemli bir şey yok,” deyince Okan, “Yaparken video çek lan, merak ederim.” Dedi
Yavuz, “Tamam, annem çeker.” dedikten sonra merakla ekledi: “Bana baksana, kim lan bu kızların peşinde dört döndüğü Selim?”
Okan kekelediği belli olmasın diye tek kelime kullanarak, “A… Anlamadım?” dedi.
Yavuz, “Senin bile kardeşler arasına aldığın Selim’i soruyorum. Ayşe’nin davasındaki başkomiser değil miydi?” diye üsteledi.
“E… Evet, o.”
“Ben tanıyor muyum?”
“Bi… Bilmem. Ya… Yani sana çiçek mi ne gö… göndermişti.”
Yavuz hırsla, “Yemişim çiçeğini de böceğini de! Soyadı ne bunun?” diye sordu.
Okan tedirginlikle, “Ne… Ne yapacaksın?” dedi.
Yavuz şüpheyle, “Ya sen neden kekeleyerek konuşuyorsun?” diye çıkıştı.
“Y… Yo…”
“Neyse, soyadı ne?”
“Ne yapacaksın d… Dedim?”
“Sosyal medyadan bakacağım; kimmiş bu Kadir İnanır tipli tipi tip,” dedi Yavuz.
Okan panikle etrafına bakınıp kekelememeye çalışarak, “Sosyal medya kullanmayacak kadar yoğun ya, bence yoktur,” dese de Yavuz ısrarla, “İlla onunla ilgili bir haber vardır. Soyadı ne, söyle. Yoksa Doğan Komiser’i mi arayayım?” dedi.
Okan, “G…gerek y…yok ya… S… Soyadı…” deyip etrafına bakındıktan sonra bir çırpıda, “Can, Pekcan!” dedi.
Yavuz, “Tamam. Eve gidince bakacağım, görüşürüz,” deyip telefonu kapattı.
Okan telefonu kapatır kapatmaz hemen Zafer’i arayıp telaşla, “Çabuk bir bot hesap bul, çabuk! Adını da Selim Pekcan yap!” dedi.
Zafer, “Abi bir dur, sakin ol! Ne oldu?” deyince Okan arabayı sağa çekip anlatmaya başladı.
”Biraz önce Yavuz aradı, Selim’i sordu. Sosyal medyadan araştıracakmış.”
Zafer anlam verememiş gibi, “Neyini araştıracakmış ki?” diye sordu.
Okan, “Ne bileyim ben! Nurseli ile Hazan’ın âşık olmasından tipini merak etti galiba,” dedi.
”Eee, sen ne dedin?”
”Ne diyeyim lan! Yıllardır kaçtığın kişi diyemedim, bir de panik oldum, Pekcan dedim.”
”Abi Pekcan ne alaka, başka bir şey düşünemedin mi?”
”O panikle ne diyeceğimi bilemedim. Radyoda Ajda Pekkan çalıyordu, birden Pekcan deyiverdim.”
”Tamam abi, ben hemen bir bakayım.”
”Bana bak, doğru dürüst birini koy, Selim’in dengi olsun. Bir de çok ünlü olmasın ki ileride sorun yaşamayalım,” deyince Zafer gülümseyerek: “Abi, bu kriterleri söyleyip de bana ‘On dakikan var’ demezsin inşallah!” karşılığını verdi.
Okan, “Yok yok, en az bir saatin var. O yoldaydı, ayağına cam batmış, ‘Eve gideyim onu halledeyim’ diyene kadar iki saat geçer,” dedi.
”O zaman ben hemen işe koyulayım,” diyen Zafer telefonu kapatıp hesap bakmaya başladı.
~~~~~Yavuz eve gelince sesler gelen mutfağa doğru yürüdü. Kapının eşiğinde durup:
”Kolay gelsin anneciğim,” dedi.
Hamiyet Hanım başını çevirip, “Sağ ol oğlum, sen ne yaptın?” diye sordu.
Yavuz, “Birkaç şey aldım, gerisi de aşağıda varmış. Okan odayı doldurmuş sağ olsun,” dedi.
Hamiyet Hanım bir yandan çorbanın tadına bakarken, “Şifreyi biliyor musun?” diye sordu.
