~~~~~Nurseli,
Huzur içinde gerilerek uyanırken, bu tatlı hissiyatın sebebinin penceremden içeri dolan ve dışarıda cıvıldaşan kuşların eğlenceli sesleri olduğunu düşündüm. Çenemle birlikte uykudan tutulan diğer yerlerimi esnetirken bir yandan da seslerin geldiği pencereye doğru baktım. Güneş ışıkları odanın ortasına kadar süzülüyordu.
Her ne kadar kuş tüyü bir yatakta yatıp kuş sesleriyle uyanacak kadar konforlu görünsem de, yine de bulunmaktan mutlu olmadığım bir yerdeydim ve bir an önce buradan gitmek istiyordum. Bunu da olabildiğince erken yapmak niyetiyle yavaşça yerimden kalktım; kendime çekidüzen verip doğruca yan odaya geçtim ve kapıyı araladım.
Yatak dağınıktı ama boştu. “Nerede bu?” der gibi merakla etrafa bakarken, Yavuz’u banyo kapısının önünde durmuş, omzunu duvara yaslamış bir hâlde şaşkın gözlerle bana bakarken gördüm.
“Neee?” dedim, kaşlarımı hafifçe çatarak ve neden öyle baktığını sorgularcasına.
Yavuz yüzümdeki ifadeden rahatsız olmuş gibi boynunu iki yana sallayarak, “Bir şey yok” der gibi bakmaya devam etti.
Ayağına göz ucuyla bakıp, “Eee, nasılsın? Ne zaman gidiyoruz?” diye sordum, konuyu doğrudan kaçış isteğime getirerek.
Söylemem gereken asıl nezaket cümlesini yüzüme vururcasına duraksadı, ardından hafif alaycı bir sesle, “Sana da günaydın. Gece ağrım çoktu, pek uyuyamadım. Düşündüğün için teşekkürler,” dedi.
Geceki ateşlenmesini ve başucundaki o hâlini hiç umursamıyormuş gibi bir tavır takınarak, “Doktorun verdiği ağrı kesici işe yaramadı mı? Gece gayet uyuyor gibiydin?” dedim.
“Uyusam da ağrıyı hissediyordum,” diye mırıldandı gözlerini üzerimden ayırmadan.
“Kendin kaşındın, hiç şikayetlenme.”
“Eee, sen ne yaptın? Gece rahat uyudun mu?”
“Düşman evinde ne kadar uyunursa o kadar işte… Diken üstünde,” dedim dik bir duruş sergileyerek.
Beni süzüp hafifçe gülümsedi:
“Öyle mi? Bir ara gözümü açtığımda seni yanımda gördüm sanki.”
Gayet rahat ve kendinden emin bir tavır takınarak, “Ailem hakkında söyleyeceğin şeyi merak ettiğim için bekledim. Oturduğum yerde içim geçmiş, o kadar,” dedim.
Yavuz adımlarını yavaşça bana doğru yöneltti, gözlerimin içine bakarak, “Bir şey sorabilir miyim? Sen benden korkmuyor musun? O geceki gibi bir şey yapmamdan endişe etmiyor musun? Yani çok rahatsın da, sebebini merak ettim,” diye sordu.
Ben de omuzlarımı dikleştirip bir adım daha yaklaştım ve tehditkar şekilde konuştum: “Birincisi; ayağını fil ezse bu kadar kötü yapmazdı, ondan dolayı bir halt yapamayacağını biliyorum. İkincisi de savunma sanatlarında yeteri kadar eğitim aldım. Bana karşı en ufak bir yaklaşma girişiminde seni doğduğuna pişman ederim, de ondan.”
“Kendine o kadar güveniyorsun yani?”
“Evet.”
“Ya uykunda yaparsam?”
İnanmayan bir edayla başımı sallayıp, “Yapamazsın!” dedim.
“Neden?”
“Çünkü benim uykum çok hafiftir.”
Yavuz bana doğru bir adım daha yaklaşıp sesini iyice kıstı:
“Yani gaflete düşüp yaklaşsam… Mesela öpseydim seni, hisseder miydin?”
“Aklından bile geçirme! Hemen uyanırım, anında. Annem hep ‘Kuş uykusuna mı yatıyorsun kızım ne?’ der.”
Muzip bir ifadeyle yüzüme baktı:
“Öyle mi? Oysa bana kış uykusuna yatmışsın gibi geldi… İyi ki yapmamışım o zaman.”
“Valla ben seni uyarıyorum. Vücut bütünlüğünü korumak istiyorsan, kendine mukayyet ol. ‘Aman üzülmesin’ dediğin o kadına bir yalan daha söylemek istemiyorsan diğer ayağını denk al,” dedim parmağımla onu işaret ederek.
Yavuz arkasındaki banyoyu işaret ederek, “Olur. Uyardığın için teşekkür ederim. İzin verirsen gireceğim,” dedi.
“Tamam,” deyip odadan çıktım ve hızlanan adımlarla kendi odama geri döndüm.
