57. Bölüm

Selim, yaslandığı tezgahtan toparlanıp bana doğru bir adım attı ve, dudaklarıyla, “Kim o?” diye sordu, aynı zamanda göz kırpıp başını da oynatarak…

Ben de aynı şekilde dudaklarımı hareket ettirerek, “Furkan.” dedim, inansın inanmasın umursamadan.

Yavuz amca, odadan çıkıp bana, “Kızım?” deyince telefonu kapattım ve “Efendim Yavuz amca.” dedim.

“Ben de sana geliyordum, baban aradı, Sezin rahatsızlanmış, Bilecik’e gidiyorlar, bu gece buradasın, inme aşağıya.” deyince, içimden, “Emredersin Yavuz amca, ben oğlundan kaçmaya çalıştıkça sen dibime dibime sokuyorsun.” deyip dışımdan, “Tamam.” demekle yetindim…

Onlar bilmiyorlardı ama ben değil evde, odada bile yalnız kalmaktan korkuyordum, o yüzden de mecburen kabul etmek zorundaydım…

“Elif ve Elfin ile yatarım.” diye düşünüp, Yavuz amca ile odaya geçtim…

Selim’i görmemek için mutfağa yardım etmeye gitmeyip, onlar masayı hazırlayana kadar Elfin’i tuttum, bir yandan da telefondaki sessiz kişiyi düşünerek…

Elif, “Ver canım, yemekten önce doyurayım, yoksa bana rahat vermiyor.” deyip, Elfin ile odaya giderken, Selma teyze, “Gelin hadi, sofra bekletilmez, biz yiyelim de çocuk uyumazsa alırız, annesi rahat yer.” diyerek bizi çağırdı…

Bir zamanlar en büyük hayalim gerçek oluyor, Selma teyze yemekleri doldururken, Selim elini yıkamış oturmaya hazırlanıyordu…

Dikdörtgen masada; Yavuz amcanın yanındaki sandalyeye oturmak için yönelmiştim ki, Selma teyze, “Kızım, sen buraya otur.” dedi sağ yanındaki sandalyeyi göstererek…

Solunda Selim oturduğu için, “Böyle iyi.” dedim, ama Selma teyze, “Elif çocukla gelirse yemeğin yanında oturmasın.” diyerek ısrarla beni Selim’in karşısına oturttu…

Selim ile karşı karşıya oturduk ama başım önümde sadece tabağıma bakıyordum…

Sessiz kişi’nin arama saati olduğu için telefonumu masaya yüzü aşağıya gelecek şekilde koydum, Selim’in kartal bakışından “özel numara”yı görmesini engellemek için…

Ben, “telefon çalar” diye düşünürken, mesaj gelince, kimden diye çevirip baktım…

“Kahramanım.” yazısını görünce, mesaja bakmadan telefonu tekrar ters çevirip masaya bıraktım…

İki kaşık aldım ki, telefon bu sefer titremeye başladı…

Ben, “Aha, bu sefer kesin o.” diye düşünürken, Yavuz amca, “Aç kızım, babanlardır belki.” dedi.

“Önemli değil, sonra ararım.” dedim, sanki arayanın kim olduğundan emin mişim gibi…

Selim, elindeki çatalı tabağının yanına sertçe vurup, “Biz varız ya açmaz.” deyince, sinirlendim ve ekranda yazana bakmadan telefonu açtım…

Selim’in gözlerine bakarak, “Efendim canım, yemek yiyordum, açamadım kusura bakma.” dedim, bir yandan da, “İnşaallah karşıdan operatör bile olsa, biri konuşur.” diye yalvararak…

Dualarımı kabul eden Rabb’ime şükrettiren Furkan, “Canım mı?” dedikten sonra, “Bayıldım böyle açmana.” dedi.

“İyi insan lafın üstüne ararmış, ben de seni düşünüyordum.” dedim, Selim’i daha da kudurtan kıkırdama ile, çünkü eline aldığı su bardağını sıkıyor ama belli etmemeye çalışıyordu…

“Eyvah eyvah, yarın meslektaşım tarafından öldürülmemek için hemen kapatayım, ifade için seni almaya geleceğim.” deyince, “Gerek yok, ben gelirim.” dedim…

Furkan, ısrarla almaya geleceğini söyleyince ben de, “Tamam, sen bilirsin,” deyip, “Bir de, anneme sorsana yarın dolma yapabilir mi, canım çok istiyor, ona göre akşam oraya gelirim.” diye de ekledim, “iki gece üst üste bu evde kalmaya tahammül edemem.” der gibi.

Furkan, “Sen gel yeter ki, ben de yaparım.” deyince, Selim’in keskin bakışlarına rağmen, gülümseyerek, “Hııı hııı tamam.” dedim.

“Yanındaki kıymetini bilmeyene inat, seviyorum seni, iyi geceler.” deyince, Selim’e, “ne yaparsan yap, ne düşünürsen düşün umurumda değil” der gibi, “Bende seni.” dedim, şuan gerçek duygularımı ifade eden bir tonla.

Telefonu kapatıp masaya bırakırken, Selim’e de, “Al konuştum.” der gibi baktım…

Selim, belli etmemeye çalışarak dişlerini sıkarken, gözlerini kısmış masadaki boşluğa bakıyordu…

“Derdi ne bunun yaa?” diye düşünmeme sebep olacak kadar kıskandığını hissediyordum ama kimi?..

Beni mi? Furkan’ın mutluluğunu mu?

Selim, benim soru bakışlarımdan sonra, yemeğini bitirmeden sofradan kalkıp, “Baba, yarın konuşuruz.” dedi ve Yavuz amcanın itirazına fırsat vermeden çıktı.

Ben ve masadakiler suskundu, hiç kimse konuşmazken, yemek de yemiyorduk.

Elif, masaya geldiğinde Selma teyze, kendine start verilmiş gibi ağlayarak odadan çıktı…

Elif, “Ne oluyor?” deyip bir bana bir Yavuz amcaya bakınca, mimiklerimle, “ben bilmiyorum.” der gibi baktım

Yavuz amca, Selma teyze söylemiş gibi, “Yıllar önce olan şey oldu,” dedi

“Ben anlamadım sen anladıysan söyle?” der gibi Elif’e baktığımda, o da morali bozulmuş gibi bana baktı…

Masadan kalkıp, “Elif, ben nerede yatacağım?” diye sordum, “Bugün çok yoruldum da.” diye açıklama yaparak…

Selma teyzenin, Selim’in odasını hazırladığını görünce, yüzüm asık, memnuniyetsiz şekilde odaya doğru yürüdüm.

Elif, “Elfin’i sana getirebilirim değil mi teyzesi, babası uyuyamıyor.” deyip, yüzümü güldürmeye çalışınca, “Engin hep böyle geç mi geliyor?” diye sordum.

“Beklediğimiz bir şeydi, bazen trafiğe bakıyor, çok tıkalıysa gelmiyor.” dediğinde aklıma yine kendim geldim.

Arabayla, sabah git akşam gel yapsaydım ben de öyle olacaktım muhtemelen ama bunu düşünmek bile yersizdi…

“Yanıma getirirsen uyandır, öyle bırakma.” deyip yattım… Ertesi sabah, okula geç kalmamak için saati kurup uyumaya çalıştım… Gözüme uyku girmeyince, oturup biraz telefonla oyalandım…

Akşam yemeğinde aramayan Sessiz kişi’nin aramasıyla telefon elimde beklemeye başladım

Bir kere kapandıktan sonra ikinciyi arayınca, onun da bir kaç kere çalmasını bekleyip, geç duymuş gibi telefonu açarak balkona çıktım.

Benim; geçici odamın balkonundan, üst katı görebiliyordum ama, Selim’in balkondan alt balkonun net görünmediğini fark ettim.

“Hayatımda senin kadar pişkin, gamsız, yüzsüz, arsız birini görmedim.” dedim, şuan balkonunda konuştuğum kişiyi tanımadığını düşünerek.

“O gece öyle söylemiyordun ama?” deyince telefonu kulağımdan çekip ekrana baktım, ses değiştirici kullanıyordu.

-“Ne oldu, bademciğini mi üşüttün, sesin o gece ki gibi değil, borazan yutmuş gibisin?”

“O gece de beni böyle düşünmüştün, teşekkür ederim… Ama önemli bir şeyim yok merak etme… Yasemin’im.” deyince sinirlendim ve, “Ben Yasemin değilim.” dedim.

“O gece tanışmıştık Nurseli, biliyorum. Ama kokun yasemini andırıyordu.” deyip, dişlerimi sıkmama sebep oldu ama ben belli etmeyerek, “Böyle olmuyor yaa, gelsene yüz yüze konuşalım, ağzımı burnumu kemiklerimi kıracak ne hata yaptım ondan bahset.” dedim.

“Sözlerimizi unutmasaydın, bir de, arkanda yedi yirmi dört adam olmasaydı, şuan telefon ile değil, o gece ki gibi yatağımızda konuşuyor olurduk.”

Daha fazla dayanamayıp; telefonu suratına kapattım, neredeyse telefonu kıracak şekilde…

Yatağa yatıp, o geceyi düşünmeye başladım, ona sorduğum soruyu, verdiğim sözleri hatırlamaya çalıştım ama olmuyordu… Hem uyuyamıyordum hem de hatırlayamıyordum…

Mert’in söylediğini düşündüm; şu an, yine yatmayı istemediğim bir yatakta, bir an önce çıkmak istediğim bir odadaydım…

Ayağa kalkıp kapıyı kilitledim ve uyku ilacını yarım içmem lazımken iki tane içtim…

Uykum gelmeye başlayınca, Selim’in gravatlarını bir birine düğümleyip, yatak başlığının arkasından geçirdim ve düğüm atarak o gece ki gibi üzerimi tamamen çıkarttım.