Yavuz, “Değiştirmediyse biliyorum,” dedikten sonra merakla ekledi: “Nurseli nerede?”
Hamiyet Hanım, “Seccade ve başörtüsü istedi, verdim. O saatten beri de görmedim, dinleniyordur diye rahatsız etmedim,” dedi.
Yavuz, “Ben bir bakayım,” deyip yukarı çıkmaya yeltendi.
Hamiyet Hanım arkasından seslendi: “Oğlum, bir işi iki iş etme! Git aşağıdan gerekli malzemeleri al, sonra çıksana.”
Yavuz, “Merak ettim anne,” deyip merdivenleri tırmandı. Yavaşça kapıya vurup içeri girdi.
Nurseli’yi yatakta uzanmış uyurken görünce yüzünde beliren hafif bir tebessümle geri geri yürüyüp kapıyı sessizce kapattı.
Hamiyet Hanım ile birlikte alt kata inip ecza deposunun önüne geldiler. Kapıdaki şifreyi açan Yavuz, içeride gördükleri karşısında şaşkına döndü.
”Bunlar ne ya! Benim evimde bu kadar malzeme yok,” derken hayretle elektroşok cihazıyla oksijen tüpünü gösterdi.
Hamiyet Hanım derin bir iç çekerek, “Şengül’den sonra arabasına bile bunlardan aldı. ‘O gün doktor olduğum hâlde çaresiz kaldım, bir daha olsun istemiyorum’ dedi,” karşılığını verdi.
”İyi iyi, maşallah… Ben de bakayım da şu yarayı halledeyim,” diyerek odada dikiş atılacak malzemelere göz gezdirdi.
Hamiyet Hanım, “Neden hastaneye gitmedin ki?” diye sorunca da Yavuz: “Ne gerek var? Seninle birlikte yaparız,” dedi.
Hamiyet Hanım tereddütle, “Bana güvenme, yapamayabilirim,” deyince Yavuz başını yana eğip gülümsedi: “Saçmalama anne ya, kadın doğurtmaktan daha zor değil!”
Hamiyet Hanım, “Onunla bu bir mi?” derken ikisi birlikte odaya doğru yürüdüler.
Yavuz odaya gelip yatağa oturdu ve sargısını çözerek yarayı açtı. Hamiyet Hanım yaraya bakıp derin bir iç çekti:
“Ah ah, dinlemedin beni, enfeksiyon kapmış.”
Yavuz yaraya bakıp, “Ben de bu kadar beklemiyordum… Sen de bastırdın da bastırdın,” dedi.
Hamiyet Hanım, “Ne yapayım, sen de beni sinir etmeseydin,” diyerek kendini savundu.
Yavuz, “İğnemi yapabilir misin?” diye sordu.
“Ben yapmasam olmaz mı?”
“Nedenmiş acaba? Sen iyi alıştın yardımcılara. Babam seni boşuna mı okuttu?”
“Peki baban seni boşuna mı okuttu?”
“Valla kusura bakma, kaytaran sensin. Döndüğümüzde bazı değişiklikler yapacağım, ona göre. Eskisi kadar rahat olamayacaksınız doktor hanım.”
Hamiyet Hanım başını hafifçe iki yana sallayarak, “Aaayyyhhh sevsinler! Kusura bakma ama bu şekilde hangi hastaneye gidersem oraya alınırım, beni sınama,” dedi.
Yavuz gülümsedi: “Senin işine bir şey dediğim yok. Unutma ki nereye gidersen git, bu kadar basit bir iğneyi de yapmanı isterler yani.”
“Ben yapamam demedim be, sana yapmak istemiyorum.”
Yavuz anestezi iğnesini ve ilacı annesine uzatarak, “Annelik duygusunu bir tarafa bırak da işine yoğunlaş. Ben yarayı temizleyene kadar şunları hazırla,” dedi.
Yavuz yaraya hemen batticon döktü. Hamiyet Hanım iğneyi yaptıktan sonra Yavuz bölgenin uyuşup uyuşmadığını anlamak için dikkatle kontrol etti. Yavuz neşterle yarayı genişletip enfeksiyonlu kısmı titizlikle temizledi. İçinde sıkışıp kalan cam parçasını görünce onu da çıkardı.