Ben de doğrudan banyoya geçip aynaya baktığımda, uyumaktan gözlerimin şiştiğini fark ettim. Elimi yüzümü soğuk suyla güzelce yıkayıp banyo dolabının akordeon kapısını açtım. İçeride kendi kullandığım diş macunu ve fırçamın birebir aynısını görünce gözlerim doldu. Hüzünle, “Aaahhh Ayşem aaahhh…” dedim sesli bir şekilde.
Dişlerimi fırçalayıp abdestimi aldıktan sonra vaktinde kılamadığım sabah namazını eda ettim. Başörtümü arkadan hızlıca bağlayıp odanın kapısını açtığımda, tam o sırada yan odanın kapısının da hareketlendiğini fark edip duraksadım.
Yavuz, bütün ağırlığını sol ayağına vermiş bir hâlde yaralı bacağını korumaya çalışarak adeta bir ceylan gibi sekerek dışarı çıktı. Beni kapı eşiğinde görünce ansızın ışık görmüş tavşan gibi sırıtmaya başladı.
Neden öyle baktığını anlamaya çalışarak, “Neee?” der gibi başımı iki yana salladım.
Yavuz başımdaki örtüyü işaret ederek, “Yakışmış,” deyince bir anda sinirlerime hâkim olamadım. Tek bir seri hamleyle başımdaki örtüyü çekip çıkardım ve hemen yanı başımızdaki Hamiyet Hanım’ın kapı koluna sıkıştırdım.
Yavuz’un yüzü anında asıldı. Ciddi bir ses tonuyla, “Birine kızarak Allah’ın sana farz kıldığını kendine haram etme,” dedi.
Dudaklarımda beliren alaycı bir tavırla, “Yavuz Hoca’yla Huzura Doğru’yu dinlediniz!” deyip gözlerimi devirdim.
Sözlerim üzerine derin bir iç çekerek, “Haklısın… O kadar günahla benim bir şey söylememem lazım,” dedi. Ardından gözlerini merdivenlere çevirip, “Bana yardım eder misin?” diye ekledi.
Bu konuda ne kadar usta olduğumu göstermek için, “Dur dur, sana nasıl ineceğini göstereyim. Bu konuda kıdemliyim,” deyip hemen önüne geçtim. Yıllar önce kendi ayağım sakatlandığında yaptığım gibi bir ayağımı yukarı kaldırdım.
“İşte tam olarak böyle yapacaksın,” deyip tek ayağımın üzerinde bir basamak aşağı indim.
Hem Yavuz’un arkamdan gelip gelmediğini kontrol etmek için arkama bakıyor hem de bir basamak daha inmeye çalışıyordum ki bir anda iki ayağım birbirine dolandı. Denge hissim tamamen kayboldu. Zihnimden saliseler içinde Hilde gibi baş üstü merdivenlerden yuvarlanacağım düşüncesi geçerken, Yavuz havada bileğimi yakalayıp beni hızla kendine doğru çekti.
Ben de can havliyle refleks olarak diğer elimle onun güçlü koluna sıkıca sarıldım. Korkudan kalbim güm güm atarken bir süre titreyerek öylece kaldık.
Yavuz zorlanarak, “Tut artık!” deyince panikle kendimi geriye çektim.
Yavuz benim dengemi sağlayabilmek için farkında olmadan iki basamak birden aşağı inmişti. Şimdi yaralı ayağının üzerinde duruyor; bir eliyle merdiven trabzanlarına sıkıca tutunurken diğer eliyle de beni dengede tutmaya çalışıyordu.
Bakışlarım basamaklardaki taze kırmızı lekeye kaydı. Aniden panikleyerek, “Ayağın?” dedim yerde bıraktığı kan izine bakarak.
Yavuz, “Anneme belli etme. Ben kahvaltıdan sonra hallederim,” deyince önüme dönüp merdivenlerden aşağıya doğru inmeye başladım.
Alt kattan, mutfak tarafından bir takım mırıltılar duyunca şaşkınlıkla, “Bu ne?” dedim.
Yavuz hafifçe tebessüm ederek, “Annemin güne mutlu başladığının göstergesi… Şarkı söylüyor,” dedi.
Dudaklarımı kıpırdatarak, “Tövbe Yâ Rabbim, sen büyüksün…” diyerek inmeye devam ettim. Yedi basamak inip yana dönerek birkaç adım attıktan sonra bir yedi basamak daha indik.
Son basamağa geldiğimizde Hamiyet Hanım salondan çıkıp tam önümüze geldi. Bir yandan kaşıyla gözüyle manidar bir şekilde Yavuz’u işaret ediyor, bir yandan da neşeyle şarkıya devam ediyordu:
“Ateşini yolla ona, Kor alevler içinde bilmesen de. Daha daha sokul ona, Onun sana geldiği gibi ona gelmesen de. Gel onun ol, sözleri ol, Geceleri kalsın gündüzleri ol, Düşleri ol, gülüşleri ol, Gurbetlerden geriye dönüşleri ol…”
Söyleyeceğini söyleyip süzülerek yanımızdan mutfağa doğru geçip gitti.
Sıkıntıyla dudaklarımı gererek, “Bu neydi şimdi?” dedim.
Yavuz kanıksamış bir tavırla, “Bazen söylemek istediklerini şarkıyla duyurur, alış buna,” deyince içimden, “Çattık haa!” diye geçirdim.