Nevresimi üzerime örtüp, bileklerimi düğümlerden geçirerek sorularıma cevap bulma düşüncesiyle uykuya daldım…

•~~~~•Selim,

Nurseli’ye sinirlenip emniyete gitmek için arabaya bindi ve bir kaç mahalle gittikten sonra, “Nereye gidiyorsun sen yaa, aptal, sen istemedin mi?.. Şimdi kime kızıp gidiyorsun?” deyip geriye döndü…

Sokaklarına gelip, beklerken, Nurseli’nin balkona çıktığını gördü.

“Sakın boş bırakma emi, çök üstüne, ben aptalım ya,” deyip gıyabında Furkan’a kızarken, Nurseli’nin hareketleri dikkatini çekti…

Balkonun demirlerini sıkarken, kaygılı ve sinirli gibi olduğunu görünce, “Kiminle konuşuyorsun Nurseli?.. Seni bu kadar sinirlendiren kim?” dedi, aklına ilk olarak Yeşim ile Yağız Efe gelerek…

Nurseli, telefonu sertçe kapatıp aynı şekilde odaya girince, “Bu kesinlikle Furkan olamaz. Kendi üzülen ama karşısındakini üzmeyen aşk adamıyla konuşuyor olamaz,” dedi

Işık kapandıktan sonra, bir süre daha arabada bekleyen Selim, sessizce eve girip kanepeye yattı.

•~~~~•Nurseli,

Yine kabuslar görüp uyandığımda yatağın kenarında Yağız’ın oturmuş bana baktığını gördüm…

“DOKUNMA DOKUNMA!” diye bağırmaya başladım, sürekli ağlıyor, çığlıklarla bağırıyordum…

•~~~~•Selim,

Nurseli’nin çığlığını duyunca, baş ucundaki silahını alıp odasına doğru koştu…

Kapının kilitli olduğunu görünce, hemen kırıp içeri girdi, Nurseli çıplaktı ve çırpınarak “Dokunma!” diye bağırıyordu…

Elif’e, “Gelmeyin.” deyip, kapıyı itekledikten sonra Nurseli’nin yanına geldi.

Üzerini örtmeye çalışırken, “Neden yaptın, Nurseli, bunu kendine neden yaptın?” diyerek uyandırmaya çalıştı…

Nurseli, bir yandan Selime vuruyor, bir yandan da “Dokunma.” diye bağırıyordu.

Elif, üzgün ve şaşkınlık içerisinde Nurseli’ye bakarken Selma hanım, “Ne olmuş bu kıza?” diye sordu

Elif, “Bilmiyorum anne, ama hiç iyi bir şeye benzemiyor, inşaallah aklıma gelen değildir.” dedi, söz gecesinden beri Engin’deki değişimi düşünerek.

Sesleri duyan Hakan, kapıyı çalınca Selma hanım, “Bir şey yok, Selim’le kavga ettiler.” diyerek onu geri gönderdi…

Selim, sonunda Nurseli’nin kollarını sabitleyip, “Selin!.. Selin!.. Uyan!.. Selin!” diyerek uyandırmaya çalıştı…

•~~~~•Nurseli,

Nefesim kesilmiş, dilim damağım kurumuş, sesim kısılmış şekilde uyandığımda, Selim’i ağlarken gördüm…

“Elif, giymesine yardım eder misin?” deyip yanımdan kaçmaya çalışınca, sessiz çığlıklarımla, “Çıkın dışarı, ben giyinirim, benim kimseye ihtiyacım yok… Sonra o da gider Furkan’ı ayartır.” dedim, onu da kaybetmekten korkarak…

Elif, yanıma oturmuş saçımı okşarken; birden, “Ne saçmalıyorsun be geri zekalı?” dedi

Selim, sus işareti yapıp, burnunu çektikten sonra, “Tamam çık, ben yaparım.” dedi ve dolaptan eşofman takımını alıp; önce üstümü, daha sonra çarşafı kaldırmadan altı giydirince yüzüne bakıp, “Furkan da böyle giydirseydi, neden beni o pisliğe verdi ki?” dedim.

Selim, yavaşça çarşafı kaldırdı, beni kucağına alıp banyoya götürdü ve ağladığını belli etmeden elimi yüzümü yıkayıp tekrar yatağa getirdi…

Ben; yine korkuluk gibiydim, canı olan, ama ruhu olmayan bir korkuluk gibi… Yıllar önce, “Evlenince giydirmem.” dediğim eşofman benim üzerimdeydi… Bileklerimi kolların içine alıp, parmaklarımı ağzıma kapatarak ağlamaya başladım…

Selim, artık ağladığını gizlemek yerine, dudaklarını alnıma bastırıp, “Özür dilerim.” dedikten sonra ayağa kalktı.

Kapıya doğru yürürken; Selma teyze bir şey söyler gibi olunca, işaret parmağını sus çizgisine götürüp susturduktan sonra, kendisi de banyoya gidip elini yüzünü yıkadı…

Selim, yüzünü kuruladığı havlu ile tekrar odaya gelip, yatağının kenarına oturdu…

Uzun uzun yüzüne bakıp, “Kılına zarar gelse ölürüm.” demesini hatırlatan sesle, “Eee komiser, civan, atik, korkusuz komiser, hani intihar eder, kafana sıkarmışsın ya, bak hiçbir şey yapmıyorsun?” dedim, durumumu söylememelerinin bahanesini yüzüne vurarak.

Selim, bana doğru dönmeden ağlarken, “Senin için Nurseli, senin için sabrediyorum. Ben bittim-.” deyince, “Sen benim için değil, Yeşim için yapmıyorsun, ben Mert’e dedim ‘getirin Selim’i’ dedim, ‘benim kahramanım o olsun’ dedim.” dedikten sonra, “Biliyor musun, bu gece de verdiğim sözleri hatırladım, polisler gelmeseydi beni götürecekti evlenecektik.” dedim.

Selim, ilk defa bana dönüp yaşlı gözlerle, “Sen polisleri hatırlıyor musun?” diye sordu

“Sadece polisleri değil ki, her şeyi hatırlıyorum.” dedim,

“Anlat!” derken, “Anlat ki bulayım.” der gibiydi…

“Hayır, uyumak istiyorum.” dedim, “İlacın etkisiyle sen zannettiğim için sabaha kadar seviştim” diyemeyeceğim için…

“Nurseli, söyle lütfen,” dese de dinlemeyip yatağa uzandım, Selma teyze de, “Siz çıkın, ben kınalı kuzumla yatarım.” deyip onları gönderdikten sonra, yanıma yatıp için için ağladı…

•~~~~•Selim, kapıya çıktığında, babasının kızgın bakışlarıyla karşılaştı.

“O şerefsizi bulup bana getirmezsen, seni evlatlıktan reddederim.” deyip odasına girdi…

Selim, “Bulsam ben geberteceğim de, elimde bir şey yok ki.” deyip yatağına yattı.

•~~~~•Nurseli,

Furkan, gelip beni alacağını söylemese bile, o saatte kalkardım ama, üzerimden büyük bir yük kalkmış gibi uyanarak banyoya girdim…

Selma teyzenin; kapıdan verdiği havluları askıya asıp, şarkı söyleyerek banyo yapmaya başladım…

“Yeni yapti evini, yârum, yârum

Penceresi yaşali (süslü)

Oldiler benlan düşman, yârum, yârum

Senunlan konuşali

Uçan kuşlar söylesun, yârum, yârum

Senden darulduğumi

Yağan karlar söndurmez, yârum, yârum

Yurekte yangunumi

Kimseler dolduramaz, yârum, yârum

Kalbumdeki yeruni

Gel da helallaşalum, yârum, yârum

Vereyim çemberuni

Uçan kuşlar söylesun, yârum, yârum

Senden darulduğumi

Yağan karlar söndurmez, yârum, yârum

Yurekte yangunumi

Döndun arkani gittun, yârum, yârum

Ne var benum elumde?

Son kez sarilamadum, yârum, yârum

O ahum kaldi sende

•~~~~•Selim, Bora’nın aramasıyla uyandı ve, “Hemen geliyorum.” deyip yataktan fırladı.

Kıyafetlerini almak için kapıya gelip, iki defa vururken, mutfaktan çıkan Selma hanım, “Kimse yok.” dedi

Selim, “Nerede?” diyerek Nurseli’yi sordu.

Selma hanım; başını, sol arkasında kalan yere seğirtip, odaya giderken, Selim banyoya kulak kesildi, şarkı ve su sesi geliyordu.

Nurseli’nin banyoda olduğunu anlayıp içeri girdi ve üzerini değiştirmeye başladı…

•~~~~•Nurseli,

Şen şakrak, şarkı söyleyerek, çok güzel uyumuşum gibi banyo yaptıktan sonra; kapıyı açıp, kafamı önce solumda kalan Yavuz amcanın odasına, sonra da Selim’in yattığı odaya çevirerek kontrol ettim, Selim hâlâ uyuyor olmalıydı…

Selim’in odasına doğru pıtı pıtı, kapıya gelince de, geri geri yürüyüp hızlıca odaya girerek, kapıyı kapattım…

Arkamı dönünce, Selim’i pantolonunu çekerken gördüm ve, “Aaayyyhhh.” diyerek, mini bir çığlık attım…

Sırtım, kapıya dayalı şekilde, “N.ne işin var burada senin?” derken, başımı yerden kaldırmamaya çalıştım…

Selim, fermuarını çekip, kemerini taktıktan sonra, atletini ve gömleğini omuzuna alarak bana doğru yürüdü.

Ben, uzun havluya sarılmış ona bakarken, saçlarımdan akan sular, artık soğuk soğuk tenime damlıyordu.

Selim, arkamda kalan kapıya elini bastırıp, “Hatırlatırım, burası benim odam ve sen geldin… Özel hayata saygı denen bir şey yok, yazık yazık.” dedi

Biraz düşündüm, haklıydı…

Saçlarımdan omuzlarıma akan damlacıklara bakıp, elimdeki havluyu aldı, başıma örtüp parmaklarıyla masaj hareketi yaparken; ben de, gözlerimi Selim’den ayırmıyordum.