Annesine bakıp, “Ateşleneceğim, birkaç saat sende kalırım,” dedi.
Hamiyet Hanım komodinin üzerinde duran ilaçlara göz gezdirdi: “Tamam, ben hallederim, merak etme. Sen damar yolunu aç bana, yeter.”
Yavuz, “Seruma gerek yok. Antibiyotikle başla, ateşin durumuna göre süreyi kısalt,” deyince annesi gülerek gayri ciddi bir tavırla, “Emredersiniz Doktor Bey!” dedi.
Yavuz ayağına beş dikiş atıp yarayı güzelce sardıktan sonra, “Alabilirsin,” dedi.
Annesi bacağı tuttuğu sırada Yavuz da Hamiyet Hanım’ın sağ bileğini yakaladı. Ağlamaklı bir ses tonuyla, “Keşke…” deyip bileğini öptü.
Hamiyet Hanım, “Yavuuuzz! Lütfen!” diyerek bileğini geriye çekti. “Ben ayağını tutsam, sen de kendini kaydırarak yatabilir misin?” diye sordu.
Yavuz başını hafifçe salladı. Hamiyet Hanım bacağını tuttu; Yavuz geriye doğru uzanırken ayağını yavaşça yumuşak yastığın üzerine bıraktı. “Hadi uyu biraz.”
Yavuz, “Uykum yok. Seninle konuşmaya gelecektim, fırsat olmadı. Halamlardayken nasıl geçti, neler yaptın?” diye sordu.
Hamiyet Hanım köşedeki berjeri yatağın yanına çekip Yavuz’a doğru oturdu: “Öyle işte, eniştenin tatili olmadığı için bu sene oradaydık.”
“Sen değilmişsin ama… Bir haftadan fazla kayboldu dediler. Nereye gittin?”
Hamiyet Hanım şaşırmış gibi, “Kiiimm, ben mi? Yooo,” dedi.
“Annneeee!”
“İki gün sadece yaa!”
“Annnneee!”
“Yemin ederim bir hafta, fazla değildi.”
“Arabanla neden gitmedin?”
“Çıkarken yorgundum, Allah korusun kaza falan olur diye.”
“Seni kim götürdü?”
“Enişten ile halan.”
“Nereye?”
Hamiyet Hanım sitemle ellerini iki yana açtı: “Aaaa, Yavuz yeter ama! Sorgu memuru musun ayol? Biraz kafa dinlemek istedim, gittim.”
“Babam gibi mi?”
“Anlamadım?”
“Anne, lütfen… Söyle artık. Babam nerede?”
Hamiyet Hanım endişeyle, “Yavuz, iyice delirdin artık. İlacın etkisi midir nedir, ateşlenmeye mi başladın?” deyip alnına dokunmak istedi.
Yavuz annesinin elini havada tutarak, “Anne, bir kere… Yemin ederim bir kere ağzından öldüğünü duysam ikna olacağım. Ama sen yıllardır ‘Babamın arkasından gitti’ diye ağladın,” dedi.
“Kelimelerin ne önemi var Allah aşkına? Öyle de gitmiş olmuyor mu?”
“Babamın o gece söylediğini hatırlıyorum anne. Sadece ben değil; Okan da, abim de öldüğüne inanmıyoruz. Kendi yok ama gölgesi peşimizde anne… Varlığını hissediyorum.”
“DNA’sını siz yaptınız Yavuz, neyine inanmıyorsun?”
“Yarısı kırık, belki de bir süredir ağrıyan çürük bir dişten ve etrafa bulaşan birkaç damla kandan birinin öldüğü kanısına varmamızı bekleme! O beden babamın değildi. Babam benim gözlerimin içine bakarak sordu; ‘Ben de bu Polat gibi yapsam, yüzümü değiştirsem tanır mıydın beni?’ diye. Sana değil, bana sordu!”
“Yavuz, sonradan dedi ya ‘şaka yaptım’ diye…”
“Evet, kurdun aklına kuzuyu düşürüp, seni de ağlatarak odaya göndermeden bir dakika kadar önce öyle bir şey söyleyerek sıyrılmaya çalıştı, hatırlıyorum.”