Hamiyet Hanım saniyeler sonra mutfaktan çıkıp yine ritmik bir şekilde şarkı mırıldanarak bize doğru yürüdü:
“Bugün hava güzel geldi, masayı dışarıya hazırladım,” deyip önümüzden geçerken bu kez melodiyi değiştirdi:
“Karam aşkın sevgin bu mu? Ne olacak bu aşkın sonu? Bir barışır Karam, bir küsersin, Beni böyle divane edersin. Kömür gözler, yaban dudaklar. Ya bu endam, cilve, bu nazlar? O dudaklar helalim, haktır, Bende canım, bana da günahtır. Bilemem yarını, göremezsem seni şansın yok, Çalarım kapını başka çarem yok. Al artık koynuna beni Karam, Günahın boynuna can Karam, Anladım sensizlik haram, Gel artık insafa be Karam…”
Onun arkasından bakarken dehşetle, “Allah kahretmesin! Dudağına dokunduğumu görmüş ki böyle şarkılar söylüyor,” diye düşündüm. Utancımdan sanki ayağından yaralı olan benmişim gibi adımlarımı yavaşlatarak yürümeye devam ettim.
Yavuz, salondan bahçeye doğru çıkınca mutfağın doğrudan dışarıya açılan kapısını işaret ederek annesine takıldı: “Anahtarı bulamadın mı hâlâ?”
Hamiyet Hanım da hiç altta kalmayıp benim gibi Yavuz’u eziklemekten çekinmeyerek, “Yok, buldum ama iş olsun diye salondan dolanıp gidip geliyorum,” dedi imalı bir edayla.
Ben kaçmayayım diye sakladığını söylemek yerine bilmiyor gibi davranması ayrı bir ironiydi…
Hamiyet Hanım masadaki ince belli bardaklara çayları doldururken gözünü Yavuz’un üzerinden ayırmadı. Şarkının ritmine kapılmış bir hâlde: “Kolla kendini sıra bize geldi, İkimizin fendi gör seni yendi. Bak zaman değişti, sabırlar tükendi, Yalvarmak çok eskidendi! Seveceğiz, gezeceğiz, görürsün sana neler edeceğiz, Bir yerine bin cezayla hakkından geleceğiz senin…” dedi keyifle.
Şarkının tatlı hareketli melodisi ilgimi çekince merakla, “Bunu hiç duymadım, kim söylüyor?” diye sordum.
Yavuz, ilk olarak bana doğru dönüp Hamiyet Hanım’ın altmış, yetmişler döneminden olduğunu ima eden muzip bir edayla, “Çok eskilerden, sen bilmezsin,” dedi ve ardından bakışlarını annesine çevirerek, “Anneciğim, bu sabah yine formundasın, süper de… Bu sefer ne yaptım da bu iğneleyici tavırları sergiliyorsun?” diye sordu.
Hamiyet Hanım cevabı Yavuz’a vermek yerine bakışlarını doğrudan bana çevirdi. Beni muhatap alarak imalı imalı konuşmaya başladı:
“Dün gece birilerine dedim ki ‘Üzerini giydireyim mi?’ Utandı, ‘Yok, ben kendim giyerim’ dedi. Daha sonra bir baktım… O utanan şahsiyet mabadını dönmüş, başkasına iğne yaptırmış.”
Yavuz bu sözler üzerine tebessüm ederek bana döndü. Annesinin bu bitmek bilmeyen takılmalarına sitem eder gibi, “Bırakaydın da ateşten yansaydım… En kötü havale geçirirdim. Bak kurtul bakalım şimdi Hamiyet Hanım’ın mübarek dilinden!” dedi.
Hamiyet Hanım sevimli bir sitemle, “Aşk olsun, ne dedim ki? Nurseli, haksız mıyım?” deyince, “İyi oluyor sana!” der gibi Yavuz’a baktım.
Hamiyet Hanım, “Ben pişileri de getireyim,” deyip mutfağa doğru yönelirken bu sefer de neşeyle şarkı söylemeye başladı:
“Yağmur yağacak diye korkumdan, bulutları topladım akşamdan. Yıldızları kırptım ardından, Sofra bezi yaptım kahrımdan. Bir dudaktan, bir yanaktan, bir gıdıktan öperdim, Şimdi burada olsan bunu da affederdin…”
Onun gidişini izlerken içimden, “Daha ne kadar başıma kakacak acaba?” diye geçirdim…
~~~~~Yavuz, annesinin “Bir dudaktan, bir yanaktan, bir gıdıktan öperdim, şimdi burada olsan bunu da affederdin” dizesini duyunca aniden panikledi. “Eyvah, annem beni görmüş!” diye düşünerek hemen eline bir çatal aldı ve sanki bir şey yapmamış, hiçbir şeyden haberi yokmuş gibi davranarak Nurseli’ye döndü.
~~~~~Nurseli,
Hamiyet Hanım bir yandan, “Bir gelsen, görebilsem, göğsünde durabilsem, Yedi çarpı yirmi dört saat yanında olabilsem…” diye mırıldanarak uzaklaşırken Yavuz kafasını kaşıyıp, “Ben, bunu anlamadım… Bana değil,” dedi.