Bir yıldır ayrı olduğum sevdiğime ilk defa bu kadar yakındım. İkimiz de eski günlerdeymiş gibi bakıyorduk bir birimize…

Selim, alnımı öpünce; ben de, eski günlerdeki gibi dudaklarına dayandım ve, “Seni çok özledim.” dedim

İkimizinde içinde volkanlar patlıyordu, bunu; göğüs kafesinin hızlı hızlı inip kalkmasından hissedebiliyordum…

Selim, öpmek için dudaklarıma yaklaşınca, yüzümü duvara doğru döndüm ve, “Bana yaptın, ona yapma!” dedim, Yeşim’i kastederek.

Selim, yumruğunu sıkıp kapıya vurduktan sonra dışarı çıkınca; Ben de, hızlıca üzerimi giyinmeye başladım.

•~~~~•Selma hanım, Nurseli’nin bağırdığını duyup hole çıkmış ama devamı gelmeyince içi rahatlamıştı…

Biraz sonra da Selim yüzü asık çıkınca, morali bozularak, “Kahvaltı hazır.” dedi

Selim, “Acil çıkmam lazım.” deyip tuvalete gitti.

•~~~~•Nurseli,

Selma teyzeye, “Furkan gelmiş bekletmiym.” deyip dışarı çıktım,

Ayakkabımı giyerken; Selim’in, “Anne ben çıktım.” dediğini duydum.

Kapıyı açıp karşısında beni görünce, “Saçlarını kuruladın mı sen?” diye sordu, sanki sağlığım çok umurundaymış gibi.

Yüzüne bakmadan, “Acelem var, çıkmam lazım.” dedim.

Onun da acelesi olduğu her halinden belli olurken; asansörü çağırdı, kapıyı açtı ve bana geçmemi işaret etti.

İkimiz birlikte asansöre bindik…

Biraz sonra asansörün ışık kapanınca, “İnmesi için ilham gelmeyecek Selim, basar mısın şuna?” dedim, hemen sağında duran tuşları kasdederek.

Selim, birkaç deneme sonunda sıfırı bulup bastı ve aşağıya inerken, “Gideceğin yere götüreyim mi?” diye sordu yüzsüz gibi.

Ben de onun kadar, onursuz olmayıp, “Gerek yok.” dedim dışarı çıkarken.

Selim, arkamda dikilirken; ben, ilk geldiğim gün Selim’in arabasını arar gibi Furkan’ınkine bakındım.

Furkan, Selim gibi kornaya basmak yerine mesaj göndermişti, “Sol taraftayım.”

Mesajı okuyup sola dönerken, centilmence, “İyi günler, Hadi bakalım iki ekip hanginiz o adamı bana vereceksiniz?” deyip elimle bye bye yaptıktan sonra Furkan’ın arabaya doğru yürüdüm…

Arabaya binip, “Neden buraya park ettin, kapıda neden beklemedin?” diye sordum kısılan sesimle.

“Sesine ne oldu kız, dondurma mı yedin bu havada?” deyince, yarama dokunduğu için yüzümü asıp boşluğa baktım.

Furkan, ne olduğunu anlamış gibi lafı değiştirerek, “Oraya geldim ama arabasını görünce karşılaşmak istemedim, Sabah sabah tatsızlık olmasın.” dedi Selim’i kastederek.

Ben de, “Biliyor.” dedim o geceyi kastederek.

Furkan, şaşırmamış gibi, “Evet anlamıştık, Doğan’la Mert’i duydu herhalde.” dedi

“Eee?” dedim; gözümü kırpıp, başımı iki yanıma sallayarak.

-“Ne ee’si?”

“Adam bir ayda kıza ulaştı.”

“Bekleyeceğiz bakalım, adamımıza O daha yakın. Seni çağırdı mı itiraz etme onunla git.” deyince, “Kendine kızmıyorsun değil mi?” dedim, on aydır bulamamaktan üzüldüğünü görüp.

-“Kızmak?!. Kafamı kaldırıma vurup kıvılcım çıkartmak istiyorum, kızmakta laf mı?”

“Seninle alakası yok, onun birim bir sıfır önde.” dedim, teselli etmeye çalışarak…

Furkan, “Asayişle arıyor.” deyince gözlerimi belerterek, “Asayiş mi? Ne alaka, Alp abiyle mi?” diye sordum.

“Evet.” deyince, midem bulanmış gibi bakıp, “Of, o da mı duydu ya?” dedim.

Furkan, yine “Evet.” deyince, “Eee, o zaman iki sıfır.” dedim, asayişin her zaman diğer birimlerden önde olduğunu bilerek.

Furkan da bu düşüncemi destekler gibi, “Kaç iki sıfır?” dedi, “az bile biliyorsun” der gibi.

“Sende de Doğan abi var?” dedim, “hiç yoktan iyidir” der gibi

“O bize kızmaktan pek bir şey yapmıyor ama.” derken Furkan’ın telefon çaldı.

Arayan Mert’ti,

“Komiserim kızı bulduk!”

Furkan, “Hangi kızı?”

Mert: “Jale’yi.”

Furkan, “Nasıl, nerede?” deyince Mert, “Bilmiyorum komiserim, şuan karşımda boylu boyuna yatırıyor.” deyince Furkan ile bir birimize baktık.

Furkan: “Abi, bana diri bulun şunları, ölüler bana yaramıyor… Onu da Selim’e verirler.”

Mert: “Yok komiserim, bu sefer bizde buraya gelince göreceksiniz?”

Furkan, “Cinayeti bana nasıl verecekler?” diye sorunca Mert, “Komiserim, Yılmaz’ın işlettiği evlerden birindeyiz, ve bu cinayet gibi değil, Nurseli’nin dediği gibi, astımı varmış, ilacını alamadığı için ölmüş, bu bizde.” dedi

Furkan, telefonu kapatırken, “Sen in, ben bunu da Selim’e kaptırmayayım.” deyip beni indirmek isteyince, “Hayır tabi ki ben de geleceğim.” dedim kollarımı bağlayarak.

Furkan, sinirlenmiş gibi, ilk defa bana sesini yükselterek, “Saçmalama Nurseli yaa, in… Nereye geleceksin acaba?.. Genelevde ne işin var?” dedi

“Neden gelemiyor muşum, sen beni vaktinde bulmasaydın, oraya göö-” derken, Furkan eliyle ağzımı kapatıp, “SUUSS!” dedi, biraz öncekinden daha çok bağırarak…

Elimle işaret ederek, inlemem ile, “Sür o zaman gidelim.” dedim.

Yüzü asılarak elini çekerken, “Hangi sadakam, hangi amelim kabul olmuş acaba?” dedi, “senden kurtulmuşum” der gibi.

“Az kaldı, okulum bitsin, ilk görev yeri olarak doğuya gideceğim, biraz daha sabret abicim.” deyince, birden bana dönüp, “Ne abisi lan?” dedi…

“Abi abisi,” dedim, bu saatten sonra başka bir şey olamayacağımız için.

Yüzümü iki eli arasına alıp, dudaklarıma yaklaşarak, “Burada sana öyle bir şey yaparım ki, görürsün abiyi.” dedi…

Yutkundum ve, “Gülbahar teyze dedi ama!” dedim

Kendini biraz geriye çekip, “Ne söyledi?” derken bile, nefesinin sıcaklığını tenimde hissediyordum.

“Bundan sonra Furkan’la Yasemin ne ise, sen de öyle olacaksın.’ dedi.”

“Sen de bu sözden kardeş sonucuna mı vardın şapşal, seninle kardeş olmayı geçtim, arkadaş bile olmam, duydun mu?.. Şu pisliği bulup geberteyim, tayinimi isteyip gideceğim buradan, senin yüzünü bile görmeyeceğim bir yere hemde.” deyip önüne dönerken, “Sen de mi?” dedim, Cenk’i hatırlayarak.

“Sen de mi?!” derken arabayı sürmeye başladı…

“Cenk gibi gidecek misin yani, beni sensiz mi bırakacaksın?” dedim, içimdeki dolmayan boşluğu kasdederek.

“Cenk menk bilmem ben, kim bilir ona ne yaptın da kaçırdın,” dediğinde, “Babası benden uzaklaştırdı. Benimle tehdit etti.” dedim.

“Cenk mi?.. O hıyar bir şeyi kendi istemeden yapmayacak tipte biri, o senden dolayı gitmiştir.” deyip, iyice kendimi kötü hissettirmesi, bir daha peşine düşüp gitmeyeyim diyeydi kesin…

Biz oraya gittiğimizde; insanlar geçmesin diye şerit çekmişler, kimseyi bırakmıyorlardı.

Furkan, elimi tutup, kalabalığın içinden götürürken, “Bilsem gelmezdim.” diye düşündüm…

Furkan’ı tanıyan polis memuru, “Buyrun komiserim,” diyerek şeriti kaldırdı ve ikimiz geçince indirdi.

Biz kapıya doğru el ele yürürken; Selim, dışarı da Bora ve Alp abiyle konuşuyordu…

Beni, Furkan’la el ele görüp kaşlarını çatarak önümüze geldi ve, “Onun burada ne işi var?” dedi, tek derdi oymuş gibi.

Elimi havaya kaldırıp, beni Selim’in önüne çekerken, “Onu benden daha iyi tanıyor olman lazım.” deyip, içeri girecekken içeriden ceset torbasıyla birini çıkarttılar.

Furkan, “Ne oluyor? Beni neden beklemediniz?” deyince Burçak abla, “Seni neden beklemeliyim anlamadım Furkan komiser?.. Geldim, şüpheli bir ölüm olduğuna kanaat getirdim ve otopsi için onay verdim.” deyince Furkan, “Size cinayet olduğunu düşündüren ney söyler misiniz?” dedi çıkışır gibi.