Hamiyet Hanım derin bir iç çekerek ayağa kalktı: “Neye inanmak istiyorsanız ona inanın oğlum, siz bilirsiniz.”
Yavuz arkasından seslendi: “Söyle o zaman, her yıl halamlara gelme bahanesiyle bir hafta nereye gidiyorsun?”
Hamiyet Hanım kapıya doğru yürürken söylenmeye başladı: “Yılda bir hafta kendime ayırdığım konfor alanıma da karışın, tam olsun Yavuz! Tamam oğlum tamam, bir daha gitmem, evden hastaneye, hastaneden eve. Oldu mu? Sizi memnun edebildim mi?”
Yavuz’un kelimelerini yanıtlamadan havada bırakarak odadan çıktı ve kendi odasına geçti.
Yavuz annesinin arkasından mırıldandı: “Kaç anacığım, kaç… Elbet bir gün yakalanacaksınız.”
Ardından gözlerini tavana dikerek sakince uyumaya çalıştı.
~~~~~Nurseli,
İki üç defa gözlerimi kırpıştırıp uyandığımda yerimde sıçradım ve istem dışı kollarımı göğsümde çapraz yaptım.
Kıyafetlerim üzerimdeydi ama saat yine epey geç olmuştu. “Ben neden bu kadar uyuyorum ya?” diye kendi kendimi sorguya çekerek kapıya doğru yürüdüm.
Bütün mahremiyeti hiçe sayan banyo kapısının önüne gelip işaret parmağımı kullanarak kapıyı ardına kadar ittim. Market kapısı gibi itenin kolayca açabildiği bu kapının arkadan bir düğmeyle kilitlenmesi ve şifreyle açılması benim için mucize gibi bir şeydi; ama şifreyi bilenler ile aynı evde kalınca o kilidin de bir anlamı kalmıyordu.
“Tuvaletini yapmak için de şifre kullanmazsın be!” diye kendi kendime söylenerek elimi yüzümü yıkadım.
“Bu odanın projesini çizen mimarın kaleminin gezdiği kâğıdı üreten fabrikanın temelini atan inşaatçıyı kovalasınlar emi!” diyerek içimden kendime has küfürler türetip utana sıkıla klozete oturdum.
Düğmeye dokunmasan bile sensörlerle aydınlatılan banyoda kendimi sakınarak tuvaletimi yapmaya başladım; çünkü burada da bir kamera olabileceğinden ciddi ciddi şüpheleniyordum.
İşim bitince elimi güzelce yıkayıp banyodan çıktım. Giderken bana “Ailenle ilgili bir sürprizim olabilir,” dediği aklıma gelince hiç vakit kaybetmeden hemen Yavuz’un odasına doğru yöneldim…
Yavuz’un ayağı tıpkı benimki gibi sarılı ve yastığın üzerindeydi. Bir an o günlere geri gittim, sanki boşluğa düşer gibi oldum. Neden ve ne yaşadığıma anlam vermeye çalışırken öylece ayağına bakıyordum.
O kadar savunmasız yatıyordu ki… Ayağının altındaki yastığı yüzüne bastırsam ne zaman uyanırdı kim bilir.
Derin bir nefes çekip başucuna doğru bir adım attım. Boncuk boncuk terlerken bir yandan da sayıklıyordu. Son iki kelimeyi, yani “se-liii” sesini net duyduktan sonra, “Bu hâlde bile adımı sayıklıyorsun ya, pes… Bütün erkeklerin akıl tutulmasının toplamının yüzde elli birini almış olman ne kadar üzücü,” diyerek ona acıdım.
Yavuz yine inleyip, “Anne…” deyince, “Besle büyüt kargayı, bu olsa gerek. Nankör evlat, anasından önce beni sayıklıyor,” dedim.
Ona doğru bir adım daha attım. Belimi hafifçe eğip alnına dokundum: “Uuuvvv, yanıyor bu! Cehenneme kalmadan burada mı başladın ne?”
Komodinin üzerinde duran ilaçlara bakıp, “Antibiyotik ve ağrı kesici… Geri zekalı, tek elli kadın bunu nasıl vursun?” dedikten sonra ilaçların prospektüslerini okudum. Gördüğüm kadarıyla hiçbirine dokunulmamıştı.