Ona hissettirmemeye çalışarak güçlükle yutkundum. Olaya kendimin dâhil olduğunu gizlemek istercesine, “İlle birine söyleyecek değil ya canım, aklına gelmiş de olabilir,” dedim rahat davranmaya çalışarak.
Yavuz bocalayarak, “E-evet, öyle galiba,” deyip tabaktan bir dilim peynir aldı ve ağzına attı.
Hamiyet Hanım elinde sıcak pişi tepsisiyle geri dönerken şarkının devamını mırıldanıyordu:
“Bir umudum olsa fazladan, Üzülmezdim bu kadar en azından. Uyku diye sarıldığım kollardan, Uyandım güzel bir rüyadan. Bir üzüldüm, bir üzüldüm, bir hüzünlendim sorma… Bir açıldım, bir kapandım duygusal bağlamda. Bir gelsen, görebilsem, göğsünde durabilsem, Yedi çarpı yirmi dört saat yanında olabilsem… Bir dudaktan, bir yanaktan, bir gıdıktan öperdim…”
Yavuz, masaya bıraktığı pişilerden birini alırken Hamiyet hanım parmağıyla imalı bir şekilde Yavuz’un dudağına dokunup fıstık yapar gibi sıktı.
O an, “Aha! Şimdi hapı yuttun kızım!” dedim kendi kendime. İçimden hemen mantıklı bir açıklama hazırlamaya çalıştım: “O gece hissettiğim hayal miydi gerçek mi, ona bakmak istedim…” Fakat bu savunma kendi zihnimde bile o kadar saçmaydı ki, dikkati üzerimden çekmek için aniden çok acıkmış gibi davranarak masadaki sıcak pişilerden bir tanesini kavrayıp ağzıma tıktım.
Yavuz ise annesinin hamlesi ve benim bu hâlim karşısında ne yapacağını bilememiş olacak ki, bocalayarak, “Otur da bir besmele çek, besmele!” dedi…
Hamiyet Hanım, “Tamam şekerim. Bal dudaklı çocuğum, sen nasıl istersen,” dedikten sonra kısık sesle besmelesini çekti. Ardından yüzüne yayılan o gururlu ve sıcacık tebessümle bana doğru dönüp, “Her anneye nasip olmaz böyle bal dudaklı çocuk doğurmak… Değil mi Nurseli?” diye sordu.
Yavuz, başı önünde otursa da bakışlarının bir bana bir de Hamiyet Hanım’a kaydığını; mahcup gözlerinin üzerimde gezindiğini hissedebiliyordum.
Masadaki bu sıkıştırıcı sorudan ve üzerimdeki bakışlardan kaçabilmek için ağzımdaki ilk lokmayı yutmadan ikincisini alelacele ağzıma tıkıştırdım.
Cevap vermediğimi gören Hamiyet Hanım soruyu bir kenara bıraktı ve o tanıdık anne şefkatiyle yumuşacık bir tonda, “Kızım yavaş ye, boğulacaksın,” dedi.
Öyle bir telaşla, “Ne yapayım, çok güzel olmuş; ellerinize sağlık!” diye karşılık verdim.
Ancak laf ağzımdan çıkar çıkmaz, çoğul eki kullanarak nasıl büyük bir pot kırdığımı fark edip olduğum yerde öylece kalakaldım. Dudaklarımın arasında sıcacık bir pişi parçası, ağzım hafif aralık, ne diyeceğimi bilemez hâlde donup kalmıştım. Yüzüme aniden hücum eden yakıcı sıcaklıkla, yaptığım bu dikkatsizliğin mahcubiyeti içimi kavurdu; gözlerim buğulandı, neredeyse ağlayacaktım.
Bir kurtarıcı arar gibi soluma, Yavuz’a doğru döndüm. Fakat o, mahcubiyetimi ve düştüğüm durumu fark ettiği an başıyla birlikte bakışlarını da hızla yere indirdi.
Durumu toparlamak ve beni bu ezici mahcubiyetten kurtarmak isteyen Hamiyet Hanım, bu tür iltifatlara ve istemsiz potlara alışkın olduğunu hissettiren olgun bir edayla, “Afiyet olsun kızım, yarasın,” diye mırıldandı.
Hemen ardından Yavuz, gözlerini annesine çevirerek, “Evet annem, yine muhteşem olmuş. Eline, kollarına sağlık,” dedi ve kurduğu bu cümleyle bana lafı aslında nasıl toparlamam gerektiğini çaktırmadan, sessizce gösterdi.
Hamiyet Hanım, yüzündeki o dingin ve huzurlu gülümsemeyle sohbetin üzerini örterek son noktayı koydu: “Afiyet, şifa olsun inşallah.”
Sırtıma vuran ve hiç de yalancı gibi durmayan güneşin tatlı sıcaklığını cildimde hissedince, bir gece önceden beri aklımı kurcalayan o merak ettiğim soruyu sordum:
“Burası nere?”
Hamiyet Hanım şaşırmış bir ifadeyle ikimize bakarken Yavuz, “Uykucu… O kadar uyuyana kadar arada bir tabelalara baksaydın ya. Bilmeyen de buraya baygın geldin zanneder,” dedi alaycı bir edayla.