Alp abi karısının yanına gelip, “Furkan komiser, astım hastası, bir metre ötesinde iki tane ilaç var ama uzanamamış?..” dedi

Furkan, “Olabilir, atak şiddetli gelmiştir, uykuda gelmiştir, uzanamamış olabilir.” deyip Jale’nin dosyayı almak için çabalarken Burçak abla sakince, “Tamam işte Furkan komiser, çıkacak raporla anlayacağız.” dedi.

Furkan, elinden bir şey gelmediğine üzülmüş gibi bana dönüp, “Teşhis eder misin?” diye sordu.

Mert, “Komiserim, ben foto aldım.” diyerek telefonunu bana gösterirken, teşekkür eder gibi baktım. Gerçek hâline değilde fotoda daha az etkilenirim düşüncesi ile.

Jale’yi görünce, midemin bulamadığını hissettim, ve, “Evet o, bana, ‘Beni Furkan gönderdi.’ diyen ve tekme attığım.” dedim.

Mert, “Komiserim, ev boş, kızın öldüğünü anlayınca boşaltmışlar.” deyince Furkan, “İçeriyi iyi arayın, belki gittikleri yere dair ip ucu olabilir.” dedi

Mert, “Emredersiniz komiserim.” deyip tekrar içeri girdi.

Orada yapılacak bir şey olmadığını görünce dağılmaya başladık…

Furkan, bir kaç adım atınca, “Nereye?” deyip peşinden koştum.

“Eve gidiyorum, kurtardığı şeylerden dolayı bi şükür namazı kılacağım.” dedi

Zır zır ağlayacak kadar üzülsem de, “Küllere karşı kıl.” dedim, tavırlı şekilde

Kulağıma eğilip, “Kıblem o yöne değil.” dedi

Yine kendi üzerime alıp, “İnşaallah en kısa zamanda kıbleni bulursun o zaman.” dedim.

“Amin, teşekkür ederim, sen de, sinirden kendi kendini yiyen kişiyi, sana karşı tutan şey ne onu öğrenirsin inşaallah, bu nasıl aşılmaz bir engel, yıkılmaz duvarsa artık.” deyip, arkamda ki kişilere bakınca, kime bakıyor diye baktım ve Selim ile göz göze geldim.

“Öyle mi düşünüyorsun?” dedim, bir zamanlar ben de öyle düşündüğümü hatırlayarak.

“Evet, bence sen de düşün ve bir an önce öğren.” deyip gidince, “Bu saatten sonra öğrensem ne olur, giden gittikten sonra.” dedim, kendi duyacağım şekilde…

Geriye dönüp, “Yürü.” dedim Selim’e, yüzüne bakmadan

Arkamdan gelirken, “Nereye?” dedi, ama cevap almadan yürümeye devam etti.

“Buradan bir an önce gidelim,” deyip hızlı hızlı yürürken, kolumdan tutup çevirdi ve, Furkan’ın tuttuğu elimin bileğinden çekerek, “Araba bu tarafta.” dedi, beni yan sokağa yönlendirirken.

Karaköyün bu binalarının ne olduğunu bildiğim için içim ürpererek yürüyordum…

Selim, yanımda olmasına rağmen, titrediğimi hissettim. Bunun, artık Selim’e karşı olan güvenimin yok olmasından dolayı olduğunu düşünerek arabaya bindim.

“Nereye?” derken arabayı çalıştırdı.

“Okulun oradaki cafeye.” deyip kemerimi taktım.

Hiç konuşmadan yaptığımız yolculuktan sonra, cafeye gelip oturduk…

Konuşmamız yarım kalmasın diye, “Limonata.” deyip, geriye yaslandım.

Selim, “Bir limonata bir sade kahve.” isteyince, “zaten geceleri uyuyamıyor, bir de içerse sabahlar herhalde?” diye düşündükten sonra, kendi kendimi dövdüm.

“Allah seni ıslah etsin Nurseli, geri zekalı, bırak ne yaparsa yapsın, ne içerse içsin, zıkkımın pekini yese de sanane.” dedim içimden, yüzüne bakarak.

Garson gidince Selim, “Dinliyorum.” der gibi baktı…

Önce; işaret parmağımı kaldırıp, hemen akabinde de baş parmağımla garsonun gittiği yeri işaret ettim, “Geldikten sonra başlayacağım.” der gibi.

İçecekler gelince, ben ağzımı ıslatıp konuşmaya başlarken; Selim, geriye yaşlanmış bekliyordu…

“Dinliyorum.” dedim gözlerinin içine bakarak.

“Konuşmak isteyen sensin, benden ne bekliyorsun?” der gibi bakınca, “Sana bunu yaptıran ne Selim, bir yıldır bana bunu yapma sebebin ne, seni tutan engel, yıkamadığın duvar ne?” dedim, Furkan’dan kopyala yapıştır yaparak…

Derin bir iç çekip, telefonunu çıkarttı ve çocukluk fotoğrafımızı açıp masaya koyarak bana doğru sürükledi…

“Bunu biliyorum, bu ne?” der gibi baktım…

Bu sefer yutkunup, ağlamamak için burnunu çekerek, “O ben değilim Selin.” dedi

“Benim adım Nur-” derken konuşmamı kesip, “Bana göre Selin’sin, en fazla Nur Selin olabilirsin,” dedi…

“Eee, sorun bu mu yani?” dedim, alaycı bir sesle

“O ben değilim.” deyip yine ekrana bakınca, “Kim sen değilsin?” dedim, fotoğraftaki çocuklara bakarak.

“Köyden giderken, arkasından koşup düştüğün, dizlerini ellerini yara yaptığın Selim ben değilim, geceleri ‘gitme’ diye sayıkladığın Selim de ben değilim.” derken bu sefer de ben sözünü kesip, “Biliyorum, o abim Selim.” dedim.

“Senin Selim diye abin yok,” deyince, kalbim hızla çarpıp; başım dönmeye başladı… Ailemin bir yalanını daha öğrenmek, bu sefer nasıl bir etki bırakacaktı merak ederek dinlemeye devam ettim.

“Senin, benimle yaşıt bir tane abin vardı, o da annen dört aylık hamileyken karnında kalbi durmuş, diğer ikisinin cinsiyeti bile belli olmadan düşmüşler, abinin adı da Selim değil, İbrahim,”

Selim konuşurken, beynimin zonkladığını hissediyordum, doktor neresi diye sorsa, tam olarak şu bölge ceviz büyüklüğünde bir yer deyip gösterebilirdim, o derece kendini belli eden bir ayrıydı…

Yıllardır büyük bir yalan içinde olduğumun yanı sıra; hâlâ, önümüzdeki engelin ne olduğunu düşünüyordum.

-“Bu Selim gittikten sonra sen hasta oldun, iki hafta hastanede kaldın.”

Selim konuştukça ben utanıyordum, bir zamanlar kezban’ın yalanlarını dinlediğim gibi dinliyordum Selim’i de, ama o, gözlerime bakmıyordu, “ailesinin yalanını yüzüne vururken utanmasını görmiym” diye düşünüyor olmalıydı.

-“Senin, abin zannettiğin Telim de, bu Selim.” derken gözü, benim kucağında oturduğum çocuktaydı…

“O giderken, sen neredeydin?” diye sordum, “Ben o kadar küçük yaşta engel olamaya çalışırken, sen ne yapıyordun?” demek gibiydi bu…

“Ben, hastanedeydim, bu yaranın olduğu zaman.” dedi, saçlarının altında kalan izi işaret ederek.

“Senin anlattığın kız ben miyim?.. Çekiştirerek düşürdüğünüz?” dediğimde, çok büyükmüş gibi yanlışımı düzeltti.

“O değil, seni ben düşürdüm, benim yüzümden düştün.”

“Sana ‘kötü çocuk’ diyen de annemdi?”

“Evet, annendi.”

“Ben, hâlâ bir engel göremedim?”

“Selin-” deyince, “Bana Selin deme!” dedim yine sinirlenerek.

“NURSELİN, NURSELİN, NURSELİN oldu mu?” dedi, kulağıma yeni ismimi okur gibi.

“Olmadı, ama devam et.” dedim, beni daha fazla oyalamasın diye

“Sen, hâlâ onu hatırlıyorsun, onu seviyorsun.” deyip susunca başımı geriye seğirtip, “Eee yanii?” dedim, “ne olmuş seviyorsam” der gibi.

“Öyle işte Nurselin, sen beni değil onu seviyorsun, o da seni.”

“Bu mu yani, ben onu; aklım ermediği zaman, senden çok sevdim diye mi?.. E şimdi aklım eriyor, sana aşığım.”

“NurseliNNN, sadece o da değil.”

“Sen, bu yüzden mi benden vazgeçtin, sen, benim çocukken yaptığımın cezasını bu yaşımda kendimden nefret ettirerek mi verdin?” dedim, serzenişte bulunarak

-“Tabii ki hayır, saçmalama.”

“Ne o zaman, bana bir tane elle tutulur bir şey söyle, ‘tamam’ diyeyim yaa.”

“Aslında, Nurseli n, senin doğduğun gece…” derken, önümdeki telefon çaldı ve ekrana baktım,

Arayan Doğan abiydi, telefonu açıp hoparlöre aldım ve, “Abiii, tam zamanında aradın… Ben de şuan-” demiştim ki, Doğan abi, “Kızım bi dur, Selim’i ver.” dedi

Selim, sesindeki telaşa karşılık, “Ne oldu, Furkan kapı dışarı mı etti yoksa?” deyince, Doğan abi sinirlenerek, (yanında ben olduğumu bildiği halde),”Ya.rak ya.rak konuşma da, karı gibi trip atan götünü kaldır buraya gel hemen, seri katilimiz var, karaköyün oradayım,” dedi

Selim, telefonu önümden çekip, “Seri katil olduğunu nereden çıkarttın?” derken; etrafa bakıyordu, hesabı ödeyip kalkmaya niyeti varmış gibi.

“Bilmem, cebinde Nurseli’nin fotoğrafı olduğu için olabilir.” deyince, Selim birden bana dönüp, “Sen fotoğrafını çek gönder, Nurselin bi baksın ben de hemen geliyorum.” dedi.