İlk olarak antibiyotik ile ağrı kesici ilacı şırıngaya çektim. Daha sonrasında, “Eee, ben bunu neresine vuracağım şimdi?” dedim; Hilde’nin bize gösterdiği yerleri düşünüp mabadına yapmaktan çekinerek…
Derin bir nefes alıp üzerindeki nevresimi tuttum, sonra geri bıraktım. “Ateşini başka türlü de düşürebilirim belki ya,” diyerek iğneyi aldığım yere bıraktım.
Çekmeceyi açıp bir atletini aldım. İlk olarak bir diş darbesi atıp gerisini elimle yırttım. Banyoya gidip ıslattığım atlet parçalarını alnına yapıştırdım, sonrasında parmak uçlarımla koltuk altlarına tıkıştırdım.
Soğuk tamponun yeterli olmadığını görünce, “Ben Hamiyet hanıma tarif etsem, yapabilir mi acaba?” diye düşündüm. Hemen ardından biraz önceki kanaatime geri döndüm: “Tek elle nasıl yapsın ya, sen de mi geri zekalısın?” deyip kendime kızdım.
“Aaahhh Selim ah, beni ne hallere düşürdün?” diyerek durup dururken gıyabında onu da azarladıktan sonra elim titreyerek nevresimin ucunu tekrar kaldırdım. Yavuz şortluydu. “Neyse bari…” deyip nevresimi tamamen ortaya doğru açtım.
İğneyi o uyanmadan yapmanın bir yolunu bulmam lazımdı. Ya da ben yaparken yüzünü görmemem gerekiyordu. İlk olarak sargılı ayağını kaldırıp yana atmayı düşündüm ama çok ağırdı. “Allah’ım, ‘insan yükü ağır olur’ derlerdi, ne demek istediklerini şimdi daha iyi anladım. Ben bunu nasıl döndüreceğim?” diye düşündüm.
Ayağı aldığım gibi yerine bırakıp bezleri almaya yeltendiğim anda Yavuz bileğimi tuttu: “Korkma, iyiyim,” dedikten sonra yavaşça arkasını döndü.
Kulağına eğildim: “Seni ben haklayacağım, benim elimden ölmeyeceksin diye endişe ettim,” dedim.
Yavuz, “Yapıyorsan yap, bunu herkese yaptırmam,” deyip şortunu aşağıya indirdi.
Gözümün birini kapatıp diğerini de kısarak yanına oturdum. Hilde’nin tarifiyle vurulacak kısmı belirledim; kolonyalı pamukla silip iğneyi yaptım. Pamuğu bastırıp: “Dönebilecek misin peki?” diye sordum.
Yavuz sözlü cevap vermek yerine eyleme dökerek eski şekline geri döndü.
Kendimden bildiğim kadarıyla, “Dikiş mi attırdın?” diye sordum.
Gözleri bir kapanıp bir açılarak uykulu şekilde, “Hıııı hıııı…” dedi.
Çok da önemsemeyen bir ses tonuyla, “Kaç dikiş?” dedim.
“Beş.”
“O kadar uzun muymuş?”
Güç toplayan derin bir nefes çekip, “İçeride cam kalmış, ayağa kalkınca da derine girmiş,” dedi.
“Doktor ne dedi?”
“Hııı?”
“Doktor diyorum, ne yap dedi?”
“ ‘Evdeki o güzel kız sana iyi baksın geçer, seni üzmesin’ dedi.”
“Her doktorun dediği de yapılmaz, değil mi? Benim doktorum da bana birçok şey söyledi, hiçbirini yapmadım.”
“Bunu da yapmayacaksın yani!”
“Aynen,” dediğimde yine gözlerini yumdu ve, “Çok uykum var…” diyerek bir daha açmadı.
Yavuz uyuyunca ateşi düşene kadar pamukla tampon yapmaya devam ettim. Yanak ve dudaklarının kırmızılığı çok komiğime gitmişti. O gece Yavuz’un bana yaptığı gibi ben de hafifçe yüzüne dokundum, biriken terlerini sildim. İşaret parmağımla dudaklarına bastırıp yaklaşık bir yıldır merak ettiğim şeyi düşündüm; “Gerçek miymiş bu ya!” diye geçirdim içimden.