Hamiyet Hanım, “Nurseli onu mu soruyor sence?” deyince Yavuz, beni çok iyi tanıyormuş gibi emin bir edayla, “Ya ne soracak? Onu soruyor tabii,” karşılığını verdi.
Ben de, “Hangi şehirdeyiz, neden bu mevsimde hava bu kadar güzel?” diyerek istemeden de olsa onun tahminini tasdiklemiş oldum.
Yavuz, annesine “Gördün mü?” der gibi başıyla işaret ettikten sonra bana dönüp takıldı: “Sen ne öğretmeni olacaktın Nurseli? Bu coğrafya bilginle öğretmeninin arkasından pek iç açıcı şeyler söyletmiyorsun.”
Hamiyet Hanım hemen benden taraf olup oğluna çıkıştı: “Bana bak, kız ne bilsin? Yorulmuş demek ki, uyumuş. Bak Nurseli; çıktığın yer ve vardığın saate göre nereye gittiğini anlayabilirsin. Bundan sonra aklında bulunsun. Söylemesi ayıp, ben engin bilgimle öyle yapıyorum.”
Yavuz, yüzünde beliren muzip bir gülümsemeyle, “Bilginden yana şüphem yok da isim Engin değil bence,” diyerek lafı yapıştırdı.
Hamiyet Hanım’ın yüzü, az önce ikimizin suratının asılması gibi bir anda değişti. “Sen bildiğin gibi ağla. Beni ilgilendirmiyor,” dedi kestirip atarak.
Ortamın gergin havasını düzeltmek adına, “Hamiyet Hanım?” dedim.
Fakat benim bu hitabımla birlikte ikisi de bir anda yanlış bir şey söylemişim gibi dönüp bana baktı.
Yavuz, şaşkınlığımı fark edip, “Anladık, ‘anne’ demek zor da bu kadar resmiyete de gerek yok. Teyze diyebilirsin,” dedi.
“Teyze mi? Hamiyet Hanım mı teyze? Teyze görmesem…” deyip devamını siz anlayın der gibi konuşmayı yarıda kestim ve itirazıma devam ettim: “Teyze benim annem gibilere denir. Siz anne-oğul rolünü çok güzel oynuyor olabilirsiniz ama ben yemem.”
Hamiyet Hanım, “Nurseli, sen ona bakma. İstediğin gibi hitap edebilirsin. Rahatsızlık hissediyorsan ben de seninle aynı şekilde konuşurum,” diyerek beni rahatlatmaya çalıştı.
Ancak Yavuz durmadı; “Sana söylüyorum. Babamın hakkını ödeyemezsin. Yat kalk şükret, hâlâ genç gösteriyorsan onun sayesinde,” dedi.
Hamiyet Hanım derin bir iç çekip, “Haa tabii tabii, ne demezsin! Saçımdaki boya aklarımı kapatıyor diye öyle zannedin. Erkek milleti değil mi, hepiniz birbirinizi koruyun zaten,” diye söylenince bir an için kendimi gerçek bir ailenin içindeymişim gibi hissettim.
Hamiyet Hanım, Yavuz’u azarlayıp bana döndü: “Yavuz doğduğunda ben on sekiz yaşındaydım. Bir zamanlar çok usluydu, beni hiç üzmedi. Ben de o yüzden genç kaldım.”
Yavuz’un gözleri uzaklara dalınca Hamiyet Hanım dirseğiyle koluna hafifçe vurup, “İnşallah bundan sonra da üzmeyecek, öyle değil mi?” diye sordu.
Tebessüm ederek, “Öyle anneciğim,” dedi Yavuz.
Ben ise o sırada kafamda kısa bir işlem yaparak yaşını hesap etmeye çalıştım. Parmağımla Yavuz’u işaret ederek, “Sen benim annemden büyüksün o zaman,” dedim.
Karşılaştırmamın kaynağının kendi yaşı olduğunu anlayan Yavuz, “Benim yaşımla hesaplama, ben kimlikte üç yaş büyük yazıldım,” diye açıklama yaptı.
Bu sefer de zihnimde Yavuz’un gerçek yaşını oturtmaya çalıştım. Selim’le mi yaşıttı yani… Bir insan durup dururken kimlikte üç yaş büyük nasıl yazılabilir diye düşünürken, kendi kimliğimdeki her şeyin değiştiği geldi aklıma ve sorgulamaktan vazgeçtim.
Hamiyet Hanım’a bakıp içtenlikle konuştum: “Ama olsun, benim sana teyze demem yine de sana yakışmıyor. Ben en yakın arkadaşlarım hariç iki yaş büyüğüme bile abla dediğim için size ‘Hamiyet’ demiyorum, o derece yani.”
Sözlerimin ardından Yavuz neşeyle Hamiyet Hanım’ın yanağını sıkıp, “O zaman ben de sana anne demeyeyim kız… Fıstık! Yavrumm!” diye takıldı.
Hamiyet Hanım, sağ bileğiyle Yavuz’un elini itip, “Yürü git, köpek seni!” dedikten sonra bana dönüp ekledi: “Sen değil ama Nurseli bana istediğini söyleyebilir, özgür.”