O kadar inat, hayatında karar verdi mi asla vazgeçmeyen bir insan olduğunu bildiğim için, bundan sonra bana bu isim ile hitap edeceğine o kadar emindim ki, sesimi çıkartmadan dinlemeye devam ettim.

“Tamam, atıyorum sen de bir an önce gel.” deyip kapatınca, Selim ayağa kalkarken, “Sen gelen fotoğrafa bak, ben hesabı ödeyip geliyorum.” dedi ve telefonu bana bıraktı…

Çok geçmeden Selim’e mesaj gelince Doğan abi düşüncesiyle mesaja girdim ve, hayatımın sayısız şoklarından birini yaşadım..

0
Please leave a feedback on thisx

Yeşim, göğüs dekolteli fotoğrafının altına, “Aşkım, bu akşam yalnızım, gelebilir misin?” yazmıştı.

Başımdaki, ceviz kadar ağrının büyüdüğünü hissederken, bir an önce buradan kaçmak istedim… Selim’i, öleni, öldüreni umursamadan…

Şuan; ölü bendim, katiller de o ikisiydi…

Telefonu masaya bırakıpb koşarak cafeden çıktım ve ilk sağdan okula doğru koşmaya başladım…

•~~~~•Selim, hesabı ödeyip geldiğinde telefon masanın üzerindeydi ama Nurseli gitmişti…

Telefonun ekranı açtığında Yeşim’in mesajı görüp, “NURSELİN,” diye koşmaya başladı…

•~~~~•Batak, odaya geldiğinde Ömür bebeği emziriyordu, yavaşca yanlarına yaklaşıp izlemeye başladı.

Bebek, doğduğundan beri açmış gibi nefes almadan emince, “Yavaş lan yavaş boğulacan, yedi yirmi emiyon yine de açsın şerefsiz.” deyip, dudağını Ömür’ün göğsünden çekmeye çalıştı

Bebek, memenin ucunu sıkıp uzatınca Ömür, “Yaa, acıtıyor yapma.” dedi kızarak.

Batak, “Şerefsize bak yaaa, ne kadar güçlü sıkıyor.” derken, Ömür’ün göğsüne bastırıp ucu nasıl sıktığını gösterdi.

Ömür, batağın eline vurup, “Göstermene gerek yok, hissedebiliyorum.” dedikten sonra, “Ayrıca, oğluma da ‘şerefsiz’ demeyi bırak.” dedi.

Batak, “Ne diyeyim, adı mı var ki?” deyip bebeğin yanağını sıkarken Ömür, “Koyarsak olur.” dedi

Batak, “Boşver ismi yaa, benim iki tane var da ne oluyor,” deyince; Ömür sinirlenmiş gibi bakıp, “Sonuçta resmi yerlerde kimlik şart, değil mi?” dedi

Batak, “Abin o ulvi görevi yapmadı mı?” diye sordu atarlı tavırla.

Ömür, “Abim bebeği görmedi.” deyince batak şaşırarak baktı.

“Bakma öyle, abimle aralarında bir alacak verecek mevzusu oldu galiba, o da beni abime göstermedi,” diyen, Ömür bebeğin saçlarını okşuyordu.

Batak, dudaklarını gerip, başını sallayarak, “Vay vay vay, sarsılmaz dostlukların arasına giren de oluyormuş haa?” dedikten sonra, “Yaman olsun.” dedi, adını kasdederek

Ömür, “Yaman olmaz.” deyince Batak, “Neden miş? Baksana ne kadar güçlü, şimdiden nasıl bir şey olacağı belli.” dedi

Ömür, “Nereden belli.” deyince Batak gülümseyerek, “Ulan seninle benim karışımımdan ne bekliyorsun, bizi ikiye katlar… Gerçi ben, uslu aklı başında bir bireyim ama.” dedi

Ömür, “Ha ha haaayyyttt güldürme beni, senin nerende o saydıkların, bokun bile yamuk çıkmıyorsa ben de bir şey bilmiyorum.” dedi

Batak, “Senin ki düz mü çıkıyor?” derken, itiraz değil de, normalde olması gereken o gibi sorunca Ömür, “Benim ki de yamuk, ama ben aksini iddia etmiyorum.” dedikten sonra, “Yaman ilk sevgilimin adıydı, o yüzden olmaz.” dedi

Batak, “Ulan, ilkin olmasam, onu bulup gebertirdim ama, o güne dua etsin.” dedikten sonra, “Engin olsun?” dedi, ne diyorsun der gibi.

Ömür, “Koynumda ölen öğretmenin adı.” deyince batak kafasına vurup, “S.çarım senin koynuna, doğru konuş… Tibet olsun.” dedi

Ömür, “Tibet hiç olmaz, iki kız Tibet için iddiaya girmiştik, o kazanmıştı.” deyince Batak, “Seni seçmeyen Tibet’in öküzlüğü ve zevksizliğine tüküreyim, karşındaki kainat güzeli miydi ne?” dedi, Ömür’ün güzelliğinden başka bir güzelliği düşünemeyerek.

Ömür, “Güzel yüze değil güzel huya bakıyormuş.” dedi, Tibet’in tercihinin sebebini kasdederek.

Batak, “S.çayım huyuna, sik at, huyundan sanane.” derken, Ömür’le olma sebebini belli ediyordu…

Batak, “Ulan, sen Almanya da büyümedin mi?.. Hans, huns dururken neden Türkler?” dedi, geçmişinde ki erkekleri sorgulayarak

Ömür, “Hans değil ama Finn, Leon, Noah, Jonas ve Emil vardı.” deyip, çıktığı isimleri sayınca Batak, “Maşaallah yaa, ne kadar namuslu namussuzmuşsun.” dedi çıktığı kişilerin çokluğundan.

Ömür, “Sen de yok sanki?” deyip eşit olmayı isterken Batak, “Yok, kimse bir sokak çocuğu ile olmak istemedi, ayrıca ben de, abin ile tayfasını ezme hedefimi gerçekleştirmek için kimseyle ilgilencek zaman bulamadım.” dedi

Ömür, “Salaksın… Onlar gününü gün ederken, sen boş şeylerin hayalini kurmuşsun.” dedi

Batak, konuyu kapatmak için, “Çıktıkların arasından Emil mi dedin sen?” dedi, kendi ismine yakın olduğunu düşünerek.

“O çok kısaydı yaa,” diyen Ömür’e karşılık da, “Bu kısalıktan kastın, çıkma süresi mi?.. Boyu mu?” dedi

Ömür, “Hııııııığmmm şey!” ile başlayınca Batak eliyle ağzını kapatıp, “Sus lan, şerefsiz sus, biliyorum neyin kısa olduğunu or.spu.” dedikten sonra, “Atlas, Atlas var mı lan, geçmiş hayatında.” dedi.

Ömür, ağzı kapalı olduğu için, kaşlarını yukarı kaldırarak, “Hayır.” deyince Batak, “Ooohhh şükürler olsun, bir ismi boş bırakmışsın.” deyip elini çekti

Ömür, “Atlas ne demek, ben anlamı kötü olan bir şey istemem.” dedi

Batak, “Atlas, efsanevi dayanıklılığa sahip, güçlü, kuvvetli demek.” deyince Ömür, “Aras olsun.” dedi.

Batak, “İtirazsız kabul etsen şaşardım da neden?” diye sordu

Ömür, “Çünkü, Aras’ın anlamı da, sorumluluk alan kişi veya değer verdiklerini koruyan ve onlara derinden önem veren kişi, demek.” dedi.

Batak, “Bu dünya da kime değer verirsen, düştüğünde götüne ilk tekmeyi o atar.” deyip, “Atlas olsun.” dedi

Ömür, “Aras!” Batak, “Atlas.” diye bir kaç kere inatlaşınca Ömür, “Tamam o zaman, ben de oğlumu alır gider adını dayısıyla birlikte koyarım.” dedi

Batak, “Ulan, buldun bug’ımı tabi, kullan… Tamam, gel anlaşalım, Atlas Aras olsun, ama o büyüyünce, hangisini isterse onu kullanacak!” deyince Ömür elini uzatıp, “Anlaştık.” dedi

Batak, “Amaaa, etkilemek yok, tek isim ile çağırmak yok.” deyip, Ömür’ün elini biraz daha güçlü sıktı.

Ömür, “Ona da tamam.” deyip kabul ettikten sonra, “Peki nasıl olacak, isim?” dedi

Batak, “Sen kimliğini vereceksin, ben de nüfusa gidip, ‘Bu benim oğlum.’ diyeceğim olacak.” dedi

Ömür, süt sarhoşu gibi uyuyan bebeğe bakıp, “Oğlum, Atlas Aras’ım.” deyip saçlarını okşarken, Batak acı içinde tebessümle izledikten sonra, bebeği alıp yandaki beşiğe koydu ve, “Sıra ben de.” deyip Ömür’ün kucağına yattı.

Biraz önce bebeğin yattığı şekilde yattıktan sonra, Ömür’ün süt kokusunu içine çekip, “Anne böyle mi kokuyormuş?” dedi, “Çok güzelmiş.” der gibi.