Yavuz kendini iyi hissedip uyanınca bana söz verdiği şeyi söyleyecek diye ümit ederek berjerde beklemeye başladım. Bir süre sağa, bir süre sola dönüp durdum; fakat bir türlü rahat edemeyince ayağa kalktım. Yatağın diğer tarafına Yavuz’a eeennn uzak kalan kısma geçip sakince oturdum.
Kollarımı göğsümde bağlayıp her zamanki gibi günümün hatalarını içimden tek tek geçirmeye, kendimi sorgulamaya başladım. Göz kapaklarımın ağırlaştığını, başım yaslandığım yerden omzuma doğru düşünce fark edebildim.
“Haaa…” diyerek irkilip etrafa bakındıktan sonra sırtıma aldığım yastığı dikine çevirdim. Başımı üzerine koyarak gözlerimi hafifçe yumup oturduğum yerden kestirmeye başladım…
~~~~~Yavuz, üzerinde ağır bir yük hissedince gözlerini açıp bir süre tavana baktı. Ağırlığı özellikle sol tarafında hissedince başını yavaşça o tarafa çevirdi; dudakları tam da Nurseli’nin yumuşak saçlarına değdi.
Boğazındaki kuruluk hissini geçirmek için yutkunduktan sonra fısıltıyla: “Nurseli?” diye seslendi.
Nurseli adını duyunca, Yavuz’un üzerine attığı sol bacağını hafifçe yukarı doğru hareket ettirdi.
Yavuz, “Yine mi ya…” deyip sızlanırken aniden o geceyi hatırladı.
Kendi kendine mırıldandı:
“Kusura bakmayın küçük hanım, ama bu sefer kanıtlarla konuşacağım.”
Komodinin üzerindeki telefonu eline aldı. Ekranı açtığında bir bildirimle karşılaştı; Nurseli daha önce birkaç defa şifreyi denemişti.
”Açıp ne yapacaktın acaba?” dedikten sonra kamerayı açtı ve kaydı başlattı.
Kameraya doğru fısıldayarak konuşmaya başladı: “Evet, yine sen ve ben. Gördüğün gibi, o gece ki kadar olamasa da neredeyse çıplaksın ve beni yine uykumdan uyandırıyorsun. Ya tamam, beni uyandır sorun değil, sohbet ederiz de… Onu neden uyandırıyorsun? O acımaz; o, o şerefsizin teki.”
Lafını bitirirken kamerayı tam erkekliğinin üzerinde duran Nurseli’nin bacağına çevirdi:
“Bu sefer boş değilim Nurseli Hanım. Uyandığında kendini böyle görüp bana kızacak olursan eğer, bu videoyu sana izleteceğim. Bak, sol kolum tamamen altında. Görüyor musun? Seni hissedip uyanmasaydım sabaha kadar uyanmazdım. Neyse, şimdi önce bunu, sonra da gözlerimi kapatıp tekrar uyumaya çalışacağım. Çalışacağım diyorum çünkü sen bu haldeyken biraz zor olacak.” Deyip videoyu kaydetti ve durdurdu.
Telefonu tekrar yanına koyup Nurseli’nin tepkisini merak ederek içinden, “Kolumu bir alsam da azıcık da ben sarılsam mı?” diye geçirdi.
Hiçbir kıpırdanma görmeyince, kolunu yavaşça Nurseli’nin altından çekip boynuna doğru doladı. Nurseli de bu hareketle ayağını kaldırıp kendini düzeltti ve tekrar bacağına götürdü.
Yavuz, ayağını sert indirecek korkusu ile hafifçe inledi,
“Iııııığğğğ…” diyerek dikişli ayağı için endişelenirken bir yandan da içini rahatlattı: “Allah’a şükür ki yara altta.”
Sağ eliyle Nurseli’nin bacağını dizinden tutup tekrar yukarıya çekti: “Düşündüm de, bunun burada durması benim sağlığım için daha iyi.”
Daha sonra üzerindeki krop sütyenin askısını tutup iç çekerek mırıldandı: “Azıcık açsam?”