Yavuz, yapmacık bir kıskançlıkla kaşlarını kaldırıp, “Aaa! Şuna bak ya… Daha dün geldi, annemi elimden alacak,” deyince Hamiyet Hanım tebessüm ederek araya girdi: “O ne düşünüyor bilmem ama ben Nurseli ile biraz daha kalırsam dediğin olacak gibi… Çünkü onu çok sevdim, kanım ısındı.”
Düşman çatlatır gibi gururlu bir edayla Yavuz’a bakıp, “Teşekkür ederim Hamiyet Abla, ben de seni çok sevdim,” diyecektim ki aniden acı bir çığlık ve ardından yükselen “İmdat!” sesiyle irkildik.
O an zihnimde şimşekler çaktı, hatırıma kendi yaşadıklarım geldi. Sessiz sedasız, çaresizlik içinde kaçırıldığım o karanlık geceyi hatırladım.
Yükselen imdat çığlığının ardından kısa bir süre üçümüz de doğru mu duyduk diye şaşkınlıkla birbirimize baktık.
İkinci kez yükselen “İmdat!” çığlığıyla birlikte Yavuz hızla ayağa kalkıp panikle etrafa bakınırken, Hamiyet Hanım korku dolu bir sesle, “Yavuz?” dedi.
Üçüncü çığlık duyulduğunda ikimiz de aynı anda yerimizden fırladık. Hamiyet Hanım, Yavuz’un ayağındaki ağır yarayı tamamen unutarak, “Yavuz, koş!” diye bağırdı.
Yavuz da sanki hiç yaralanmamış, canı acımıyormuş gibi merdivenlerden hızla indi; bastığı yerlerde kan izleri bıraka bıraka dışarı fırladı.
Bahçe kapısını ardına kadar açıp dışarı çıktığında büyük bir şok geçirdim. Şaşkınlığımı gizleyemeyerek, “Ne yani… Ben geldiğimden beri kapı açık mıydı? Kilitli değil miydi yani?” dedim sesli düşünerek.
Zihnimden hızla o düşünce geçti: “Yani kaç gecedir duvardan atlayıp kaçma planları yaparken, aslında çıkış kapısı tam önümde duruyordu…”
Elime kadar gelmiş bu altın fırsatı değerlendirmek istedim ve hiç tereddüt etmeden ben de peşlerinden dışarıya doğru koşmaya başladım.
Çığlıkların yükseldiği yer ile bulunduğumuz alanın arasında dar bir yol ve upuzun bir duvar uzanıyordu. Bu duvar oldukça yüksekti ve üstü keskin tellerle çevrilmişti; eğer o kız kaçmaya kalksaydı, bu engelleri aşıp buradan asla çıkamazdı. İçeriden yükselen o çaresiz çığlıkları duydukça içim cız etti, kızın feryatlarına üzülerek, “Allah belanızı versin!” diye beddua ettim.
O sırada iri yarı, adeta badigart gibi duran iki adamın kapı kilidini alelacele açmasıyla birlikte, arkalarından diğer iki koruma, Yavuz ve Hamiyet Hanım bahçe kapısından içeriye doğru koştular.
İlk başta ne yapacağımı bilemeyip ben de arkalarından içeriye doğru bir adım atacak oldum. Fakat hemen ardından kendime gelip, “Salak mısın Nurseli? Fırsat ayağına geldi, kaçsana!” dedim ve yönümü anında değiştirip var gücümle ana caddeye doğru koşmaya başladım.
Ana caddeye çıktığımda önümde iki ayrı yol belirdi. Biri doğrudan merkeze çıkacak kadar düzgün ve geniş bir yol, diğeri ise karanlık ormanın derinliklerine uzanan tenha bir tali yoldu. “Eğer açık yoldan gidersem o adamlar beni anında yakalar,” diye düşünerek hiç riske girmedim; ormana giden patikayı seçip ağaçların arasına doğru hızla koşmaya başladım…
~~~~~Yarım saat sonra,
Hamiyet Hanım, Yavuz ile birlikte eve doğru yavaş adımlarla yürürken onun darmadağınık ve dalgın hâline daha fazla dayanamayıp endişeyle sordu:
“İyi misin?”
Yavuz derin bir iç çekip gözlerini yoldan ayırmadan, “Sevim teyzenin o çırpınışlarını görünce aklıma sen geldin… Bir an kendimi Özgür’ün yerine koydum,” diye karşılık verdi.
Hamiyet Hanım’ın kederli yüzü daha da düştü. “Evlat acısı başka acılara benzemiyor oğlum. Sevim ile Kemal Bey gerçekten çok metanetli insanlar… İki yılda bu ikinci kaza. Gerçekten çok zor,” dedi hüznünü gizlemeye çalışarak.
Yavuz merakla annesine dönüp, “Sen Sevim teyzeyle konuştun mu? Nasıl olmuş?” diye sordu.
Hamiyet Hanım çaresizce başını salladı: “Onlar da bilmiyor ki… Kız bahçeye çıkıyor, bir bakıyor ki kocasıyla oğlu havuzda boğuluyor.”