Ömür, yutkundu; gözleri dolarak, “Bilmiyorum.” dedi

Batak, Ömür’ün göz yaşını parmağı ile silerken kendi ağlayıp, “İşte, seni bu yüzden seviyorum, ben neyden yokluk çekmişsem sen de öylesin, benim aynadaki yansımam gibisin, abin de senin gibi olsaydı onu da severdim ama o, bildiği şeyin özlemini çekiyordu, ben ise, bilmediğimin nasıl bir şey olduğunu merak ederek yaşadım yıllarca.” dedi

Ömür, “Sen şuan öğrendin, anlatsana nasıl bir koku anne kokusu?” dedi kelimeler boğazında dizilerek

Batak, göğsünü öpüp koklayarak, “Çok güzel, huzur kokuyor, insanı güvende hissettiriyor, hiç bir şeyden korkmuyorsun.” deyince Ömür, batağı kendinden uzaklaştırıp; üzerini çıkarttı ve sırt üstü yatıp, “Bunları benim de hissettiğim anı göstereyim mi sana?” diyerek kendine çekti…

•~~~~•Nurseli,

İçimden, “Yapmaz, Selim yapmaz, Selim yapmaz, bana yapmadı ona da yapmaz, babasına verdiği sözü unutmaz.” derken, bir yandan koşup bir yandan ağlıyordum…

O gece onları öyle görmemiş gibi yine kendimi kandırıyor Selim’e bunu yakıştıramıyordum…

Peşime gelir düşüncesi ile; okulun arkasından giderken, karşıda Özlem ile Basri abiyi sarılırken görüp yanlarına koştum…

Neden bilmiyorum, o an Basri abiyi görünce bütün yüklerim ile birlikte kendimi ona bıraktım ve bu sefer ki bayılmamda son gördüğüm, gökyüzünde özgürce uçan bir kuş oldu…

•~~~~•Zafer, Nurseli’yidüşmeden tutup, “Nurseliiii?” diyerek yere yatırdı.

“Neden yaa?.. Neden, nereden çıktı yine bu bayılma.” derken, Özlem eliyle yüzünü yelliyordu.

Zafer, “Her an ayılabilir, bu saatten sonra kıvıramayız, sen bir tanışma senaryosu hazırla, ben de hatırlamayan öküz olayım.” deyince Özlem, “Tamam.” dedi

Zafer, “Dünden razısın yani öküz olmama.” deyince Özlem gülerek, “Sen öküz olamazsın, birlikte büyüdüğün kişiler izin vermez bi defa.” dedi

Zafer, gülümseyip, hak verir gibi başını yana seğirttikten sonra, “Ooofff ooofff, Yavuz abi bunu öğrenince beni kurbanlık öküz yapacak haberin yok.” dedi

Özlem, “Seninle ne alakası var?” deyince Zafer, “İlk bayılması benim yüzümden oldu, Atakan’ı kurtarmak için muayene ettirdim.” dedi

Özlem, omuzuna vurup, “Öküz değilsin ama aptalsın… Kaldıralım, revire götürelim.” dedi

Zafer, “Dur bekle, orasına dokunma.” deyip sol tarafını tutmasına engel olunca Özlem, “Neden?” dedi

Zafer: “Orası kırıktı, acıyabilir.”

Özlem: “Kırık mı?.. Nasıl, neden, ne zaman kırıldı, sen nereden biliyorsun?”

Zafer: “Çantasına bak bakalım ilaç var mı?”

Özlem, “Nurseli’nin çantasını açıp ilaç ararken, “Hiiiiiii’ii.” diyerek elini çekti.

Zafer, “Ne oldu?” deyince de, “Silah, çantasında silah var.” dedi.

Zafer, “Kapat onu, gördüğünü belli etme.” dedikten sonra, “Su dök elime hadi, uyandıralım.” dedi, Özlem’in yanındaki şişeyi göstererek.

Zafer, yüzüne su sürerken, Nurseli ayılmaya başladı…

•~~~~•Nurseli,

Gözlerimi açtığımda, biraz önce sarılan Özlem ile Basri abi, bu sefer bana sarılıyordu…

“Abiii!” dedim, “Senden sonra ben çok kötü şeyler yaşadım.” der gibi…

“Geçecek Nurseli, bu günler de geçecek. Hadi gel.” deyip kalkmama yardım ederken, “Nasıl olacak o, ben bataklıkta gibiyim, çıkmaya çalıştıkça daha çok batıyorum.” dedim

Basri abi, kirlenen yerlerimi silkelerken, “Sen de çırpınmayı bırak Nurseli, bırak biri gelip seni olduğun yerden çıkartsın.” derken, bunun olacağından o kadar emindi ki, itiraz etmedim…

Birlikte okulun kantinine girip oturduk, “Abii, siz?” dedim, “nasıl başladınız, nereden tanışıyorsunuz?” demek isteyen tonda

Özlem, “Senin sayende tanıştık canım.” deyince, “Nasıl?” diye sordum

Basri abi, “Ben neler yapıyorsun diye bakmak için buraya geldim, seni sordum, sen yoktun, merak ettim numarasını aldım, ilk görüşte vurdu beni, müebbet hapis cezasına çarptırmak için uğraşıyorum bakalım.” dedi yüzük parmağını göstererek.

“Abi, sen çok iyi bir avukatsın, yaparsın bence.” deyip göz kırptım

Ama Basri abi hüzünlenerek, “Nurseli, sen neden öyleydin, ne oldu, neden bayıldın?” deyince, “Abi, komadaki hastanın can çekişmesi gibi, canım çıktıkça birileri yerine getiriyor.” deyip, gerçek sebebini söylemek istemedim.

Zaten muhtemelen Özlem en son boynuzlandığımı ve ayrıldığımı söylemiş olmalıydı, bir kere daha yüzsüz gibi yanına gittiğimi bilmelerine gerek yoktu…

•~~~~•Selim, Nurseli’ye bakıp göremeyince; olay yerine giderken, Yeşim’e sms yollayıp, “Sana bizim ekipten birini gönderiyorum, sabaha kadar kapıda bekleyecek.” dedi

Olay yerine geldiğinde Doğan, Furkan ile konuşuyordu.

Selim, “Zahmet olacak ama, bana da bilgi verir misiniz Doğan komiserim, malûm cinayet şube başkomiseri olduğumuz için.” dedi

Furkan, “Az kaldı Selim komiser, yakın zamanda bunların hepsinden kurtaracağım seni, hepsini alacağım senden rahatlayacaksın?” dedi.

Doğan, aralarına girip, “Bana bakın, ortada büyük bir iş dönüyor beyler, farkında mısınız?.. Jale de cinayetse eğer gözümüz aydın Nurseli’nin intikamını alan bir seri katilimiz var, şuan sırada kim var bilmiyoruz, Yılmaz, Yağız Efe, diğer adam, çarşafta kanı bulunan diğer kız, yedi kişiden sağ olarak dördü kaldı ve basın şimdiden bu iki olayı birbirine bağladı, bu durumdan nasıl kurtulacağız onu düşünür müsünüz lütfen?” dedi

Selim, “Haklısın”ı, “Elimizde ne var?” diyerek söyledi…

•~~~~•Melek hanım, üst kata geldiğinde Selma hanım hem ağlıyor, hem de dolma dolduruyordu…

Elif’e bakıp, “Ananın neyi var kız, ‘bir verdim üç aldım’ diye mi ağlıyor?” deyip göz kırpınca, Elif de karşılık olarak göz kırpıp, “Yok süt annem, ‘evime aldıklarımın kızını alamadım’ diye ağlıyor.” dedi

Selma hanım, yanındaki peçeteye burnunu silerken, “Yavrumun başkasına ‘anne’ demesi yetmezmiş gibi, bir de zevzeklerle uğraşıyorum.” dedi

Melek hanım, “Elif?” deyince, “Süt annem ya, sen ona bakma, Gülbahar teyzeye dedi,” diyerek Elfin’in yanına gitti.

Melek hanım, “Selma!.. Yine mi? Bitti artık neden anlamıyorsun, Selim, Selin’i istemedi ve bunu da en kötü şekilde gösterdi.” deyince Selma hanım yüzüne bakıp, “Selim’in istemediği falan yok, deliler gibi seviyor ama elinden başka bir şey gelmiyor, Selin’i olmasa bile, Nurseli’yi seviyor, karşısına babasını akacak kadar hemde.” dedi

Melek hanım merakla, “Ama?” deyince, elindeki biberi ve iç dolu kaşığı bırakıp, “Ama, geçmiş geldi, yine oğlumun yakasına yapıştı.” dedi

Melek hanımın, gülümseyerek, “Nasıl yani?” demesine sinirlenen Selma hanım, “Bak, sen de, sen de hâlâ onu istiyorsun. Selim de bu yüzden yapmıyor.” dedi

Melek hanım, “Ama Yavuz yok, bu zamana kadar çıkmadıysa?” deyince Selma hanım, “Çıktı çıktı, yaşıyormuş ve buralardaymış, gözün aydın, kızını istediğin kişiye vereceksin.” dedi

Selma hanımın içerlemesini görmesine rağmen Melek hanım, “Demek Selim o gün bana bunu söylemek istiyormuş!” dedi

Selma hanım, “Geldi de mi, sana da geldi, neden söylemedi sence, seviyor da o yüzden.” dedi, kendi sorusunun cevabını kendi vererek.

Melek hanım, “Eğer bu sebeptense helal olsun oğluma, bütün emeklerim hemde.” deyip dolmaya yardım etti.

•~~~~•Batak, banyosunu yapıp çıktığında Ömür telefonunu göstererek, “Kulaksız aradı, iki kere.” dedi

Batak, alnından öpüp, “Teşekkür ederim, her şey için.” dedikten sonra, üzerini giyinip çalışma odasına geldi ve Turan’ı aradı.

Turan, telefonu, “Neredesin lan sen!” diyerek açınca, “Müsait değildim abi,” dedi

Turan: “Sen eşkıya mı oldun lan başıma, ben seni başımı beladan kurtar diye tutuyorum, sen kellemi uçurmaya çalışıyorsun.”

Batak: “Estağfurullah abi, o nasıl söz.”

Turan: “O zaman kuşboğan’ın adamlarından ne istiyorsun lan? Neden bulaştın bu işe?..”

Batak: “Geçmişte bana yapılan iyiliğin her zaman karşılığını veririm abi, bunu en iyi senin bilmen lazım.”

Turan: “Öyle mi, bu şekilde mi veriyorsun elinden tutup sahip çıktığımın karşılığını?”

Batak: “Benim sana yaptığım bir şey yok abi, iyiliğinin karşılığını verdiğim kişiye yapılan kötülüğü yapanın da kimin adamı olduğu beni ilgilendirmiyor.”