Nefesi kesilip yutkunma ihtiyacı hissederken, parmağının sırtıyla omzuna dokunmaya başladı:
“Neden ulan, neden? Neden sana karşı koyamıyorum? Nerede âşık olacağı kişide kalp güzelliği arayan Yavuz, nerede?” diyerek kendine kızdı.
Biraz daha soluna doğru dönüp, “Üzgünüm Nurseli Hanım ama Yavuz Aslaner bu şansı geri tepemeyecek,” derken eliyle yüzündeki saçları geriye doğru taradı ve dudaklarını öpmeye başladı.
Nurseli’nin hafifçe kıpırdanması ve öpücüğe karşılık vermesiyle bir an gözlerini açtı; uyandı mı diye hemen yüzüne baktı. Nurseli hâlâ uykudaydı ve uykusunda karşılık veriyordu.
”Oğlum, bunun sonu tokat olsa da yapacağım,” deyip tekrar dudaklarına yaklaştı.
Nurseli’nin nefesini tam yüzünde hissettiği an, onun dudaklarından dökülen fısıltıyı duydu:
“Selim…”
Yavuz elini anında yüzünden çekerek bitkin bir hâlde kendini geriye bıraktı. Sinirden hızlı hızlı nefes alıp verirken, “Ulan…” kelimesiyle bütün öfkesini özetledi.
İçinden kendini sakinleştirmeye çalıştı: “Bırak oğlum ya, ne hâli varsa görsün. Sen de kapat gözünü, görme. Hayatında hiç mi ay gibi parlak, Güneş gibi sıcak, mis gibi kokan kız görmedin? Selin’i düşün, bebekliğini… Onunla geçirdiğin günleri hayal et. Hadi…” deyip gözlerini sıkıca kapattı.
Kendi kendine bir hayal kurmaya başladı: “Selin yanında bak, onunla el elesin. Yavaş yürüt de düşmesin. Eli ile dizi kanamasın. Sahilde geziyorsun. Ona sözün vardı, ‘Bizim oralarda deniz kenarında gezeceğiz’ demiştin. İşte şu an tam oradasınız. İleride iskele var, oradan denize taş atın. En güzeli… Evet… Aha, o da ne?! Nurseli, mayo ile yatmış güneşleniyor… Gel bebeğim gel, oradan gitmeyelim… Dön bu tarafa. Sen acıkmışsındır, eve gidelim… Bak, yukarıdaki en tepede bir ev var ya, ormanın içinde, dağın eteklerinde; orası bizim ev. Hadi, hadi gidelim… Anam yine sana pişi yapsın, en sevdiğinden… Ben de arasına peynir ezip sana vereyim… Bu peynir senin annenin yaptığı kadar güzel değil ama olsun… Aha… Olamaz… Yine o… Nurseli… Bu sefer de duş musluğu altında yıkanıyor… Ooofff…”
Yavuz gözlerini hırsla açtı. Derin bir nefes çekip hışımla:
“Sen rüyanda sevdiğin ile kim bilir ne hâldesin. Ben geçmişi bile hayal edemiyorum. Kalk git üstümden!” dedi ve Nurseli’nin kolunu üzerinden itti.
Nurseli kıpırdanmaya başlayınca da hiç uyanmamış numarası yapmak için başını sağa çevirip hemen gözlerini yumdu…
~~~~~Nurseli,
Birkaç saat önceki gibi gözlerimi açtığımda, tenimde inanılmaz derecede yüksek bir sıcaklık hissedip panikle yerimden fırladım. İlkinde giyiniktim ama bu sefer üzerimde neredeyse hiçbir şey yoktu, tamamen çıplak sayılırdım.
Endişeyle hemen yanımda yatan Yavuz’a baktım. Neyse ki hâlâ aldığı ilacın etkisindeydi ve mışıl mışıl uyuyordu. Ona hiçbir şey hissettirmeden hemen üzerimi giyindim ve sessiz adımlarla yavaşça odadan çıktım.