Yavuz kaşlarını çatıp zihninde olayı çözmeye çalışarak, “Özgür yüzme biliyordu. Kazadan sonra unuttu mu acaba?” dedi.
“Ne bileyim oğlum… Çocuğu kurtarmak için yanlış bir hareket mi yaptı, ne oldu? Sen o hâldeyken bile yüzebiliyordun.”
Yavuz’un aklı hâlâ gördüklerindeydi. “Kemal amca da çok bitik hâldeydi,” diye mırıldandı.
Hamiyet Hanım hüzünlü bakışlarını oğlunun üzerinde gezdirerek, “Evlat, kula verilen en güzel nimetlerden biriyken aynı zamanda da en büyük imtihan oğlum. Erdemli bir anne babaya düşen ise o nimetin kıymetini bilip imtihanında sabretmektir. O zaman ahirette mükâfatını kat kat alırsın,” dedi derin bir edayla.
Yavuz ağır bir iç çekip gözlerini uzaklara dikti. “Koskoca emniyet müdürü de olsa kendine bir yararı olmuyor işte,” diye mırıldandı.
Hamiyet Hanım başını iki yana sallayarak, “O emniyet müdürü değil, senin gibi doktor da olsaydı eline verilenden öte şifa veremezdi. Rabb’imin kimin elinden kime şifa vereceğini bilemiyoruz işte,” karşılığını verdi.
Yavuz kafasındaki planı tartar gibi sordu: “Oğluna bir yararı olmadı diyorum… Peki, söylesek bize bir faydası olur mu?”
Hamiyet Hanım şaşkınlıkla, “Ne için?” dedi.
“Babamı ortaya çıkarması için.”
Hamiyet Hanım’ın yüzü anında asıldı. Sesi sitem dolu bir tonda yükseldi: “Yavuz, sana daha kaç defa söyleyeceğim? İlle mezarı açtırmak istiyorsun, değil mi?”
Yavuz kararlı bir edayla, “Açılsın, evet. Bizzat ben kendim yapacağım o testi,” dedi.
“Neden? Neden öldüğüne inanmıyorsun?”
“Sadece ben değil ki… Hiç kimse inanmıyor anne.”
Hamiyet Hanım çaresizce kaşlarını çattı. “Neden ama? Bunu size düşündüren ne?”
Yavuz geçmişin yükünü omuzlarında hissedercesine duraksadı. “Anne, geçen senelerde benimle ilgili çok önemli bir şey oldu. Ve ben o zor durumdan anlamadığım bir şekilde kurtuldum.”
“Abdulsamet yapmıştır,” diye araya girdi Hamiyet Hanım.
“Ona sordum anne. ‘Ben değildim, şimdi sen söyledin de duydum’ dedi.”
Hamiyet Hanım başka bir ihtimal arayarak, “Basri?” diye sordu.
“O daha Almanya’dan dönmemişti.”
“O zaman teşkilattan babanın yardımcılarıdır. Unuttun mu, baban ‘Ben gitsem de onlar sizi hiç bırakmayacak’ dedi.”
Yavuz tam da bu noktayı bekliyormuş gibi çıkıştı: “Hah! İşte ben de onu diyorum. Babam nereye gitti de bizi onlara bıraktı?”
Hamiyet Hanım bıkkınlıkla derin bir “Of!” çekti. “Bıktım sizin bu paranoyaklıklarınızdan! Sizin yüzünüzden acımı bile yaşayamıyorum.”
Yavuz imalı bir şekilde gülümsedi. “Acı çekecek bir şey olmadığından olmasın? Peki anne, sana basit bir soru: Elin nerede?”
Hamiyet Hanım neye uğradığını şaşırarak, “Anlamadım?” dedi.
Yavuz annesinin eksik olan sağ eline bakarak ısrarla yineledi: “Elin diyorum elin… Elin nerede?”
“Ne demek nerede?”
Yavuz gözlerinin içine bakarak vurucu cümleyi söyledi: “Babam derdi ya, ‘O el seni bana getirdi, onu benim mezarıma koyun’ diye… Nerede elin?”
Hamiyet Hanım derin bir iç çekerek, “Nerede olacak? Babanın gömdüğü yerde…” karşılığını verdi.
Yavuz, sesindeki sarsılmaz inançla, “Babanın gömdüğü yerde, gömüldüğü değil,” diye düzeltti. “Babam o elin üzerine başka birinin bedenini yatırmazdı, o yüzden yan tarafına gömdüler. Adam gitmeden onu bile ayarlamış.”
Hamiyet Hanım tahammülü kalmamış bir edayla ellerini havaya kaldırdı. “Aaayyyhhh Yavuz! İnan seninle ve saçma teorilerinle vakit kaybedemem, işim var,” deyip adımlarını eve doğru hızlandırdı.
Yavuz giden annesinin arkasından imalı bir sesle seslendi: “Çamaşır yıkamak bundan daha önemliyse kolay gelsin!” Annesi uzaklaşınca kendi kendine mırıldandı: “Günah benden gitti… Onu saklandığı yerden çıkartacak şeyi ben çok iyi biliyorum.”
Ardından cebinden telefonunu çıkartıp kararlı adımlarla tuşlara bastı. Telefon açılınca, “Alo, Bülent?” dedi.