Turan: “Beni ilgilendiriyor ama, seni benim adamım zannediyorlar bana çatıyorlar.”

Batak: “O zaman şöyle yapalım abi, sen hakkını helal et beni azad et, başını kurtar.”

Turan: “Batak, seni severim bilirsin, yapma, bırak, polise ver lan, öldürtmek ne demek, biz katil miyiz?”

Batak: “Ne öldürmesi abi, yanlış duymuşsun, ben öyle bir şey yapmadım.”

Turan: “Batak, bana laf cambazlığı yapma, azmettirmekte aynı şey.”

Batak: “Yine yanlışın var abi, ben azmettirici de değilim.”

Turan: “İnadım inat diyorsun haa? Tamam Emir efendi, bu saatten sonra teksin… Adamlarına sor, ölümün tadını merak eden seninle kalsın diğerleri benim yanıma gelsin.”

Batak, “Tamam abi, bu akşam hepsiyle konuşurum.” deyip telefonu kapattıktan sonra Fuat’ı arayıp, “Bana bak lan, dikkatli olun, Turan yok artık… Anana bir evlat daha borçlanmayayım sonra.” dedi

Fuat, “Ooohhh beee, işte buu, kuş gibi özgürüz artık, abi Yağız Efe hariç hepsinin nerede olduğunu biliyoruz, ne yapalım?” dedi

Batak: “Hepsini polise verin. Yağız Efe’nin de hesabını ben soracağım.”

Fuat: “Yalnız abi, Yağız Efe’ye ulaşacağımız kız ne olacak?”

Batak, “Onu öyle bir kullanalım ki, hem bizi Yağız Efe’ye götürsün, hem de cezalarını çeksin.” deyip telefonu kapattıktan sonra Ömür’ün yanına geldi.

Göğsünün arasını koklayıp, “Huzur kokulum, hazırlan, Atlas Aras’ı da hazırla, gidiyoruz.” dedi

Ömür, teninin soğukluğunu farkedip, “Bir şey var, ne oluyor?” dedi.

Batak, “Atlas Aras’ın kimliğini çıkartıp o dayısına nispet yapacağım.” dedi ama Ömür kendini oyaladığını anlayıp, “Bir şey var, biliyorum. Ne oldu, söyle?” dedi

Batak: “Turan benden daha iyi bir avukat bulmuş, beni kovdu, yeni davalar bulana kadar buradan gideceğiz.”

“Burası senin evin değil miydi?”

“Hayır, Fuat’ın evi. Ben geçindiriyordum.”

Ömür, “Abimin yanı şart mı, İstanbul’daki ev olsa?” deyip gerçek sebebi sormak isterken, Batak, “O evi de kiraya vereceğim, bize getirisi olsun.” deyince durumun ne kadar ciddi olduğunu anladı,

“Ölecek misin?” dedi ağlamaklı sesle

“Ölmek?.. Oysa daha yeni yaşamaya başlamışken, anne kokusunu yeni tatmışken mi? Hayır, şuan randevu defterimde ölüm yok.” diyen Batak hiç ciddi durmuyordu…

Ömür’ün alnından öpüp, “Üzülme, kafana da bir şey takma, Atlas Aras iki yıla kadar emmez, bu koku senden giderse bir süt anne bulurum, Atlas Aras emerken ben de böyle yapar kokusunu alırım.” dedikten sonra yüzünü göğüslerinin arasına gömdü…

•~~~~•Okan, akşam saatlerinde yorgun argın eve geldiğinde; kapıda, Ömür ile bebeği görüp onlara doğru koştu.

Batak, “Bana bak, benim Basri’ye bağlandığım gibi bağlanma sakın, Atlas Aras bir süre misafir olacak o kadar.” dedi

Okan, “Canım, sen eve geç, geliyorum.” deyip Ömür’ü gönderdikten sonra, batağa döndü ve, “Bu geliş, hiç hayrı alamet durmuyor, sen kapındaki çöpü bile bana vermezsin, ne oluyor?” dedi.

Batak, “Sen, bana ait olanlara bile benden daha iyi sahip çıkıyorsun, hepsi bu.” dedikten sonra oradan ayrıldı…

•~~~~•Nurseli, akşama kadar sağda solda dolaşıp akşam olunca geçici evimize geldim. Bizim ışıkların yanmadığını görünce sevinerek yukarı çıktım. Çünkü, şuan annem ve babamın yüzü, en son görmek istediğim kişilerin başında geliyordu…

Selam vererek içeri girdiğimde herkesin, en çok da biraz önce görmeyi istemediğim kişilerin yüzünde gülümseme olunca ben de akşam akşam kimseyi bozmamak için gülümser gibi yapıp Engin’in yanına oturdum…

“Nerdesin kaçak, okula gittiğini bilseydim alırdım.” diyen Engin’e, “Eve geleceğini bilseydim arardım.” dedim

“Bundan sonra haberleşelim o zaman.” deyince, “Hııııııığmmm, bir süre olabilir, ama sonra ben kaçar canım, yurda geri dönmek ya da ev tutmak gibi bir planım var.” dediğimde biraz önce gülen yüzlerin hepsi solup bana baktı.

Kendime bakıldığını hissettiğim hâlde kimsenin yüzüne bakmadım… Babamın, “Selin?” demesine karşılık vermeden, Hakan abinin olduğunu düşündüğüm zile, “Ben bakarım.” dedim, “Ben kaçarım.” demekle eşit şekilde

Kapıyı açıp, karşımda Selim’i görünce, sabah ki zonklamam geri geldi. Selim, Yeşim’e gitmeyip eve gelmişti…

Yine bir pembe dizi senaryosu gerçek oluyor ve bundan kendimi bir türlü kurtaramıyordum… Kapıda dikilmiş hâlde, Selim bana, ben Selim’e içten içe bir sürü şey söylüyorduk ama iç sesimiz kimseye ne düşündüğümüzü söylemiyordu…

Leyla ablanın arkadan, “İzin verirsen geçeceğiz amcası.” demesiyle Selim bana doğru bir adım atıp, koluma değecek şekilde yaklaştı…

Itır, “Amca!” deyip kucağına çıkınca, “bir kıskanmadığım bu kalmıştı o da oldu tam oldu,” diye düşündüm…

Selim, bu hâlimi bilmiyor gibi, “Amcam, Itır’ım güzel kokulum, okul nasıldı bakalım.” dedi

“Benim ki sayende berbattı, inşaallah onun ki güzel geçmiştir.” diye düşünürken, Leyla abla, “Yengesi şunu al, ben ellerimi yıkayayım.” diyerek kucağındaki Selim’i bana verdi…

İkimizde de sorun yokken, “Nasip, kısmet,” diyen kadın çocuklarına, “Yenge”yi alıştırırken, neyin kafasındaydı hiç bir fikrim yoktu.

Kapıda, bir kızı bir oğlu olmuş çiftler gibi dikilirken, arkadan Hakan abi, “Hatun kişim nerede?” diyerek içeri girdi.

Selim, gözü ve başıyla banyoyu işaret ederken; Leyla abla da, “Buradayım erim.” deyip banyodan mutfağa geçiyordu ki, Yavuz amca banyonun yanındaki odadan namaz kılmış gibi odaya giderken, Engin’de Selma teyze ile odadan çıktı… Hakan abinin, “Nereye?” diye sorusuna Engin, “Şarj aletini arabada unutmuşum.” derken Selma teyze de, “Acele et oğlum, yemek hazır.” deyip Kaan’ın odasına gitti.

“Ne oluyor lan, ben ne yaşıyorum,” der gibi koşuşturmacaya bakarken; Selim kulağıma eğilip, “Alış.” dedikten sonra Itır ile odaya girdi.

“Ne saçmalıyor bu ya, neye alışacağım.” diye düşünerek odaya girdiğimde babam ve annem, “Ah yavrum, kızımıza taktığın boynuz çok güzeldi, gel bir öpeyim.” der gibi gülümseyerek karşıladılar.

Selim de, “Nasıl aldattım ama, sizin de yalanınızı bugün söyledim.” der gibi sırıtarak onlara doğru yürüdü. Itır’ı yere indirip babamın elini öpünce, “Buna da mı alışayım.” diye düşündüm.

Babam, yüzünü öper gibi tokalaştıktan sonra annem de, “Hoşgeldin Selim.” dedi

Selim, “Hoş buldum Melek teyze. Sezgin nasıl?” deyince kafamı duvarlara vurup kıvılcımlar çıkartmak istedim…

“E be annem, hani o; kötü çocuk Fatih’di, sen onu sevmezdin, bana zarar verdi diye, ‘Sen çok kötü bir çocuksun.’ deyip hayatı zehir etmiştin, yıllar önce bana bile üzülerek seni anlatmıştı hani, şimdi ne oldu da Selim oldu?” diye düşünürken Selma teyze tencere ile odaya gelip, “Haydi masaya, soğutmayalım haydi.” diyerek tekrar bir kargaşaya sebep oldu.

Herkesten sonra oturmak için biraz daha Selim ile oyalanıyormuş gibi yaparken, Selma teyze, “Gel kızım, yanıma otur.” dedi…

Sabah; kucağında çocuk olan Elif’i yanına istemediğini bahane eden kadın, bu sefer benim kucağımda çocuk varken aynı yere çağırıyordu…

Annem, “Ben sana yardım edeyim.” deyip beni çağırdığı yere oturunca Selma teyze yüzünü asıp oturdu…

O an anladım ki, bu evde hiç kimse, Selim de dahil, beni onun kadar istemiyordu…

Selma teyze, o an transa geçmiş gibi, boş bakışlar ile çorba doldururken, masanın üzerine bir damla göz yaşı aktı…

Herkesin her şeye hakkı olabilirdi ama benim ona bunu yapmaya hakkım yoktu.