Üzerimi düzeltirken o sırada Hamiyet Hanım elinde bir bardak ve sürahi ile koridordan kendi odasına doğru geçiyordu. Beni görünce imalı bir tebessümle:
“Odana yemek bıraktım acıkınca yersin diye ama sen yiyeceğini çoktan yemişsin gibi… İyi geceler,” deyip odasına girdi.
Sabah kahvaltısı bile yapmamış olduğum için vakit kaybetmeden hemen odaya geçtim. Şifonyerin üzerine bırakılmış yemekleri görür görmez büyük bir iştahla yemeye başladım. İki seferdir üst üste bu kadar ağır ve dalgın uyumam, son zamanlarda ruhen ve bedenen ne kadar çok yorulduğumu bir kez daha düşünmeme sebep oluyordu.
Yemeğimi bitirip geciken yatsı namazımı da kıldıktan sonra, odadaki camın kenarına geçip sessizce dışarıyı izlemeye başladım. Normal şartlarda İstanbul’da olsak havanın oldukça soğuk olması gerekiyordu; oysa burası neredeyse üzerimdekileri çıkarttıracak kadar sıcaktı.
Bahara bu kadar erken giren bu gizemli şehir acaba neresiydi?
~~~~~ Ertesi sabah Furkan, masanın üzerine saçılmış dosyalara hararetli ve dikkatli bir şekilde bakarken Mert odaya girdi. Masanın üzerindeki dağınıklığı ve Furkan’ın yorgun halini süzüp konuştu:
“Komiserim, günaydın diyeceğim ama hiç gitmemiş gibi bir haliniz var.”
Furkan, geceden beri masanın başından kalkmadığı her halinden belli olacak şekilde, başını dosyalardan kaldırmadan cevapladı: “Bir şeyi atlıyorum ama ne? Ne?”
Mert, şüpheci ve endişeli adımlarla masaya yaklaştı: “Komiserim, iyi misiniz?”
“Hayır Mert, değilim. Kafayı toplamanın zamanı geldi kardeşim.”
Mert sandalyenin kenarına tutunup sordu:
“Tam olarak ne düşündüğünüzü sorabilir miyim?”
Furkan elindeki kalemi masaya bırakıp derin bir nefes aldı:
“Ben bir yıldır yanlış sularda yüzüyorum Mert. At gözlüğü ile baktım durdum. Nurseli’yi anlamadım, oysa kız bana açık açık söyledi ama ben vicdanım yüzünden başka şeye yoğunlaştım durdum.”
“Komiserim?”
Furkan gözlerini bir noktaya dikip anlatmaya devam etti: “Mert, bu basit bir intikam değildi. Beni susturma çabası değildi. Sadece bana da değildi. Nurseli’nin de dediği gibi, bu Yağız her kimse ona yapılmış bir şeydi. Ben bir yıldır o geceyi Nurseli’ye yaşattığı için pişman etme arzusuna kapılıp Yağız Efe kovalayıp durdum. Oysa onu tuzağa düşürenleri bulsam olay çoktan çözülecekti.”
Mert bir an duraksadı; aydınlanma yaşamış gibi gözlerini açarak sordu: “Komiserim, ben doğru mu anlıyorum? Biz şimdi Nurseli’yi aramayı bırakıp, Yağız’a kötülük yapmak isteyenleri mi bulacağız?”
“Bak Mert; Yılmaz, ben, Yağız… Bir masanın ayaklarıydık. Yılmaz ne oldu? Öldü. Beni de sevdiğimden vurup bitirmeye çalıştılar.”
Mert parçaları zihninde birleştirip başıyla onayladı: “Bu durumda, Nurseli’yi kardeşiniz ile karıştırmayıp, direkt Yağız’ı sevdiği ile vurmuş olabilirler mi? Bunu mu anlıyoruz?”
“Aynen öyle! Yağız Efe’ye giden yolu onun düşmanlarının yolunda arayacağız. Göreve başladığımdan beri baktığım bütün dosyaları inceleyeceğim.”
Mert aklına gelen ihtimalle hafifçe öne eğildi: “Bunu Selim Komiserimize söyleyecek misiniz?”
Furkan bakışlarını sertleştirerek kesin bir dille karşılık verdi: “Nurseli en son Selim’i aramış. Onun şu an vicdanını bir kenara bırakması lazım, onu da bekleyemem.”