Karşı taraftaki ses merakla sordu: “Yavuz, bir sıkıntı mı var?”
“Yok yok, merak etme. Ben seni şey için aradım… Yerime gelecek kişi ne oldu?”
“Okan ‘Biraz bekleyelim, karı koca çok iyi iki doktor var’ dedi ama neyi bekliyor bilmiyorum.”
“Hah, iyi iyi! Bırak şimdi onları. Erol Emre Bey’i arasana, teklif et.”
Bülent şaşkınlıkla duraksadı: “Erol Emre Bey’i mi? Emin misin?”
“Eminim, eminim.”
“Durup dururken nereden çıktı şimdi?”
Yavuz ses tonunu düzelterek, “Alanında uzman her yerde bulunmuyor oğlum,” dedi.
Bülent inanmadığını belli eden bir ifadeyle, “Yavuz, seninle geçirdiğim yıllarımı anamla babamla geçirmedim. Seni tanırım, ne oldu söyle?” diye üsteledi.
“Gerçekten bir şey yok ya! Bir zamanlar fevri davrandım, duygularımla hareket ettiğim için pişmanım.”
“Hani o bir zamanlar da bir şey olmuştu da sen kovmaktan beter etmiştin… Yine öyle olmasın?”
Yavuz umursamaz bir edayla omuz silkti: “Olursa olsun canım, aaa! İkisi de bekâr, yetişkin iki insan. Ben ne diyebilirim ki?”
Bülent durumun arkasındaki nedeni anlamış gibi bıyık altından güldü: “Nurseli üç günde seni ne hâle getirdi ya… Bravo ona!”
“Neyse hadi, sen hemen ara; biraz yağlı süslü kelimelerle teklif et.”
“Tamam, sen bilirsin.”
Yavuz eve doğru ağır adımlarla yürürken bir yandan da telefonu kapatıp cebine koydu. Bahçedeki kahvaltı masasının yanına geldiğinde gözleri etrafı taradı ancak Nurseli hiçbir yerde görünmüyordu.
Hamiyet Hanım masanın üzerindekileri toplarken, “Keyif kalmadı ama çayı ısıtayım mı? Yoksa yarana mı bakalım?” diye sordu.
Yavuz keyifsiz ve düşünceli bir hâlde, “Biraz kendime geleyim, bırak çayı, otur azıcık,” deyip sandalyesini geriye çektiği sırada cebindeki telefon tekrar çalmaya başladı.
Ekrandaki ismi gören Yavuz, “Okan…” dedikten sonra tuşa basıp, “Efendim,” diyerek açtı.
Hamiyet Hanım hemen yanına gelip telefonu hoparlöre alması için eliyle işaret edince Yavuz sesi dışarı verdi.
Okan endişeli ve aceleci bir sesle, “Yavuz, neredesiniz siz?” diye sordu.
“Evdeyiz.”
“Biraz önce ne oldu?”
Yavuz kaşlarını çattı: “Köstebek, sen bizi mi izledin?”
“Lan ne oldu dedim!”
“Özgür ile oğlu havuzda boğuldu.”
“Durumları nasıl?”
“Bebeği döndürdük de Özgür kritik ya… Ambulans giderken ex’ti.”
“Hadi ya… Tüh! Ben bir Kemal amcayı arayayım, duruma göre gelirim.”
“Olur.”
Yavuz tam kapatacakken duraksadı: “Sen bunu sormak için mi aradın?”
“Hayır… Nurseli evden kaçtı, onu haber vermek için.”
Yavuz ve Hamiyet Hanım donakaldı. İkisi de aynı anda büyük bir şokla haykırdı:
“Nee!”
Okan, “Onu bul. Beni ara,” deyip telefonu pat diye kapatınca Hamiyet Hanım şaşkınlık ve endişeyle, “Ne oluyor Yavuz?” diye sordu.
Yavuz aceleyle hareketlenirken, “Anne, önce bir bakayım… Anlatacağım,” dedi.
Hamiyet Hanım giden oğlunun arkasından, “Nereye bakacaksın?” diye seslendi.
Yavuz duraksamadan cevap verdi: “Ana yoldan gittiyse yapacak bir şeyim yok, yolu açık olsun. Ama ormanlık alana girecek kadar cücük beyinli ise yine bana kaldı demektir… Kaderime razı olacağım.”
Hamiyet Hanım endişeli bir edayla, “İnşallah ana yoldan gitmiştir Yavuz… Geçen hafta haberlere çıktı, bir ayı ormancıya saldırmıştı,” dedi.
Yavuz garaja doğru yönelirken, “Ben de öyle dua ediyorum anne,” diye karşılık verdi.
Hamiyet Hanım onun topallayan bacağına bakıp, “Bu ayakla arabayla gidemezsin!” diye uyardı.
Yavuz kanayan ayağına aldırış etmeden, “Scooter ile gideceğim anne,” dedi.
Hamiyet Hanım durumu hızla kavrayıp, “Ben de drone ile bakayım, seni ararım,” deyip hemen eve doğru koştu.
Yavuz da hiç vakit kaybetmeden scooter’a bindi ve aceleyle ormana doğru ilerledi.