Sabah oturmayı istemediğim Selim’in karşısından, Selma teyzenin arkasını dolanıp, diğer tarafa geçtim. “Yana kayın!” deyip Selim, Hakan abi ve Engin’e seslendim.

Herkes birer sandalye kaydıktan sonra; Selim, “Paşam, gel.” diyerek kucağımdan yeğenini alırken, ben de Selim’den boşalan yere oturdum.

“Sana az veriyorum.” deyip bir kepçe çorba veren Selma teyzenin yüzü düzelmezse de, yaptığımdan dolayı, gözleri gülmüştü…

“Nasılsa az, bir an önce bitirip gideyim.” diye hızlı ve sessizce yediğim çorbadan sonra; kasemi alıp, yerine dolma dolduran Selma teyze, “İki mi üç mü kızım.” dedi

“Yeter.” dedim, ikiye der gibi ama ben, bana bu davranışına dayanamıyordum artık. Her lokmasını su ile yuttuğum dolmalar bitince, “Teşekkür ederim, elinize sağlık, kesenize bereket, bir süredir aksattığım için çok geri kalmışım, ders çalışmam lazım.” deyip, tabağımı kaşığımı bardağımı alarak masadan kalktım.

Yavuz amca dahil hiç kimse sözüme itiraz etmezken ben ağlayarak aşağıya indim…

Kendimi, geçici yatağa yeni atmıştım ki, Yağız Efe görmüş gibi aradı

“Ne var?” diyerek telefonu açtığımda, ses değiştirici aleti kullanmadan, “Nurseli, iyi misin?” diye sordu.

O gece ki ses yine kulaklarımda yankılanırken, “Senin yüzünden kötüyüm.” demeyi çok istedim ama değildi, herkes yüzünden o hâlde olabilirdim ama şuan ki halimle onun uzaktan yakından alakası yoktu…

Ama ben yine de, “Hayatımı mahvettin, bir de soruyor musun?” dedim

“Nurseli, ağlama,” derken kendi ağlayacak gibiydi

“Ne oldu, sesin yerine gelmiş?” dedim, değiştirici kullanmadığını kasdederek.

“Ben senin sesini çok özledim, belki sen de benimkini özlemişsindir diye düşündüm.” dedi

“Sen de düşüne biliyor musun yaa, onu yapacak organ var mı sende?” derken, göz yaşlarımı silip, yatakta oturdum ve cevabı; yastığımı kucağımla, dirseklerimin altına alarak bekledim.

“Seni görene kadar var olduğunu düşünüyordum ama şuan aklım fikrim sende.”

“Öyle mi?.. İlk görüşte aşık olacak kadar gevşek kalplisin yani?”

“Sana ‘aşığım’ demedim, güzelliğin ve kokun beni mest etti, şuan akıl tutulması gibi bir şey yaşıyorum sadece, aklım başımda değilken de olur olmadık şeyler yapıyorum.”

“Bunlara; kaburgalarımı kırıp, suratımı dağıtmak da dahil mi?”

“Bununla ilgili konuşmak istemiyorum, eminim sen düşünüp taşınıp yakın zamanda sebebinin ne olduğunu anlayacaksın.”

“Veee, karşılığını da vereceğim, değil mi?.. Kısasta hayır vardır ya hani.”

“Ben aynısını yapamadım ama?”

“Anlamadım?”

“Dedin ya, ‘kısasta hayat vardır’ diye, ben senin bana yaptığını yapamadım,”

“Ben sana ne yaptım ki, beni o hâle getirdin?”

“O komiser sana hiç bir şey söylemiyor galiba, ona fazla güvenme, üzülürsün sonra.”

“Ben yeteri kadar üzülmekten sürünüyorum zaten, daha fazlası da öldürür herhalde.”

Yağız Efe, “Nurseli, ver adresini geleyim yanına.” deyince “doğru mu duydum” der gibi, “Anlamadım?” dedim

“Ciddiyim, ver adresini geleyim yanına.”

“Hadi gel, gel de abim seni bir kurşunla gebertsin.”

“Abinin olmadığını biliyorum Nurseli, o öldürecek kişilerden de korkmuyorum, seni bir kere göreyim ne yapacaklarsa yapsınlar.”

“Madem bu kadar cesursun, korkmuyorsun, neden numaran gizli, sen ver adresini ben geleyim.” dedim ağzını aramak için

“Tamam, biraz bekleteceğim.” deyip kapatınca, “Hadi oradan şerefsiz,” dedim. Yapmayacağından emin şekilde telefonu bırakıp banyoya gidecekken; mesaj sesini duydum ve koşup yerden havalanarak yatağa yüz üstü uzandım.

Mesajda, “İnşaallah yalnız gelirsin.” yazarken altında canlı konum vardı…

Sesli şekilde, “Güvendi, bana güvendi.” deyip yerimden doğruldum ve konuma bakmaya başladım…

Son zamanlarda, “Güven” kelimesinin ne kadar kutsal, güvenin de her duygudan daha evla olduğunu yaşayarak tecrübe ettiğim için, kendimde farklı bir heyecan olduğunu farkettim…

“Burası neresi yaa?” deyip biraz baktıktan sonra, önce saate sonra dışarıdaki havaya baktım… Ben, adrese gidene kadar gece olurdu ama, ben yine de hızlıca hazırlanıp silahı da kontrol ettikten sonra sessizce dışarı çıktım…

Ben de ona canlı konum atarak bina kapısından çıktım…

Kapıyı görecek kadar uzakta olan polis abiye görünmeden, arabaları siper ederek aksi yöne doğru yürüdüm…

Sokağı geçip, belimi doğrulturken, “Kolay oldu yaa?” demiştim ki, “Selin!” diyen kişiye çığlık atarak geriye döndüm.

“Ne işin var bu saatte dışarıda.” diyen Engin’e, “Asıl senin ne işin var?” dedim, “Yemeği bitirir bitirmez çıktın mı?” der gibi

“Önce ben sordum ama neyse, Elfin’in bezi bitmiş, onu aldım.” deyip, bez olan poşeti yukarı kaldırdı.

“Ben de bunaldım da, azıcık yürüyüş yapmak istedim.” deyince Engin ters ters bakıp, “Neden o polise görünmeden çıktın peki?” dedi

“Yaa, ama, ne yapayım, iki sokak öteye de gitsem peşime geliyorlar.” derken hiç inandırıcı görünmediğimin farkındaydım, çünkü ben yakalanmasaydım kıta değiştirecektim…

“Demek ki bir sebepleri var ki ediyorlar, mesela kendi adını duyduğunda bile korkmana sebep olan şey.” dediği Yağız Efe’ydi ve ben de ona gidiyordum…

“Yürü hadi, şunları bırakayım ben seni gezdiririm.” deyip beni eve doğru yürüttü…

Biz binadan girerken arkadan ıslık duyup geriye döndük, Selim de elinde iki paket bez arkamızdan girdi.

“Abi, ben ‘buldum’ yazmıştım.” diyen Engin’e, “Boşver fazladan dursun bir şey olmaz.” dedi Selim poşeti sallayarak.

Engin, “Abi, iki hafta da bez numarası büyüyor ama, ben bilemedim stok yaptım bir paket açılmadan duruyor öylece.” deyince Selim, “O zaman Elif’e söyle, osursa bile değiştirsin.” deyip göz kırptı.

Sessizce onları izlerken, asansör geldi ve Selim kapıyı açıp geçmem için yol verdi.

Engin, biraz önce ki kaçmaya çalışmamdan dolayı ters ters bakmaya devam ederken ben, “Sen git, Elif beklemesin.” deyip onu gönderdim ve benim fotoğrafımın olduğu cesedi kasdedip, “Sabah ki şey ne oldu, ben görecektim.” dediğimde; Selim, tek kaşını kaldırıp, “Görmeden gittin ama, neyse gerek kalmadı zaten, Yılmaz’ın adamlarından biri, seni takip edenlerdenmiş.” dedi

“Nereden biliyorsun?” diye sordum şaşırarak.

Selim: “Fırının güvenlik kamerasında görünen iki erkekten biri.”

Dudaklarımı sağa yamultarak, “Desene kaldı iki.” deyince Selim, “Neye iki anlamadım?” dedi

“O geceden üç kişi öldü kaldı iki.” dedim “neyini anlamadın” der gibi

Selim, “İki mi, emin misin?” derken gerçekten bilmiyor gibi bakıyordu

“E Yılmaz ve şoför işte, iki.” deyip isim verirken bile tüylerim diken diken olmuştu.

Selim, “Nasıl iki yaa, biri daha var ya hani, asıl ölmeyi en çok hak eden,” deyince, kaşlarımı ortaya yaklaştırıp düşünerek, “Kim o yaa?” diye sordum.

“O gece en büyük kötülüğü yapan, seni o hâle getiren!?.” derken hem tavırlı hem meraklıydı.

“Onunla hesabımı ben göreceğim, o yüzden saymadım.” dedim, “unuttum” diyemediğim için

Asansör ile çıkarken kendi kendime kızdım, neden onu unutmuştum ki… Onu unutmak kendime yaptığım en büyük kötülüktü…

Kata gelince, “İyi günler.” diyerek asansörden indim… (akşam saati)

Kapıyı açıp direk odaya geçtim ve, kötü haber almış gibi yatağa oturdum…

Mesaj sesi gelen telefonuma bile, ruhu çekilmiş gibi bakıyordum…

“Yakalandın galiba?” İki ağzını kapatmış emoji ile

Hemen paylaşımı durdurup numarayı engellemeye çalışırken, bu sefer de, “Merak ediyorum, gelseydin eğer, çantanda ki silah ile beni vuracak mıydın?” yazdı

Hemen sağa sola bakındım, nasıl yaa, silahımın olduğunu nereden biliyor bu diyerek hemen numarayı engelledim…

İyi ki yakalanmışım diye düşünerek yatağa uzanıp uyumaya çalıştım…


0 0 votes
Article Rating
Subscribe
Bildir
guest

0 Yorum
0
Would love your thoughts, please comment.x